|
|
- o bir seçkinlik abidesi. kendi diktiği. bu memlekette doğmuş olduğuna için için kahrediyor. ama doğduğundan beri ona musallat olmuş ince bir sızı gibi bir yanı, bu memleket dışında fazla şansı olmadığını seziyor. milliyetçiliğinin beslenme çantasında bir türlü bastıramadığı yetersizlik duygusundan başka azık yok. o, ne kadar çalışkan ve değişken olsa da özendiği kültürlerden birinde ancak sarı kamudan bir birey olacağını iyi biliyor. ne kadar seçkin olsa da seçtiklerini geç yaşında başkalarından öğrenmiş olduğunu, bütün dünyayı tercüme etmeye çalıştığı life style dilini ne büyük gayretlerle magazinlerden, patron masalarında tanıştığı insanları izleyerek edinmiş olduğunu bir türlü unutamıyor. öfkesinin, kimileyin ürkütücü köpek dişlerini gösteriveren nefretinin nedeni bu bir türlü yakasını bırakmayan bilgi.
dolayısıyla kendi sınıfına duyduğu nefretle beslenmiş bir kere. işçi ya da küçük memur olan babasına öfkeyle acıyarak büyümüş. ancak şimdi, paranın ve iktidarın bu kıyısında, onu anladığını ifade edebiliyor. hatta, ona olan aşkını ilan edip aziz anısı önünde saygıyla eğiliyor. oysa için için tiksiniyor hâlâ ondan. o andavallıdan. kendisiyle iyi şarapların, iyi yemeklerin, marka giyeceklerin, business class uçuşların, bakanların başbakanların, tüsiad'ın, güzel ve parlayan her şeyin arasında duran, kendisini daha doğmadan zorlu bir engelli koşuya iten o adamı affederse hızı düşecek. şimdi ancak yüce gönüllü bir dille anıyor; neredeyse bir şiir üretiyor onun sıradan ve sıkıntıyla teyellenmiş hayatından. ama zaten unutulmaz aile hikâyelerine, bilgece yönlendirilme epizodlarına ihtiyacı var. en üst sınıftan geçtim orta sınıfın palazlanmış katmanında bile âdettendir; hak ettiğinden koparılmış, fraulein'larla madam'larla büyütülmemiş olsa da bir dirseğini dünyaya dayamış yetişkinlerin meclisinde
demlenmiş bir geçmiş inşaatı. yeniden yazım. tarihi bir şahsiyete yakışır ayrıntılarla zenginleştirilmiş, zamanla gerçekliğine inanılmış yeni geçmiş.
gizlenemeyecek kadar bariz durumlarda, 'yoksuldu ama gönlünün pusulası bütün mahalleye yol gösterirdi' edebiyatıyla kutsanan, büyük ihtimalle sevgisiz, şefkati kıt anababalar.
yaratacak. bütün akranı ve sergüzeştine ortak erkekler gibi gözüyaşlı bir nostalji potpurisine katık edecek sülalesini. bir çırpıda haklarından gelecek. onları kendine yazmış olduğu serüvene uydurarak nefretini soğutacak öncelikle.
gençliği başka kurgu
en önemlisi, solcuydu. bir akademisyenlik geçmişi bile olabilir. entelektin ne olduğunu hepimizden iyi biliyor. solculuk hayatını, 'ben de oradaydım, topluca sürüklenmiş olduğumuz o cinnet kıyısında ben de ateşler yaktım' üslubuyla yâd etmeyecek kadar yerleşik yeni kimliğine. ama en sıkıştığı anlarda 'o zamanlar ne gülünçtük, bağdaş kurar, bacı derdik' merhalesinden tırtıkladığı oluyor. bilenler, onun gençliğinde de solculukla
bir ilgisi olmadığını söylüyor ama kendi hayatının romanını öyle yazmış bir kere. 68'lilik de ondan sorulmalı. hem gençliğine revnaklı bir maceraperestlik de katmıyor değil hani. iyi duruyor. şimdiki salaklara hoşgörü göstermemesinin nedeni, onların mübalağa gecikmiş olması. hâlâ solcular. kaldı mı allah aşkına böylesi? pes artık.
hayatının kiri pasından olsa gerek, kendisine fevkalade sevimli, masum bir oğlan çocuğu imgesi satın almış. çevresinde onmaz iyi niyeti, çocuksu kişiliğiyle tanınmaya özen gösteriyor. hani, 'valla, tanısan, hiç öyle biri değil. çok şeker'lerden. bu imge de makam arabası gibi. işini kaybetse altından çekilip alınıverir. ama o, kendi geçtiği dolambaçlı iktidar yollarından çok iyi biliyor; altında çalışanlara 'içindeki çocuğu' gösterirse patronluğu daha sağlam olur. alttakiler ebedi çocuk. bir patronunsa ille olacaksa, içinde bir çocuk olmalı. hani play station oynamayı, çizgi roman okumayı, maça gidip küfretmeyi seven. bu da yakışır.
