başgardiyan odasında deniz'in oturduğu sandalyede
yusuf oturuyordu şimdi. deniz asılırken yusuf'u
alıp o odaya getirmişler.
--duydum deniz'in sesini,-- dedi, bize dönerek.
bunu derken, deniz'in son sözlerini onayladığını;
darağacında arkadaşının gösterdiği soğukkanlılıktan
son derece kıvanç duyduğunu; umduğu, beklediği
yiğitçe davranışı yaşamaktan mutlu olduğunu anlatmak
ister gibiydi.
infaz savcısına döndü:
--mektuplarımı babama verirsiniz, değil mi?-- dedi.
--elbette veririz,-- dedi savcı. --bize güvenin yok mu?--
hüseyin ağırbaşlıdır, ciddidir. gündelik durumlarında
bile hüseyin'in gülmesi olağandışıdır, yapısına
aykırıdır. ama yusuf öyle değildir, her zaman gülümser,
güler yüzlüdür o.
kalkıp giderken, bize --hoşçakalın,-- derken bile
sesi o kadar olağan, yüzündeki gülüş bile öylesine bildik,
öylesine alıştığımız bir şeydi ki.
hiç olmazsa olağanüstü durumlarda bacakları titrer
insanın. baktım da, üçü de o kadar olağan yürüyüp
gittiler ki ölüme. sinirli bile değillerdi.
yürüdü sehpaya yusuf.
darağacı hazırlanmış, tazelenmişti. tabure masanın
üzerine yerleştirilmiş, tepeye yeni bir urgan bağlanmıştı.
yusuf, masaya, oradan da tabureye çıktı.
geçirdiler ilmiği boynuna. bu kez tek kattı ilmik.
yusuf da gür, yürekli bir sesle son sözlerini söyledi:
--ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu
uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. sizler, bizi
asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. biz halkımızın
hizmetindeyiz. sizler amerika'nın hizmetindesiniz.
yaşasın devrimciler. kahrolsun faş---izm.
o da sözünün sonunu, faşizm'in 'izm'ini tamamlayamadı;
yine aynı çatlak sesin --çek! çek!-- diye bağırmasıyla,
eliyle koluyla sehpanın başındaki cellata
verdiği işaretlerle ve cellatın tabureyi hızla itivermesiyle
sallanıverdi boşlukta, urganın ucunda.
yarım dönüş yaptı yusuf havada ve arkasını döndü
kalabalığa; öylece kaldı.
saat 02.25'ti.
beş dakika bekledikten sonra kelepçesini çözdüler.
kolları iki yana sarktı.
yaftayı boynundan geçirip göğsüne astılar.
deniz'de gördüğümüz kasılmalar onda da oldu.
doktorlar yaklaşıp yokladılar. --biraz daha bekleyelim,--
dediler.
saat 02.50'ye kadar beklediler. sonra görevliler
urganı kesip aldılar yusuf'u darağacından, aynı biçimde
yere bir bezin üzerine uzattılar urganıyla, alıp
götürdüler.
bu arada, sonradan ankara emniyet müdürü olduğunu
öğrendiğimiz, yusuf'un orada sorular sorup
sıkıştırdığı sivil giyimli adam yanıma sokuldu.
--yusuf sizi çok iyi tanıyor. nerede karşılaşmıştınız?--
dedim.
--hayatta karşılaşmadık yusuf'la,-- dedi adam.
--hiç görmedim kendisini.--
--size sorduğu sorulardan, sizi çok iyi tanıdığı anlaşılıyordu,--
dedim.
karşılık vermedi. uzaklaştı yanımdan.
yine döndük başgardiyan odasına. hüseyin getirilmemişti
daha.
sivasta yakalandığı ve yaralı olduğu dönem, hastanede yatarken sivas emniyet müdürü' nün sorduğu sorulara;
em - nereye gidiyordunuz?
ya - diyarbakır dolaylarına.
em - ne yapacaktınız orada?
ya - sığınabileceğimiz bir köy bulabilirsek orada kalacaktık, olmazsa dışarı çıkacaktık.
em - komünist bir ülkeye mi sığınacaktınız?
ya - komünist olmayan bir ülkeye gidecektik.