süs bitkisi olarak yetiştirilen bir ağaççık
(lethe, 17.08.2004 13:37)
şiirlere konu olmuş zarif ve hoş kokulu bir çiçek..
kokusu ve görünüşü güzel bir çiçek, bahçelere yakışır.
orta okul ve lise yıllarında bir çok gencin gece geç saatlere kadar yatmamasını sağlayan, star tv magic box'ken yayınlanan erotikimsi gece jimnastiği...
zeytingillerden, beyaz, kırmızı veya sarı renkli çiçekleri güzel kokulu olan, 1-2 m boyunda, tırmanıcı, süs bitkisi olarak yetiştirilen bir ağaççık, mısır yasemini (jasminum).
tonik olarak kullanabilen bitkidir.
akgün akova'nın bir şiiri
yasemin
çimenlerin içinde bekledim seni sırtı dikenli bir böcek gibi
orkidelerin arasında, kara nanelerin, fesleğenlerin,
kardelenlerin köklerinde
ve yapraklarında
arıların ayak izlerini taşıyan gelinciklerin
sonra yasemin, güzelim senin son yaprağın aşktı
aşktı aralık kapılara anlattığın
çıkıp gitmelerin aşktı
aşktı dönüp gelmelerin
sonra yasemin güzelim
likenli kayaların üzerine adını yazdım
ve okuma yazma öğrettim kertenkelelere
sersem gibiydiler, yeni uyanmışlardı kış uykularından
sarı saçlarından söz edince onlara,
ilkbahardan dayak yedim
çünkü hem annen hem de babandı ilkbahar
allahtan arkadaşım yaz vardı, çok yakındaydı
geldi beni kurtardı
yaşadığın bütüne yerleri gezdim bir bir o yaz,
ebene teşekkür ettim doğduğun evin bahçesinde
'bir zeytin dalına benziyordu elime aldığımda
sonra birden bir çiçeğe dönüşüverdi'
dedi ve sordu;
'yeniden zeytin dalı mı oldu yoksa? '
sonra yasemin güzelim
taşbebeğine yeni elbiseler giydirdim
ahşabını kokladım merdivenlerinde bakıştığımız evin
ve bir avuç yem bıraktım havuzun yanına ardıç kuşları için
sonra yasemin, güzelim
kendimi de bıraktım orda
yitirdiğim
ve yitireceğim bütün kadınlar için
sonra yasemin, güzelim, senin son yaprağın aşktı
aşktı uçmak konmak
varmak ve dönmek aşktı
memelerinin arasından
bulutlara tırmanan
bir çocuk olarak duruyor aşk
bugün bile
belleğimde
akgün akova
yazılan girinin kifayetsizliğine neden olacak kadar koklamaya doyulamayan.
(tonguç, 04.05.2007 14:31 ~ 17.02.2008 13:50)
türkiye’de yalnızca ordu’nun ünye ilçesinde yetiştirilen bir fındık türüdür. özellikle eylül ayı başlarında çiçeklenen dalları ekim ayı ortalarında hasat vermeye başlar. ağırlığı 25 ila 50 gram arasında değişen fındığın kabukları sert, kırılması zordur. kabuğunun altından lezzet ötesi bir tada sahip yemiş çıkacağı sanılsa da koftur. ağacının, yasemin’e benzer kokusu olan çiçekleri nedeniyle yasemin adı verilen fındık, 3’te 1 sağlıklı yemiş verdiği ve de ancak bunu bilmeyenlerin talep ettiğinden her yıl farklı yabancı ülkelere ihracatı yapılmakta, hiç değilse döviz gelirinde bir işe yaramaktadır. osmanlı döneminden bu yana mısır’a aralıksız her yıl satılan yasemin fındığı, kuzey afrika’da, yosma anlamında “yasso” olarak tanınmaktadır. bunun nedeni çiçeklerinin güzel kokmasına rağmen kof olmasıdır. “yasemin fındığı soframda/
felek bahtım bu muydu/ kokusuna kandım uzaktan/ kırılan yemişin kof muydu” gibi sözlere sahip türkülerde geçmiş, kadınlarca çiçekleri, paspaslara oyalandığından folklorik bir değer de kazanmıştır.