adorno'yu da biliyor, hande yener'in son şarkısını da. o, bu toprakların kültürel zenginliğiyle sarhoş bir vatansever. her şeye açık. bir halk adamı. seçkinciliğe şiddetle karşı çıkıyor. ufku, yeni genç popçuların dayanışmasında görüyor sözgelimi. halk adamlığı, batı kültürünün hasını yutmuş olmasına rağmen dönüp dolaşıp halkının duyarlığına biat edenlerinkinden. ama eyuboğlu kardeşlerinkiyle karıştırılmasın. kahramanımızın soluğu öylesine besili bir adanmışlığa nasıl yetsin?
bizimkininki yine teyel yerleri görünen bir kurgu sonuçta.
ama nereden baksanız, milliyetçi. solcularla asla kurmaya yanaşmayacağı yakınlığı ülkücü kanlı siyaset erbabıyla pekâlâ kurabiliyor. ne de olsa onları iktidara, hayatın bütün tutunulacak askılarına daha yakın buluyor. fırsat buldukça coşup köpürse de, milliyetçiliğini de çocuksu, 1940'ların hasanoğlan köy enstitüsü'nde cumhuriyet bayramı kutlayan bir delikanlı duyarlığıyla yaşıyor. bayrağı sallandı mı gözleri dolup çocuklaşıveriyor. devletini milletini, tuttuğu takımı sever gibi seviyor. ama bu masumiyet inşaatı, en ufak sallantıda çatlayıveriyor. vahşi bir dille yol gösteriyor gözü kör baskıcı devletine. devletinin derin unsurlarına kucak açıyor. neredeyse onların itibarına kefil oluyor. 'vatan için her şey mubah'çılığını en kritik anlarda sergiliyor. sonuçta çok önemli bir adam, o. müttefiklerini seçerken duygusallığa yer yok. vatan aşkı ve emir, demiri keser.
hem de putkırıcı aydın
ursula k. le guin'in 'uzaylı kocakarı'sındaki gibi "altair yıldızının
dördüncü gezegenindeki dost canlısı yaratıkların bir uzay gemisi dünyaya gelse ve kibar kaptanları 'bir kişilik yerimiz var, altair'e dönüş yolculuğumuzda uzun uzun konuşup son 20 yıldır memleketinizde her alanda görülen çöküntü hakkında gözlem yapabileceğimiz tek bir örnek insan verebilir misiniz?" dese kahramanımızı uzaylıların şefkatli kollarına teslim etmemiz gerekir. çünkü o, bu 20 yılın, bir araştırmacıya son derece zengin malzeme sunacak bir ürünü. yoksul bir semtte doğdu. büyük şehre okumaya gitti. askeri okul ihtimali de tartılmış olabilir. oradan bir bursla avrupa. dönüşte ikbal merdivenlerinin basamakları birer birer, farklı adımlarla tırmanıldı. ilk başlarda kudretin kıyısına dikilivermiş olan gecekondu zamanla aynı mahalledeki bir malikâneye dönüştü. yol boyunca gittikçe gülünçleşen gerekçelendirmelerin yerini, malikâneye oturduktan sonra küstah bir meydan okuma aldı.
yoksullardan, beceremeyenlerden, itirazı olanlardan, işçilerden, köylülerden nefret ediyor. ikonoklastlık taslaması da bu alanda zaten. putkırıcılığı, meşrulaşmak için şişip patlama raddesine gelen 'denetimsiz güçlünün arsız' dilini açıkça ve fütursuzca kullanmasından edinilmiş. defterden silinmesi, hesaba katılmaması, yakadan silkelenmesi, yok edilmesi, ezilip geçilmesi gerekenleri ilk o dile getirir. hep efendilerinin bir adım öncesinden laf üretir. onların ağzına yakışmayacak kabalıkta. sonra insanın yüzüne liberalizmin en geniş ovalarıyla gülümseyen aykırı bir aydındır. türk aydınına düşman, değişen dünyanın misyoneri olan gerçek aydın.
nicedir savaşın yararları üstüne döktürüyor. savaşa karşı olanların ne mene ahmaklar olduğunu yazıyor. altair yıldızından bir uzaylının gözleriyle varlığını kanıksamış olduğumuz bu türk insanına uzun uzun bakarsak, hayatımızı ele geçirmiş olan kötülük üstüne çok şey görebileceğimize kalıbımı basarım.
yıldırım türker
|