hüzzam faslında yaşıyoruz artık. sevdalara küsmüşüz. çiçekçilerin önünden geçemiyoruz. kırmızı karanfil görmeye dayanamıyoruz. unutulmuş eşyalar gibiyiz. tozlar içindeyiz. uzaktan geçen vapurların dumanlarına suretler nakşediyoruz. hüzzam sevdalar çekiyoruz ve "seni onca anlamazken, çekip gittin" diye yakınıyoruz.
güz aynı zamanda ayrılıklar mevsimi çünkü. gidenler geri gelmiyor ve biz yalnızlığa alışmak zorundayız.yalnızlığa alışmalıyız. sinemaya, vapura, tramvaya tek kişilik bilet almaya alışmalıyız. artık çalmayan, ya da kırk yılda bir çalıp o da yanlış çalan telefonlara alışmalıyız. okunmadan başucumuzda yığılıp kalan gazetelere, son ödeme tarihi çoktan geçmiş faturalara, kapatmayı unuttuğumuz elektrik lambalarına alışmalıyız. eve ekmek almayı çoktandır boşladığımıza alışmalıyız.
yalnızlığa alışmalıyız. durduk yerde gözlerimizin dolmasına, durup dururken kentin en ıssız mahallelerine dalıvermemize, mavi önlüklü okul çocuklarını gördüğümüzde burnumuzun direğinin sızlamasına alışmalıyız. güz günleridir bunlar. ayrılık günleridir. yalnızlığa alışma ve dayanma günleridir bunlar.
yalnızlığa alışmak
kuzguni bir susuştur şimdi benimki,
bu girift gecelere inat.
duyabilen de varsa eğer bu kör çığlığımı,
elimi aramasın tutmak için,
canı yansın istemem kimsenin.
kıstırılmış bir köşede,
gittikçe daralan kızgın duvarlara,
elimde kalan son pastel boya kalemini sürdükçe,
eriyip giden bir huzur şimdi benimki.
ihtimalleri kanla tükürüp paslı bir gündüze
ruhumu kusuyorum yavaş yavaş;
gözlerimde tomurcuk yağmurlarla,
uzakta kör bir çığlık duyuyorum
ve canım yansın diye bir kez daha
çivilenmiş günaydınlara uyuyorum!
önce tuhaf gelir, konduramazsın kendine... yalnızlık, yalnız kalmak, sessizlik... ne kadar da uzak kavramlardır ya da kavramlardı mı desem? işte zor olan da budur, ilk adımdır kabullenmek adına. uzak değildir bu kavramlar; üstelik tam da yanı başındadır artık. an be an solursun onu; yalnızlığın o küflenmiş mi desem rutubetli mi desem ayırdına varılamayan o kokusunu...
kapı mı çaldı? neden kimse yok?
çocuklar çalıp kaçtı galiba. hala kendimi mi kandırıyorum? düpedüz bana öyle geldi işte.
sanrılar isteklerin somut hali mi acaba? şimdi mantığım düşüncelerimi onaylamaya başladı işte. mantıksız mı hareket ettim şimdiye kadar? yok imkansız bu; gayet de mantıklı hareket ettiğim söylenir aslında. bir insan diğerlerinin söylediği kadar mı insandır? yani biri mantıklı bir insan olduğumu söylediğinde ben mantıklı bir insan mı olmuş oluyorum. bu kadar basit mi? nasıl bilirdiniz dendiğinde kötü bilirdik diyen çıkar mı oturmuşken musalla taşına? o halde kötü nedir? nerededir? bu neden bu kadar mühimdir? nerede kalmıştım? yalnızlığa alışıyordum...
tam oldu, yalnızlığa alışmak; "ölüm" sözcüğünü de zikretmeye başladım işte. alışmaya başlamak bu mudur yalnızlığa? hayır. mantık ve "ben" çelişmeliydi bu noktada. ama çelişmedi işte; bu sefer ikisi de hemfikir bu konuda. hayır alışmayacağım yalnızlığa. gerek yok böyle bir şeye.
farkedildiğinde dehşete düşüren durum. yalnızlığa alıştığınızı farketmek için, yalnızlığınızı paylaşacağınız biri ortaya çıkar ve siz acıyla anlarsınız ki, o kadar alışmışınız ki kendi nefesinizi sadece aynayla çarpıştırmaya, çok gelmeye başlar ikinci bir nefes her an yanıbaşınızda.
en güzeli. yalnızlık özgürlük bir anlamda. yalnız gider yalnız dönersin, otobüste müzik dinlersin, arkadaşlarınla rahat rahat takılırsın hesap soran olmaz. içersin karışan olmaz. en iyi tarafı da eve geç saatte eve dönerkenki zafer anıdır. hiç kimsenin seni eve bırakmasına ihtiyacın yoktur geç saatte bile.
biraz girl power tadında oldu ama idare edin artık.
aşka alışmaktan yaklaşık 10 kat daha uzun süren şey.
bir iki yıllık yalnızlıktan sonra bile biriyle beraber olduğunda hemencecik alışıveriyor bünye.
halbuki bu beraberlik 1 ay kadar kısa sürse ve ayrılsan bile,sanki hayatın boyunca sevgilin olmuş,sanki öncesinde aylardır yalnız olan sen değilmşsin gibi yadırgıyor tek başına olmayı.
her aşık olduğunda sanki eski ve alışkın olduğun bir şeyi hatırlıyorsun,
ama her yalnızlığında ona baştan alışıyorsun.
iki telefonunuz varsa, evin içinde kaybolan ikinci telefonunuzu ilk telefonunuzdan arayarak bulmaya alışmaktır.
ikisi de sessizdeyse evin içinde kaybolan telefonları sabahtan akşama bulamamaktır.
bulduğunuzda telefonde turkcell ya da avea yazısını görmeye alışmaktır.
