bazen bir mucizenin hayal olmasıyla gerçekleşendir.
önce bir çift göz görürsünüz, ışıklı,sevecen, şefkatlidirler. sadece size değil, herkese öyle bakarlar. o bir çift gözün ardından yıllarca gidebileceğinizi düşünürsünüz. fedakârlık değildir bu, yaşamanız için zaruridir adeta. onları görmeden önce dünyanın nasıl bir yer olduğunu unutursunuz. aşık olmuşsunuzdur. kimilerinin aksine bu durumu saklamayarak, çığlık çığlığa, bütün görkemiyle yaşarsınız. her sabah bir umutla başlar. dünya güzelleşir,güzelleşirsiniz. zamanında görücü usulü evlendirilmiş, gözlükleri olmadan yüzünüzü seçemeyen büyükanneniz bile bir bakışta anlar, gözlükleri yokken, aşık olduğunuzu... "sevdalı bu kız "der, gülümsersiniz.
etrafınızı saran tüm güzelliklerin müsebbibi o gözlerin, bir kez olsun size bakarken parıldamaları için aylarca sabredersiniz. zamanla aşık olduğunuz kişiye daha da bağlanırsınız. aşkın her hâlini yaşarsınız. içiniz titrer ona bakarken ya da her şeyi yapabilecek güçte hissedersiniz kendinizi. kitaplar okur, şiirler ezberlersiniz bir gün ona fısıldayabilmek ümidiyle ya da içki masalarında onun için ağlarken bağırırsınız aynı şiirleri, umutsuzca...
bir gün aşık olduğunuzu anlar, sonraki gün aşık olduğunuz kişinin kendisi olduğunu.... kısa itiraflar başlar ardından, en uzun cümleler sizindir. aylarca içinizde sakladığınız, her gün bir şeyler ekleyip büyüttüğünüz hazineyi ona açarsınız. elini tuttuğunuz an dünya daha hızlı döner, siz onun varlığını düşünüp hiç korkmazsınız düşmekten. dışarıda sürekli giymek zorunda olduğunuz zırhınızı ona gitmeden önce terk edersiniz, yaralarınızı gösterirsiniz tüm iyi niyetinizle, birlikte sarmak ümidiyle... herkesin imkânsız olduğunu düşündüğü bir ilişkiniz vardır artık, "o benim mucizem" dersiniz, dünyanın aslında çok da kötü bir yer olmadığına inanırsınız. üstelik bir de kanıtınız vardır artık, bir mucizeniz...
işte tam bu noktada bir dost devreye girer:"mucize değil bu,sen öyle sanıyorsun" der. "sen yarattın bunu, üzecek seni... "
"üzecek seni, üzecek seni..." mutluluktan sarhoşken adeta ayılmanız için suratınıza dökülmüş bir kova su etkisiyle yankılanır bu söz.
ölümün ilk aşaması inkârdır.tüm gücünüzle, sizi kırabileceği ihtimâlini inkâr edersiniz. arkadaşlarınız dışarıdan bakınca ışığın etrafındaki bir pervane gibi görürler sizi. o ışık için hiç bir değeriniz olmadığını söylerler, yine inkâr edersiniz.
ikinci aşama; öfkedir .artık suçlu aramaya başlarsınız. sevginizi kayıtsızca yüklediğiniz kişi bir süre için öfkenizin de tek adresi olur. görüşmeleriniz seyrelmektedir. uzun süre sizi yalnız bıraktığı için onu suçlarsınız. söylediği aşk dolu cümleler artık yalnızca birer hatıra olduğu için, bir sebep göstermeden sizi aramayı bıraktığı için, en başından beri her şeyin yalan olduğunu düşünürsünüz .ona çok fazla değer verdiğinizi ve onun bu değeri taşıyamadığı için tüm sorumlulukları yolun ortasında bırakıp kaçtığını düşünürsünüz. en çok da hayalleriniz en uçuk pembeyken, ellerine her gün biraz daha alışmışken ondan uzaklaşmak zorunda olmaktan dolayı öfkelenirsiniz. kokusunu bir daha duyamayacağınız için kızarsınız.öfkeniz ona değil, onsuzluğadır artık.
aşama üç; pazarlık... hayatınızdan birkaç yıl ya da sahip olduğunuz birçok değerden vazgeçme karşılığında onun her zaman yanınızda olmasını istersiniz. ancak verdiğiniz emekler onun için önemsizdir. pazarlık da kaçınılmaz olanı değiştirmeyecektir.
son yaklaştıkça ölümün dördüncü aşamasına adım atılır; depresyon... sizi bırakıp gitme ihtimâli kara bir bulut gibi çöker üstünüze. rüyalarınızda onu hep bilinmeze uğurlarsınız. bu arada görüşmeleriniz daha da seyrelmiştir ama sevilen kişi sürekli bir bahane göstermektedir. siz, ilişkinizin başından beri yaptığınız tek hatayı yineler ve ona inanırsınız. insan en kolay kendini kandırır nasılsa, onun yalanlarına siz kılıf uydurursunuz. ölümün dördüncü aşaması yani bunalım, artık onu daha az gördüğünüz için katlanılmaz hâle gelir. fiziksel olarak da çökmeye başlarsınız, kilo verir, tanınmaz hâle gelirsiniz. "sevdalı" olduğunuzu bir bakışta anlayan büyükanneniz artık "kara sevdaya düştü benim kuzum, ışığı söndü yavrumun" diye sever sizi.
