yazı ile anlatmak, yazıya dökmek; sözü, düşünceyi özel işaret veya harflerle anlatmak anlamlarına gelmekle beraber argoda bir insana asılmak, yalan söylemek anlamlarına da gelir..*
kendi kendinize konuşmaya başladığınızı farkettiğinizde ya da salak saçma düşüncelere daldığınızda durmayın; yazmaya koyulun. daha sonra okuduğunuzda çok eğleneceksiniz.
yazmaya niyetlenmek, bir nevi aldatmaya kalkışmaktır. yazarken gerçeklik bir kez daha kurgulanır. tıpkı gördüğümüz rüyayı anlatmaya başladığımızda olanlar gibi. ne yazanlar, ne okuyanlar, hatta yazmayanlar, bir çocuğun ifadesindeki masumiyetten uzaktır artık.
hayat güzeldir diye bir film vardır, çoğu insan ya izlemiştir ya da duymuştur. bir amacın bir tutkunun peşinden koşup giden tökezlese bile toparlanabilen bir insan vardır o filmde, bir baba. bir de çok tatlı bir çocuk vardır, hayatta her şeyden habersiz bir melek kadar masum... ben ilk defa o filmi izlediğimde anlamıştım yazmanın ne anlama geldiğini. 'senaryo yazmak' aklın sınırlarını zorlayıp bir çocuğun kalbini temiz tutmak adına binlerce onlarca yalan söylemek. bu idi adamın yaptığı iş. her şeyden habersiz bir tank peşinde koşan bir çocuğu mutlu etmek için yazılmış bir senaryo vardı filmde.
yazmak sadece bir yazara ilham geldiğinde, bir meleğe aşık olunduğunda, veresiye alınıp deftere yazılan yazı değil bazen yaşama umudunu yitirmemek için hayata karalanan birkaç satırdır. bazen evlat sevgisidir. bazen tutunacak bir daldır.
en etkili "ağrı kesici"lerden biridir, birincisidir hatta.
yaşına uygun oyuncaklar bulursun, üç gün sürer heyecanı, zarar yok dersin, yerine yenisini koyarsın. doğanın genlerine kodladığı hoyrat şımarıklık başka insanları oyuncak yapmaya zorlar seni, ya da başkalarının oyuncağı olursun. ararsın durmadan; susuzluğunu tuzlu deniz suyuyla gidermeye çalışmak gibidir aramak, içtiğin her yudumda iki kat artar susuzluğun. günden güne kalbindeki deliğin biraz daha büyüdüğünü, kendi adını koyamadıkça adını koyamadığın acının da dayanılmaz hale geldiğini büyük bir düş kırıklığıyla fark edersin. kurtarıcı gibi sarıldığın insanların; kapıyı çekip çıkarken ceplerine, çantalarına, ruhundan kopardıkları kocaman bir parçayı da koyup götürdüklerini fark edersin.
acıyı tanımlamaktır yazmak, ağrı kesicidir. yazdığın her yazıyla yeni bir uçuruma yuvarlanırsın ama yuvarlandığın cehennemleri sahte cennetlerden daha çok seversin.
sait faik yazmasam çıldıracaktım demiştir. yazmak çıldırmamanın bir yoludur gerçekten de sanırım. zaman silse de yaşananları bir zaman sonra, gene de bellek diye birşey vardır, bilinçaltı diye birşey vardır ve yaşadıklarımız, bu hayata bakışımız, içimizde yüzen kelimeler haline gelir. bu kelimeler birleşerek cümle olur, yazı olur, mektup olur, mesaj olur, öykü olur, roman olur da insan yaşadıklarından birşey anlar. yoksa niyedir bunca hikaye, bunca anı, bunca düşünce allahaşkına, yazmasaydı bunca insan? bir de tabii şu var: söz uçar, yazı kalır.
heralde yalnızlığımı en iyi paylaşan şey. o kadar ki, yalnızlığında sadece senin istediklerini şekillere o döküyor ve bakıyorsun ki o aslında senin taa içiden geliyor. hiç seni sıkmıyor veya seninle çelişmiyor. bazen güldürüyor bazen hüzünlendiriyor ama en çok ta seni şaşırtıyor. düşünsene bu kadar şeyi sadece 29 karakterle yapıyor. senin söyleyemediklerini herkese gösteriyor. hareket etmesine veya özel bişeyler yapmasına da gerek yok. ona bakan sadece bir tek göz bile yeterli. anlamak isteyen gözlere o ulaşıyor ve zihninin taa derinliklerine işliyor bütün anlamını. nasılda ağlatıyor o gözleri veya titretiyor bütün vücudunu. diken diken oldu tüylerim gene. klavyedeki halleri yetti bu sefer beni ürpertmeye çünkü onlara bakınca aklımda canlanıyo bende yarattığı duygular. parmakların hafifçe dokununca beliriyor gözümün önünde aklımdakiler. bu seferlik buraya dökülmediler ama daha önce çok döküldüler ve sonra gene dökülecekler. aslında bak gene dökmüşüm epeyi bişeyler. dalmışım gene belli belirsis loş ışıkta harflerin içinde . bitirmeye elim varmıyor derken bitti gene.
köprüden önce son çıkış... son tutunma çabası, son gayret, son çırpınış... son arayış, son direniş... gerçekte son noktaya taşıyan acı gerçekle son bir kez yüzleşme bahanen ; öyle ya, sahnede tüfek varsa patlayacaktır mutlaka - hey gidi çehov! - bir köprü varsa ufukta varılacaktır...
ve acı gerçek : bütün kelimeler kifayetsizdir, gözlerinden, teninden anlamadılarsa seni, milyonlarca söz söyle, onbinlerce satır yaz, anlamayacaklardır...
söz konusu eylemi gerçekleştiren insanların, kim olursa olsun takip edilmesi gerekir. çoğu zaman iyi yazmak, iyi gözlem ve analiz yeteneği gerektirir. kişi harfleri kendi seçer, birer birer işler, tepeden bakıldığında yazmak yapılan en anlamlı işlerden biri olarak gözükür.
günlük hayatta ya da bir mecaz olarak kullandığımız yazmak; boş bir kağıt, bir yüzey üstüne eldeki kalemin sürtülmesinden türemiştir. bütün o bilgisayar programları, yazı makinaları hep aynı mantıkla işler. o araçların başındayken giysimiz yoktur. başkası gibi oluruz, ama ondan kurtulmaya da çalışırız. her şey bu kurtulma mücadelesi anında ortaya çıkar. bütün kızgınlık amaca ulaşamamadır, bu yüzden de kalemden kağıda dökülenler hiç bir zaman dış dünyayı yansıtmaz. çünkü yansıtma işini yapan kalemi tutan, kelimeleri seçen kişinin öznelliğidir. gerçekten yazmak bir ütopyadır, ama her şey yazılabilir.
cevap olarak hayali bir nah çekip devam edilmesi gereken eylem. sürekli yazmaktan biraz da korkuyorum. yazdıklarım karşıma çıkarsa, içimden tanımadığım duygular çıkarsa diye. yazmak biraz da cesaret işi. kendime meydan okuyacak kadar cesur muyum acaba?
yazmak hayal etmektir. olmayanı var etmek, bilinmeyeni bilmek, ulaşılamayana sahip olmaktır.. yazmak karanlıkta görebilmek, yalnızlığın gardını düşürmek, kalabalıkta nefes alabilmektir.. kelimelerden bir dünya kurmak, başka dünyalar yaratmaktır. yazmak hükmedebilmektir önünde durmadan eğildiğiniz, el etek öptüğünüz arsız gerçekliğe.