şahanedir.
bir zaman sonra insan alışmaktan çok kabulleniyor yalnızlığı. birçok zaman yalnız kalmak kafa dinlemek istiyor ama yinede birzaman sonra insanın canına tak ediyor yalnızlıkta. ne onunla ne de onsuz oluyor bir bakıma.
ama yalnızlığa olduğu gibi bir çok şeye alışmamak gerek, yapışıyor insanın üstüne kopmak zor oluyor sonra en iyisi herşeyi kıvamında yerli yerinde yapmak.
son sevgiliyle yeniden bir araya gelemeyeceğinizi kabullendiğinizde, eski arkadaşların artık o kadar yakın olmadığını kendinize itiraf ettiğinizde, içlenince duvar, çiçek, hayvan veya peluş oyuncağa dert anlattığınızda, bir yere giderken davet edecek insan bulamadığınızda, ikincisi hediye olan yemek, sinema bileti gibi şeyleri paylaşamadığınız için haftanın belli günlerinde belli yerlere gitmek aklınızın ucundan geçmemeye başladığında, şarap açınca bir bölümünü buzdolabına kaldırmanız gerekince, yaptığınız tatlıları kendiniz yediğinizde, hep istediğiniz çikolatayı alabildiğinizde, üşüdüğünüzde sarınacak birşeyleri içerden sizin almanız gerektiğinde, "şerefe" diyemedediğinizde, bulaşık makinasını 1 haftada dolduramadığınızda...
öncelikle yalnızlık kavramını ele alalım. nedir yalnızlık?
tek başına kalmak mı sadece. yanında birilerinin olmayışı mı sadece yalnızlık. oysa binlerce kişi içinde dahi yalnız olduğunu hissedebiliyor insan. çevresinde birileri olsa bile derdini, üzüntüsünü, sevdasını, mutluluğunu paylaşacak birilerini bulamıyor bazen. demek ki yalnızlık birilerine bağlı değil. yalnızlık tek başına kalmak değil..
gidenin yerini dolduramamaktır bazen yalnızlık. başkaları gelse bile onun boşluğunu hissetmektir.
paylaşacak bir şeyleri olduğu zaman anlatacak birilerini bulamamaktır yalnızlık.
aşksızlıktır bazen yalnızlık. yüreğinizin boş olmasıdır. yalın kalmaktır.
korktuğunda tutunacak bir el bulamamaktır.
ya alışmak... yalnızlığı tattıktan sonra kolay mıdır?
alışkanlık edinmek zordur. yaşamak lazımdır onu her gün. bünyeniz ona bağlanana kadar içinize çekmeniz lazım defalarca. yalnızlığa alışmak ise kolay olmasa gerek. alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemez insan, kopamaz. bu yüzdendir ki yalnızlığa alışan insan hayatına birini kolay kolay sokamaz. onun varlığına hemen alıştıramaz kendini. mutlulukta bu yüzden kolay yaşanamıyor olsa gerek. mutsuzluğa alıştıktan sonra insan yadırgıyor bu duyguyu, mutlu olamıyor, altında başka bir şey arıyor hemen. inanamıyor kolay kolay mutlu olduğuna.
yalnızlığa alışmakta kolay değil. alışında vazgeçmek ise hiç kolay değil.
insan nelere alışmıyor ki.. yeri geliyor küçücük bir eşya bile büyük bir yer ediniyor hayatımızda. yok olduğunda eksiliyor bir şeylerimiz, büyük bir parçamızı kaybediyoruz adeta. bir eşyanın yokluğu bile bu kadar acıtırken bir insanı kaybetmenin acısı nedir? gidenin arkasından size miras kalan yalnızlığın acısı nedir? ya bu yokoluşlar sonrasında kaybettiğiniz zaman, erteledikleriniz, kendinizi alıştırdığınız yalnızlık...
eğer bunu yaşamaya başladıysanız tek başına yürümenin keyfini çıkarırsınız uzun bir sire fakat bu keyif uzun sürmez aslına bakarsanız bu aslında bir keyif de değilidir..ama alışmak durumundasınızdır artık bu yolculuğa..yatağınızı bile hiç tereddütsüz paylaşabilirisniz onunla..öyle iler ki kanınıza yolda yürürken,çay içerken,piknik yaparken ciğerinizde orkesra kurmuştur o..öylesine size ait olmuştur bir çocuk size baktığında sırtınız dönüktür ona..çünkü sizi paylaşmak istemez kimseyle..o size aittir siz de ona..acıdır bu gerçeğpi kabul etmek ama böyledir..alışmak zorundasınızdır,yaşamak zorundasınızdır.