ölümün son aşamasına geldiğinizde siz tek başınıza fırtınaların içinden geçmişsinizdir bile. son adım; kabullenmedir. toprağın yağmuru kucaklaması kadar istemdışı olur bu. siz öylece kalmışsınızdır, hissiz, hâlsiz... önce onsuzluğu kabul edersiniz, sonra da birlikte iyileştirmek ümidiyle ona gösterdiğiniz yaralarınızı daha fazla kanatmış olduğunu. giderken son konuşmada "canımı yakıyorsun" denir sevilene, "biliyorum" demekle yetinir o. ellerinizi bırakmaktan başka hiçbir şey yapmaz. ne yaparsa yapsın içinizden kopardığı parça, ona duyduğunuz aşktan daha büyük olmayacaktır. onu bir daha görmeyeceğinizi, görseniz bile eskisi gibi birbirinize ışıltılar göndermeyeceğinizi kabullenirsiniz. güldüğü zaman çenesinde oluşan çizgiyi bir daha göremeyeceğinizi lanet ederek kabullenirsiniz.
uzun cümlelerle kurduğunuz ilişkinizin, kısa suskunluklarla bitişini kabullenirsiniz.
olmamıştır. mucize değil, en fazla bir serap olduğuna inanırsınız yaşadığınızın. dünyanın çok da kötü bir yer olmadığını düşünürken, elinizden kalan bir hiçle, artık cehennemdesinizdir. yanar, kül olursunuz. bir gün cezanızın tamamlandığını düşünüp, artık hiçbir acının sizi etkilemeyeceğini sanarak küllerinizden yeniden doğarsınız.*
yeni düşünceler, yeni önceliklerle, doğduğunuz yeri keşfederken, hayatı sevmeye başlarsınız belki. önceki hayatınızda yaptığınız hataları tekrarlamamaya yemin edersiniz.
sonra bir gün aynı gözleri tekrar görürsünüz. ışıklı, sevecen, şevkâtlidirler... onların ardından yıllarca gidebileceğinizi düşünürsünüz...
büyük büyük hüzünlere eşdeğer mutluluklara kavuşmaktır. kimi zaman ince ayrıntılardır. kimi zaman daha çoklarıdır yeniden doğmak; deliler gibi aşık olmak, hayatının adamına* kavuşmaktır.
hayatlarını, belli bir program ve düzen içerisinde değil de, kalplerinden nasıl geçiyorsa öyle yaşayanlar için son derece lüzumsuz bir şey. diğer yandan anka kuşu da değiliz, her külümüzden doğuşumuzda daha çok güçlenelim.. tam tersi; özlem, arzu ve kanter içerisindeki aşktır aranıp durduğumuz ve dinlendiğimiz. yeniden doğmak; sadece gecenin içinde birikmişliğimize dokunur. hem de çok dokunur. o kadar alıştık ki, geri çekilmeye ve geldiğimiz yoldan gerisin geri yarı tanrıların yaşadığı cümlelerin içine akmaya, yeniden doğmak bu saatten sonra bizi çok incitir.
çünkü öyle alıştık; bir rüya görebilme ihtimalinin nefes kesiciliğine.
tüm umudunuzun bittiği an, her şeyin sona erdiğini düşünürsünüz. ölmek istersiniz, nefret edersiniz hayattan. burada kastettiğim genelde çıkar yolunuzun kalmaması değil -gerçekten kalmamışsa bile- umudunuzun bitmiş olmasıdır. bazense gerçekten her şey bitmiştir ama umudunuz vardır. herşeyin düzeleceğine inanırsınız. her iki durumda da ölmediğiniz sürece çıkar yol bulursunuz. bir şekilde doğa yanan dalların yerine yeni filizler sunar. yine de umut beslemek her zaman yeniden doğuş sürecini atlatmanın en kolay yoludur.
bu konuda, felsefe çevrelerinde pek tanınmayan değerli düşünür ali kamber'in bir lafını alıntılamak istiyorum:
"eğer bana bu çağda yeniden doğma şansı verilse kabul etmezdim. milyarlarca insan sefalet içinde sürünüyor, bir dahaki sefere bu kadar şanslı olacağımı nereden bileyim?"
bazen "içinin arka sokakları"na sığınmak ister ya insan, ben sanki 'içimin arka sokakları'nda kaybolmuşum, ya da ilk kez görüyormuşum gibi hissediyorum.
nasıl ki 'ilk kez gördüğü' yerlere dair hikayeleri olmazsa insanın,
tadı, dokusu, kokusu olmazsa,
işte öyle bir bilinç kaybı yaşadığım...
uykuya dalarken ağzındaki sakızı çıkarmayı unutup sabah farkına varmak ve yeniden çiğnemeye başlamak gibi bişey bu... sakızın tadı eskisi gibi değildir, yavanlaşmıştır, yumuşamıştır belki ama siz o damla aromasını, sakızın özütünü farkedersiniz yine de belli belirsiz.
böyle bir bilinçsizlik sanki...
ömrümün önsözünü yazıp bitirmişken, bir sonraki sayfaya dökeceği satırların sancısını çeken bi yazar misali...
bilinmezlik korkutmuyor da üstelik, aptalca bir şaşkınlık üzerimdeki.
hani elinin ve ayaklarının, kollarını hareket ettirip gülümseyebildiğinin, ağlarken çıkardığı sesinin, parmaklarının ve kalbinin, ciğerlerine dolan havanın, gözlerinin önünde uçuşan-değişen renklerin/görüntülerin ilk kez farkına varan bir yenidoğan gibi...
şaşkın sadece... ve merakla beklemekte.
yeni doğan günü,
yeni açılan sayfayı,
yeni çevrilen takvim yaprağını...
neler getireceğine dair en ufak bir fikri olmayıp yine de iflah olmaz iyimserliğini korurken üstelik!