marx'ın anlatımıyla, insanın üretim süreci içerisinde kendi benliğini yitirmesi ve makineleşmesi. (bkz. labour process analysis). yaşadığı topluma karşı yabancılaşan insan kendi içine kapanır. (bkz. alienation)
yabancılaşma bir insanın hayatını, insanın özüne aykırı bir hayat tarzına veya insan doğasına uygun düşmeyen bir yaşam şekline büründürmesidir. yabancılaşma, insanın yaşamın öznesi olmaktan çıkıp yaşamın nesnesi olması durumudur.
metropolis insanının hayatının büyük bir parçası. büyük şehirin günlük devinimi içinde kaybolup giden serfler yabancılaşmaya kendilerinden başlarlar ama en son kendilerinden yabancılaştıklarının farkına varırlar.
valla kimin yazdığını bilmiyorum ama işe yarar bişey..
yabancılaşma
bir insanın hayatını, insanın özüne aykırı bir hayat tarzına veya insan doğasına uygun düşmeyen bir yaşam şekline büründürmesidir. yabancılaşma, insanın yaşamın öznesi olmaktan çıkıp yaşamın nesnesi olması olarak da ifade edilebilir.
yabancılaşma insanın kendini, özünü gerçekleştirmeye çalışan yaratıcı insan (özne) ile yaşamın denklemleri ve karmaşası içinde kaybolan insan (nesne), yani başkaları tarafından etkilenip yönlendirilen insan olarak ikiye ayrılmasıdır.
bugün insanoğlu kendi yarattığı değerlerden uzaklaşmaktadır. yarattığı dile, sanata, kültüre ciddi şekilde uzaklaşmıştır. başka bir deyişle; insan yaptığı her türlü çalışmada başka insanlarla birlikte iken insanlığın yarattığı ortak değerlerden uzaklaşmaktadır. bugün üretim süreci dediğimiz bir nesneleştirme süreci yaşıyoruz. insanlar bu süreç içinde yaratıcılığını cisimleştirmekle birlikte kendinden ayrılan, kendi içinde büyük kaos yaşayan maddi nesneler haline gelmiştir.
bugün toplumdaki normların ya da kuralların işlevini yitirmesi sonucu meydana gelen bunalım ve dengesizlik durumunu yaşamaktayız. aslında yaşadığımız durumun adı durkheim'ın değimiyle anomidir. anomi, şu anda yaşanılan belirsiz, karmaşık ve değerlerinden uzaklaşmış toplum yapısıdır.
albert camus yabancılaşmayı en iyi şekilde ifade eden insanlardan birisiydi. onun ifadesiyle "kişi yaşama ve eylemlerine yabancılaşmıştır.". yaşanılan hayatın içinde olup ona ilgisiz kalan, bir bakıma hayatına yön veremeyen insanlar olmaktayız artık. camus'a göre; insanlar çevresinde gelişen olaylara seyirci kalmakta, ne etki ne de tepki yaratabilmektedir. bu düşünceleri camus'un "yabancı" isimli eserindeki şu alıntıdan çok net anlamaktayız:
"yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. her şey ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (...) iyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım."
çağımızda yabancılaşma özellikle makineleşmiş insan tipiyle ortaya çıkmaktadır. bizler "makinaların düşünmesinden gurur duyan, insanların düşünmesinden kuşku duyan bireyler" haline geldik. aslında yabancılaşma sadece makine-insan etkileşimi değil, aynı zamanda çok daha derinde insan ile doğa arasındaki ilişkidedir.
özellikle bugün geldiğimiz noktada şöyle bir tablo ile karşılaşmaktayız: her yıl ekilebilir toprakların 6 milyon hektarı çölleşiyor. dünya nüfusu yüzyılın ortasında 10 milyara ulaşacak. tankerler dünyanın birçok yerinde karaya oturmakta ve petrolün yarattığı kirlilik hem çevreyi hem de canlıları kirletmektedir. 2010 yılında orman örtüsü 1990'a oranla %40 azalacak. "sera" etkisiyle gezegenimizin ısısı 1-2 derece artacak ve bu durum okyanusların 1/1.5-2 metre yükselmesine neden olacaktır. "el nino" denilen ise yalnızca bir fırtına ya da kasırga değildi. bu aslında bir dönemsel iklim bozulmasıydı. gelecekte "radyoaktif" atıkların büyük bir sorun olacağı herkes tarafından bilinmekte. bu tablo ne yazık ki bu şekilde daha birçok örnek ile devam etmektedir. burada önemli olan kişinin, çevreye, doğaya yabancılaşmış olmasıdır.
