|
|
- 73 şair.. 73 can, 73 kalemin "kan" kardeşleri hrant için yazdıkları şiir'in adı, yadigarı hrant'ın.
bunu sana nasıl söylerim
hata benim günah benim suç benim.
dünyalar içinde dünyalar sevgilim
ateşten çıkardım baktım uzunca
kendimdi
bir de başımın üstünde yok bir ülke;
kendimdi
dilim yola düştü pupa yelken
pınarlarım yas içinde, hey hey
yüzümde kan kalmadı kuraklık can
alıyor bir yandan, dan!!
bi travmam var kenarı haleli
yine hareli geçti yine zulüm beni
meydan başaklarım kanıyor
uzun bir yürüyüşüm ben; bakın
anlarsınız yol yorgunu gözlerimden
şiircebimden beslenen tedirgin
güvercin
dayamış gagasını yavrusununkine
eyvah ki hrant bir vakitte
göğerçinleri yemlemişti, seninki!
kanı gördük okul dönüşünde ders
kitaplarında
seslere karşı çok ilgiliyiz de ondan
seslerden olur ölümümüz
sonra büsbütün çıkarız raydan, her
vagon kendi cehennemine
kalbimiz doludizgin, kimse avutmasın
içimizdeki tren düdüklerini.
toprak insana gömülüyor, bodina da
öldü
sınırlar biraz daha kırmızı.
bütün karakamuları alaşağı eden bir
bun
bir bayraktın düştüğün yerde
patikalar'ın açtığı
bir kısrağın tayını emzirme sesiydi
soluğun
şimdi çığ gürlemesidir aşan zamanı.
bembeyaz tırnaklarla kazdığı o
görülmedik arkta
kan ve gözyaşının birbirine değmeyen
ortaklığı
yattım yere bakıyorum toprağın hisli
eşitliğine
sular sınırları pasaportsuz geçer
asıl azınlık yerkürenin kendisidir
tek millet, gökyüzüdür ölürken yürekli
düşünüldüğünde
çan ve ezan arasına gerili mahyada
acıyı dengeler yazı: ah-ya!!
orda hrant, başı dumanlı ararat'ta
ırağı bilmez bir yağız atla vardı oraya
hrant ki, külü bile nemlendirir çorak
dünyayı
yine de her damlada ürperir yaşlı
ararat
ne değişir hayatla karşılasan
hemen yanında arkadaşın ölüme
gülerek bakıyorsa
gözün arkada değildi, içerdeydi, a
hrant!! gözüm
içerdeydi ve sözcükler ki onlardı ve
öldüren idi
ürkekliğin ürperdi karardı boz
güruhun
yırtık tabanlarından kaçtı güvercin ruhun
yaslandığın duvarın uğultusuydun
beni sessizlikle açıklayan
hüznü giydiğin pabuçlarında bin
ahhh!
içini delmiş kuzeyli bir rüzgarın
erguvan kalbine kuzu'layan bir
güvercin
beykoz iskelesinde karaya vuruyor
göçebe
ağarmış bir gül var yakamda
içimizdeki bahçelerin goncası
bir yağmur kendi ne kadar ıslatır?
-kanın insanı ıslattığı kadar ancak!
neden ayakta ölüyor aylar
-kim bilir!
ölümün yüzüne gülüyorsun
bedenin kurşun geçrise de
kanamasın yaprakları gülleri
üşüyen sular ırmakların tenine
karışsın
akımını vurdular sözcüklerden kurulu
fırat'ın
beyaz bere bile ağlar çamurun işine
iki damla gözyaşı düştü vurulunca sen
pülümür'ün yaşsız kadınının
gözlerinden
oysa küçük bir çocuktum ben de tren
raylarında
bozuk para gibi ezilen, hiç gelmeyecek
sandığım baba
duydu mu mersinli balıkçı cemal,
yağmurun yağdığını
ölümsüzlük denizine sabah karşı?
fazlasıyla geciktin, suyu dinle, aynayla
ödeş, toprağa dokun
buluşmayı bil kemik fırtınasında;
sancıyla yüzleş
şeytan tiryakilerinin sivilcelerindeki
irin,
ey! kulak zarımı kanatan antik öfke
topla köpek dişlerini, düşlerini çektir
ve git!