(jemand, 08.06.2007 03:07 ~ 03:08)
(çakıl, 12.06.2007 21:46)
isim kişiliğede yansırya işte buna örnek olabilecek en değerli dostun adıdır
manolyadan sonra en güzel kokan çiçek. kokusu insanı baymaz, kokladıkça koklayası gelir insanın. şahsen ben ankarada pek rastlamadım ama izmirde yazlık mekanlarda zakkumla beraber bahçelerde sıkça gördüğüm bitki.
sadece güzel kızlara verilen bir isimdir.hiç çirkin yasemin görmedim, umuyorum görmeyeceğim.
özellikle sahil bölgelerinde yetiştirilen, güzel kokulu, gündüz inzivaya çekilirken gece olunca denizden gelen hafif rüzgarlara kokusunu teslim eden çiçektir. her rüzgar estiğinde ruhunuza işler kokusunu. bu yüzden yaz deyince deniz, güneş ve kumun yanısıra yasemin kokusu gelir aklınıza.
300 kadar türü olan çiçek,yasemin sözcüğü farsça yasemen sözcüğünden gelmiştir ayrıca.
narindir, çabuk solandır, kolay bağlanan çicektir yasemin. zira doğasında vardır birine bağlanmak, dallarına sarmak, ilerlemek. dallarından biri yere değer değmez kökünü salar bağlanır, bir dal bulup sarılır. çicek açtığında kokusu tüm mahelleye salan aynı çicektir. kolay kök salandır aynı zamanda. incitmesi kolaydır yasemini, dalları incedir, kolayca kırarsınız. çicekleri koparırsınız, bağlandığı yerden alırsınız. hüzünlü çicektir yasemin. kokusunda hüznün buğusu vardır.
eski bir not ediş bu: elinde koca bir ayva, cebinde tuzluk, ağzını kocaman açmış diğer ayvadaki fare kemirişlerine gülüyorsun.
bu bizi hiçbir yere götürmüyor. tercih zamanı geldiğinde uzun zamandır içinde eskimeye terk ettiğin cümleye nihayet bir ses ikram ettin: “ben aslı falanca. acımıyor bugün içim, çünkü dün bolca ilaç içtim.” tercihlerinin güzelliği tam da o anda tetiği düşmüş süsü verebilmenden gelir. bunu anlamak için kimseyle yarışmaya lüzum yok. biraz nefesini çalsan insanın, azıcık zorda bıraksan lutfeder gibi, kapılar çalmaya telefonlar susmaya başlar. ankara’dan haber gelir, alanya’dan selam gelir. istanbul’a ben gelirim. ezberden konuşurum, “yaa evet söyledi, çok özlemiş”. ya da “yanlış anlamışsın, öyle değildir.” her türlü sözleşmeden habersiz, altın suyuna bandırılmış bir samimiyet.
bakalım: yirmili yaşlarında beyaz tenli uzun sayılır. futboldan hazzetmez ama gerçeğe ve gerekliliğe ilişkin katıdan da katı bir inancı vardır. bu inanç üstüne başını kesen bir adamla aynı hedefe tükürdü. gözünün göremediği seçeneği işaretledi. memnun. diyor ki: yirmi doğrunuz benim bir yanlışım edemez. çünkü o yanlıştaki doğruluk sizin “doğru dediklerim” ile “doğrularım” arasında bocalamaya tahammül edemeyeceğiniz ipincecik çizgide bile burayı işaret ediyordu. resimlerin fotoğrafların şarkıların arkasındaki koddan korkmamayı ama uzak durmayı hatırlatandır o yanlış.
ilk sevgilimin adı. lise sondaki sınıf arkadaşım olan bayan.
evet ilk sevgilim lise son sınıfta oldu. 4 gün sürmüş olması ise bambaşka bir giri konusu.
