ne zamandır içimi cinaslı kafiyeler gibi saran tatsız ruh halinin kendini soluksuzca bırakma hali. nasıl desem skoru bilinen bir maçı baştan sona banttan izlerken gözün dalıp gitmesi gibi. yeter. hakikaten yeter. ayar vermekten de en iyi olmaktan da gına gelir mi insana, evet geldi yahu, bu kadar mı başarılı, karizmatik, çekici, sevimli olur bir insan ya, inanılır gibi değil. sözcüklerle raks etmesinden tutun da insan ruhunu adeta taşak geçer gibi okuması, o keskin, pırıltılı, dilaltı kokan zekasını acımasız ve delişmence gözler önüne sermesi, insana kendini güçsüz, aciz, hiç hissettiriyor. ama… evet ama…
eleştiren, bir şeyler karalamak isteyen, hatta zaman zaman oldukça sert ifadeler kullanan yazarlar çıkıyor, yeniler geldikçe seviniyor, hoşuma gidiyor, aha diyorum bu sefer birileri çıkacak benim o müthiş zekamla baş edebilecek, karşı tezler geliştirebilecek, ah ama hayır, hayır, çok değil birkaç gün sonra bana yalakalık yapmaya, “ah aslında o şöyle de, cevap vermek gereksiz de” falan da filan da deyip biat etmeye başlıyor. alenen” ben ettim sen etme. yüceliğinde karşısında hiçim. çaresizim. ve bu çaresizliğimi sana başka anlamlar yükleyerek kapamaya çalışıyorum. “a var ya bazen seni okuyup çok gülüyorum, bazen hakikaten çok güzel şeyler yazıyorsun. beni eski yazarlar uyardı, o öyle biri, bulaşma diye” bık bık işte…
yahu seni uyaran eski yazarlar kim be, vasıfları ne, ne biliyorlar bu yüce yazar hakkında, senden fazla değil canım, fazla değil, onlar da zamanında seni gibi atlamış, güçlerinin yetmediklerini görünce de gene senin gibi saçmasapan sığınaklar aramış. aynısınız aynı, farknız yok.
bak güzelim, yavrum, gizlieşcinselim, şu gerçeği kabul et, ben en iyiyim, başa çıkamadığın, gücüme boyun eğmek zorunda olduğun için yapacak bir şeyin kalmıyor, çaresizce bana sığınıyor, af diliyor, büyüklüğümü sike sike kabul etmek zorunda kalıyorsun.
zirvede rakipsiz olmak hakikaten de insanı çok rahatsız eden bir duygu. yahu kim kazanacağını bildiği bir oyunu sürekli oynamak ister ki? ne zevk alabilir bundan?
aman allahım, ne olur güç ver bana, güçten ziyade karşıma iki kelimeyi bir araya getirebilecek azıcık cezaretli bir yazar çıkar, çok şey istemiyorum senden, benim gibisi bulunmaz tabi, sadece adam olsun adam, mert ve kaypak olmayan.
bana yaklaşan genç kızları “bakın bana aşık olursunuz. önceden söyleyeyim de sonradan bık bık etmeyin. elimden geldiğince sizi etkilememeye çalışacağım. ama benim de yapacak fazla bir şeyim yok. doğal karizma. bana aşık olmak bir kızın seçimi değil, kaderi” şeklinde ısrarla uyarır, kızdırır, hatta sırf inat uğruna bana aşık olmasınlar diye çabalasam da sonuç değişmez, iki gün sonra “ya ben sana aşık olmuşum” diye gelirler.
yazma işi de bu hesap işte. ulan eninde sonunda madem büyüklüğümü kabul edeceksiniz ne diye “ben sana aşık değilim” feryatları, yani eleştirileri yapıyorsunuz ki, en azından susun ki utanmayın yarın öbür gün, ben şunlar demiştim diyerek kıvırmayın. şunu da kafanıza iyi sokun: tek kral benim, öyle ya da böyle biat edeceksiniz, biat, sizin işiniz o çünkü.
zordur bu teklik, sıkar adamı...
yeteri miktarda yalnızlığı alır, çokça ezilmişlik ekler, toplumsallaşmanın getirdiği kimliksizleşmeyle birlikte edepsizleşinceye kadar kavurursanız elde edeceğiniz hafif ağdalı renksiz ama kokulu o çamura iyi bakın işte. o dur, ta kendisidir...
pek tabi ki; sözlüğün ebesinin kocası, dolayısıyla da bizim milli eniştemiz bir yazarın dev neon ışıklarla "tahrik" yazdığı başlığın altına bir şeyler yazmak benim gibi diğerlerinden birinin haddine değildir sanırım. ancak eniştemin her yeni başlığında kendi kendime "boş ver be oğlum(oğlum mu? yoksa oğlancı mıyım? gizli eşcinsel miyim acaba?)" diyorum.
ya sende onunki gibi sikik bir oyunun içinde yapayalnız olsaydın?
ya sende her fırsatta söylediği gibi skoru bilinen bir maçı oynamaya devam edebilecek kadar çaresiz olsaydın?
ya seninde tek eğlencen kendi çükün olsaydı? (bakın özellikle çük diyorum, hayır gizli eşcinselliğimden filan değil, çük işte, ne sik kadar hırçın ne de yarak kadar haşmetli sadece çük, temelde sorun da bu ya der yazar; ah bir sikim ya da yarağım olsaydı şu tipsiz çük yerine aaah ah. şimdi böyle kıvranırmıydım deli dana gibi sözlüklerde)
ya sen de diyorum kendi kendime, ya sende öylesine her fırsatta aşağıladığın insanların ilgisine muhtaç olsaydın?
ya sen de yarattığı şeyden daha güçsüz, bir serumundan topluma bir serumundan popülariteye bağlı bir yaşam destek ünitesine mahkum olsaydın?
ama değilsin değil mi?
öyleyse gurur duy adamım gurur duy. sıradanlığınla gurur duy, korkaklğınla gurur duy, sevgilini hiç aldatmamış olmakla gurur duy, her gün aynı boktan evrağın altına aynı boktan kaşeyi vurduğun işine gitmekle gurur duy. sevdiğin kızın sadece elini tutmuş olmakla gurur duy, ailenle gurur duy, seni sevenlerle gurur duy, dostlarınla ve hepinizin allahın belası(beş ekle on çıkar hepsi bir)aynı kişi olmasıyla gurur duy,
çünkü gerçek olan sensin ve sen sahtesi yapılamayacak kadar değersiz birisin, bu yüzdende tek gerçek sensin.
enişte mi? enişte sadece suretin suretinin sureti ve öyle yalnızki oturduğu ego dağlarını başarının zirvesi sanıyor.
enişte gırtlağına kadar boka batmış, kimliksizleşme bokuna.
o artık ne kendisi olabiliyor ne de yarattığı anti-insan,
eniştenin arınması lazım
arınması gerek ama bunu yapamayacak kadar kibirli.
eniştenin arınmak için allahın belası değersiz biri olduğunu bilmesi lazım,
bizler, diğerleri bizi toplasak bir tane karizmatik yazar edermiyiz?
söylesenize yahu gerçekten de biz kaç kişiyiz?
belki en sonunda sende kendi hikayeni bulursun, belki sende arınırsın
ve son olarak kendisi kadar olmasa da iyi bir yazardan ufak bir tavsiye:
“aşağılanmak bir tür arınmadır. en keskin ve acı biçimiyle bilinçlenmektir!”