ölüm saklar ölümsüzlüğü yaşamın
bildik türküsünde, hrant dink'i de
zehrini yağmalar karanlık
sis peçesine çakıllı çöller
affet' yoksulduk, ezilmiştik: aval aval
seyrettik mülk talan kavgasını
kan revan içinde söktüğümüz hayatlar
sözde şanlar sundu bizlere
korkumuz kutsaldı gölgemizden,
gönüllü kurşun olduk düş kırımında
sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı
altın ve gümüş kakmalı hançerlerle
bu kez çatlak bulunca suyunu,
yasaklandı
ikinci emre kadar dökmek zehirli
kanı
ne cehennemi ne cenneti
gurbeti de sılası da içindedir insanın
ömrümüzün biriktirdiği onca kavram
ve sözcük
şimdi işgal altında
son pankart sokakta gerili birazdan
polis kesip atacak
hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden
olacak!!
ah ile eyvah ile geçiyor zaman
dönsek kardeşliğimizi kutsayacak
ardımızdaki kan
vart'a gül demişler, ağlayan kim
iki kalp, iki zehir, yüz yıllık birikimi
bin dereden kanla dolmuş kuyuları
hep ıslak
sen, ben, hrant.. bu toprak
püskürtüyor sevgimizi.
artık kış çiğdemleriyle anacağız seni
onlara kanınla, terin karıştı
yüreğindeki tohumlar
rüzgarlı sözcüklerde girecek türkülerine
kırık bir zamanda uçan güvercin
üzgün tutar ağzındaki zeytin dalını
sen dostumdun benim gülünce
güneşler açan
bulutlara rüzgara asarım suretini her
akşam
her akşam bir mektup yazarım ararat
kadar
unutmadım bırakıp giderken
söylediğin sözleri
günler mi ağdı, ahi sular mı boğuldu
sisten kapılar mı var şehrin gözlerinde
göğüslerinin arasını şiirlerle süsledim
hayatın
aranızdan geçerken incinmeler düştü
payıma
güvercin kapaklandığında, yüzüm
albatros ve yağmur
borandır, bahardır, uzar sakallarım
çıtırtılarla mavi
kuşların sabahından geçelim hrant
çiçek tozları havalansın göklerimizden
zalimin gecesi mazlumun gecesiyle
birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin
gecesi
bu yüzden sesini düşürmüş kaldırımlar
leylak
kırmızı, kanla gül arasında gidip
gelirken kanı çekilmiş yaprak
ışık bilir vuracağı yüzü, konacağı kalbi
güvercin, toprağın düşüne kanat
kimi ölülerin ayakkabısı delik
ve sakalları saklanmış ertesi güne
kimi silahlı çiçek taşır öldürdüğüne
bayrağa sararlar gözsüz yüzünü
çorabını dikerler suç kime
ak bir güvercin kanıyla çiziyor
ölümünde
ölümsüzlüğün resmini
çozuksu, muzip, yakışıklı
yüzün ki
canlar içinde bir can
kanlar içinde altı milyar insan!
ve onlar vurdukça sana,
alışkanlıklarımız çözülüyordu
böylelikle
küçümsediğimiz yollar açılıyordu
önümüzde
güvercinlerin dudaklarındaki sıcak
rüya, korkularımızı dolduruyordu
dilini susarken anlıyordum,
konuşurken
birden kendimi bir kardeş çavlanında
bulurken
çatılara konan kırmızı
güvercinin bıraktığı vedayı
büyütüyordu
gölgesi ansız çekilen bir ağaç gibi
yıkılırdım
bir elim ötekini tutmasaydı
o ki bir fincan tuz istemişti yalnızca
komşudan
şimdi tuzlu bir nehir akıyor kalan
ömürler arasından
şimdi kim
bu uzak diyen
diyen bu yalan
bu burkulan ruhun üşümesiyle
kardeşliğin
şu kurşun dökülmüş zaman
bir ölüm şiirine eklensin diye
gövdesiyle yazmıştı son dizeyi
sürgüne okunmuş arguvan havası: ki
kan
yüzünü acıya dönmüş duduk, ah!!
gasparyan
unutulmuş, ötekinin cenneti değil
miydi her insan
kim yırttı vicdanlarımızı, sevgimizi kim
düğümledi
kaç bin kerre öldük seni
seni öyle sevdik, bağışla bizi
bu evleri borçlu olduğumuz taş
ustaları
yürüyecek. bir anı: hiçbir şey
kalmadığında
su inceliğiyle gülümseyen günahsız
kan
masum yüzünün görüntüsüdür
dağılan
kan kabuğun altında fokurduyor
yeniden
usanmış acısını sokakta
gezdirmekten
şarileri dinlemek lazım: kabuk, su, tir,
nas-
bir nar ki kırılınca hikayemiz olacak
hadi ölümü tuzlayalım sonsuz deniz
hrant'tan sonra kokmasın bari
ülkemiz
aslında ne türk'üz, ne kürd'üz, ne
ermeni'yiz
öyle bir "baba"mız var ki hrant,
hepimiz yetimiz..!!
|