her gün yanlış numarayı arayan, caniyim ama cömertim, hayır yok bu sensin, bocalamasına maruz bırakan, bu fikirden keyf alan, en parlak fikirleri arasına sokmayan. bu ben değilim. keyfiliğinin gölgesi ayağındaki zincirden alıyor kuvvetini, tebrikler. on gün önce, yok, on sene önce baktığım yer bile bu kekre güneşten daha sefil değildi. kekre diyorum, gül. güneş diyorum, gülme. düşünsene, kaç kişi sadece ciğerleri yakmaya yetecek bir zehri yastığının altına koymaya cesaret eder. bu cesaret işi, aptallık işi değil. insanın son duyduğu ses celladınınki olmamalı. ama yeni yetme de değiliz artık dinlemiyoruz kendimizi pek fazla. bu yüzden hadi yeni icatlara kucak açalım, eski mırıltılara rüzgar diyelim. beni kesmez. hoş seni de kesmez ya uzaktaki tufana yeğ tutar panjurları çekmeye de vakit bulursun. sütlü kahve soğur (zaten hiç içemedin ki) yağmur cama pıtırdar (ha! güleyim bari!) sen seyre dalarsın.
peki bu loşlukta avuçlarını izliyor süsü verip pip hesabı yapan kim olacak. figüranlar kahvesinden mi seçeceğiz celladımızı?
bir kasım günü seçtiğim duvar kağıdından pay kapmaya çalışarak eylül kasım arasında gidip geliyoruz.
benden istediğin ve tutması en kolay ama yükü en ağır sözü hiç bir kağıda not düşmeyeceğim. söylemek aklımdan bile geçmez. arkadaş sohbetinde adım geçiyor: "o mu, bir garip. deli o deli." bu dengesizlik beni yedi bitirdi. senin bir doğum kusuru gibi kendiliğinden kütleşmiş sivri yanların karşısında beni bütün bir dünyaya karşı savunman, sürekli ve sürekli anlatma derdin yordu beni. her şeye karşı bir cevabın var ve gece yarısı gönülden kesilmiş fazla mesailerle yarattığın ikilemden çıkmak mümkün değil: verdiğin cevapları buldun mu, yoksa cevaplandırmak üzere mi sormuştun soruları.
dolmabahçe, maçka, yıldız. birden önümde yolun iki yanına dizilmiş ağaçlar bitiveriyor. hiç dudak bükmedim o yüzden itiraf değil bunlar ama yine de "demek ağaçları görebiliyorsun" diye sevinişin yanaklarımı kızartıyor. eylülü anavatanı bilmiş birinin ağzından çıktığında ne kadar itiraf gibi bu sözler.
"freehandçiler, karıncalar, hiçkok!, muhteşem ego (ama elleri titriyor), bir de gıcıklık, su içse belki geçer...
idare etmemi de istemiş... olsa dükkan senin diyebilsem keşke. önemli insandır, koştur koştur, bitmez işler.
mecazı algılama özürlü dağarcık, aksayan femme fatale, motor su kaynatabilir ama yolda koymayacak gibi bakar kara gözleri.
ama acil durumlarda mercimek çorbası, cips ve köfte yapabilir.
kullanabildiği en iyi mutfak aygıtı patates.. çantasında kibrit ve kağıt mendil ve mutlak bir paket açılmamış sigara. kaçan çoraplar üzerinde de iddialı. topuklu ayakkabı, abiye düşmanı. telefonlu evler için kullanışlı değil. çünkü meşgule düşürmeyi ahlaki saymıyor. hayvani duyarlık had safhada. hemster yarışlarını ve akvaryumda beslenen tarantulaları protesto edebilir fakat maalesef bir yavru kediyi kucaklayabilecek sevecen bir görünümden yoksun. fobileri karanlıkta takip edilmek, ıssız bir orman, kaktüs meyvesi ve susuz umumi wc’ler. ruj’u polisiye, rimeli seksi sürmeyi ise olmazsa olmaz buluyor. her şeye rağmen gece gündüz bir çiçek. ha bir de asla hayır demez. neden der? yani durduk yerde adamın biri “seni sevebilir miyim?” dese hayır demez. “neden” der. hoş aciz adamcağızın da en sevmediği sorudur bu. o yüzden savuşur gider karışır kalabalığa, kalakalır şaşkınca bizimkisi."
alıntı - m.a.k. (burası italik okunacak)
rengine göre anlamları;
beyaz yasemin:bu günlerde sevimlisin
kırmızı yasemin: ayrılık var
sevgilinin elinde sallayarak gösterdiği yasemin;
aşkından ölüyorum çıldırıyorum insan merhameti yok mu sen de?. manisi bile var
kulun olsun yar senin
meclislerde methin gezer
kimdir üstadın senin?
sabredelim efendim
sen benimsin ben senin
ne kadar edersen yemin
ben olamam senden emin
ahmet hamdi tanpınar şöyle anlatır: (ne kadar yakıcı ve acı veren ve güzel bir şey olduğunu yaseminin).
istemem artık ışık, rayiha, renk alemini,
koklamam yosma karanfille, güzel yasemini..
rüyada yasemin görmek;
rüyasında yasemin çiçeğini gören mutlu mesut ve şen olur, hayırlı şeylere sahip olur ve değerlenir. para sahibi olur ve mevki sahibi olur.
"büyüyen varlığın.. böyle demişim. hissedebilmek ne kıymetli şey. bu döküntülük, bu pejmurde, bu arkadan yetişen, geç kalmış, alık alık o “hisseden” kendinin azameti karşısında duruveren, sadece duruverebilen varlığım keder olsun hissettirmiyor bana oysa. acıdan yakınan aslında onunla övünüyordur. böylelikle kibir her zaman en son, en zamansızca anlaşılan şeydir, diyebiliyorum şimdi. ve tabii ki çok zamansızca ve en sonunda anlayabiliyorum bunu. kendiyle çelişmemek ne zaman işten sayılmış ki!
sigarayı ne ara yaktım ve ateşi ne ara parmaklarımı yakacağı yere kadar sokuldu? sıcağı sevmiyorum. güneşi sevmiyorum. kendini gözüme gözüme sokup kaçacağım bütün sokaklara zabitler diken hiçbir şeyi sevmiyorum. ellerim terliyor, sevmiyorum. gözlerimi kısmak zorundayım, sevmiyorum. sevmediklerimden başlamak ancak zaman kazandırır. bu kadar bir eğlencem olamaz mı yani?
yaz bakalım. “o iştahla büyüyen, bütün eğlenceliklerin, işlerin, ödevlerin, mahkumiyetlerin varlığından santim santim yiyen, yiyen, yiyen… ve o kadar ki geride hiçbir şey bırakmayan, en nobran iktidarı kudretiyle, en doğurgan kadını rikkatiyle kıskandıran varlığın.” eğer bu dediklerime inanıyorsam, geride kalan kimdir? öyküyü anlatan, efsaneyi yaşatan hangi parçamdır? ve onun peşinden gitmediyse, onun varlığının dışında bir var olmak bulduysa, kıymeti var mıdır?
bu denize bakamam. kendi sözlerime bile inanmıyorken böyle koskoca ve anlam fakiri bir cevap ne işime yarayabilir! dağa sığınmalıyım. yüceliklerden yücelik beğenemeyen kibirlilerin nefes alması mümkün değil bu düz satıhta. ne zaman bir soru sorasım gelir, ne zaman anlamadığımı anlarım, o zaman bu kuraklıkta peşine takıldığım gölgenin adını koyabilirim.
ellerimin terine bile karşı koyamayacak kadar naif bu sözler. kağıt nemi emer, mürekkep dağılır, kendimi bir kahvaltı sofrasında, önümdekileri tiftiklerken bulurum. gün ortası uyanmalar, anneyle didişmeler, uzun aralıklarla çalan telefonlar geri döner ve hiçbir şey olmamış gibi yapmaya kaldığım yerden…
yaşamaya devam edemeyecek kadar önemli olduğumu da nereden çıkarıyorum?"
filmlerde ve dizilerde nedense hep kötü kadınlara verilen isim.
esansı parfüm sanayinde kullanılan bir sarmaşık çiçeğidir. yetiştirilen ortamda sıcaklık 18 derecenin altına düşmemelidir.