insan üretmeye yönelmiş bir varlıktır. insan ürettiği için insandır. öte yandan marx'a göre insanın özünü belirleyen bazı unsurlar vardır. bunlardan ilki, insanın her şeyden önce bir türe yani insan türüne ait olduğu ve bunun da bilincinde olması gereken bir varlıktır. bunun dışında ikinci olarak insan diğer insanlarla iletişim kuran sosyal bir varlıktır. bunlara ek olarak üçüncü unsur da, insanın nesnel bir varlık olmasıdır. bu anlamda insan dış dünya ile iletişimini koparmayıp kendisini ürettiğiyle yani emeğiyle gerçekleştirir; yani insan alet yapan, üreten bir varlıktır.
yabancılaşma yaşamımızda kişinin ürettiğine yabancılaşması, çalıştığı ortama yabancılaşması veya düşmanca bir ilişki içinde bulunması olarak da karşımıza çıkmaktadır. kendi yarattığı ürünün bağımsız ve gittikçe düşmanca bir hale geldiğini gören insanoğlu ürünü zenginleştikçe, kendisi yoksullaşır ve kendine yabancılaşmış olarak sonunda kendi yarattığının esiri olur. yabancılaşma işte bu noktada insanın artık daha fazla kendisine ait olmayan ayrı ve bağımsız bir güç olarak duran varlıkların, ürünlerin bir parçası haline gelmesidir.
yabancılaşma bir bakıma toplumsal ilişkilerin karmaşık bir hale gelmesi ve büyümesi sonucunda ortaya çıkmıştır. bu dönem içerisinde insanın üretmesi ve bunun sonucunda da "mülkiyet" kavramının ortaya çıkmasıyla farklı bir boyut kazanmıştır. mülkiyet her ne kadar üretim niteliğini ve niceliğini yukarıya çekse de, özel mülkiyetin bugün geldiği nokta ne yazık ki insanın kendisiyle beraber içinde yaşadığı doğayı da yok ettiği gerçeğidir.
yabancılaşma doğrudan doğruya insanın özgün etkinliğinden doğar ama sonuçlanması için toplumun kesin etkinliğine ihtiyaç duyar. bu gelişim birey-toplum arasında şekillenen diyalektik etkinin insanı etkilemesine neden olur.
hümanizm ışığında konuya bakıldığında durum daha iyi anlaşılmaktadır. örneğin, ruter ford atomu 1912 yılında keşfettiğinde bunun insanlığa faydalı bir buluş olacağını düşünmüştü, fakat insanoğlu doğasının dışına çıkarak atomu kötü amaçlar için kullandı.
burada önemli olan değerlerdir. eğer insanlar hümanist bir anlayışa sahip olsalardı yani doğasına uygun davransalardı uygarlık tarihinde "hiroşima-nagasaki" yaşanmayacaktı.
aslında 20. yüzyılda bilgisayar ve genetik bilimi sayesinde çağımızın en önemli devrimi yaşanmıştır. bu iki devrim tüm değerlerimizi mutlak süratle değiştirmektedir. bugün hayatımız kolaylaşmakta, her türlü teknolojik imkândan yararlanılmakta ve çaresiz gibi görünen birçok hastalığa çare bulunmaktadır.
dna ile gen haritamızı bile şekillendirmekteyiz. bu buluşlar temelde insanlığın yararına olan gelişmelerdir ama insanlar bunları kötüye kullandıklarında da
yabancılaşmanın ötesinde "başkalaşma" süreci başlayacaktır. bizim dileğimiz insanların bu tür teknolojik gelişmeleri insan doğasına uygun şekilde kullanmasıdır. dna'nın yanlış amaçlarla kopyalanmış yaratıklar üretmesi yerine birçok genetik hastalığa çare bulunması için kullanılmasıdır. işte o zaman insan yabancılaşmanın önüne geçmiş olur.
türkiye'ye baktığımızda ise; ekonomik ve sosyal bunalımlar, modernleşmenin tam olarak gerçekleşememesi, iletişim araçlarıyla küçülen dünyada diğer kültürlerden ve toplumlardan etkilenme ve bu etkilenme sonucunda doğan ithal bunalımlar, kentleşme sorunu, eğitim sorunu, aşırı nüfus artışı, işsizlik sorunu ve özellikle kuşaklar arası anlaşmazlıklar gibi sorunlar bir bütün olarak toplum ve üniversite gençliğini olumsuz yönde etkilemektedir. işte bütün bu olumsuz şartlar bizlerde topluma karşı yabancılaşmaya neden olmaktadır. bu durumda eskiden var olan köy enstitülerini yeniden açmak, eğitim seminerleri düzenlemek, okuma-yazma kursları açmak ve bu konularda gönüllü olmak toplum birey arasındaki ilişkileri koparmamak, kişinin topluma ve kendine yabancılaşmasını engellemek için bir adımdır. bunun dışında aynı vatanı paylaşma duygusunu yaymak toplumla kaynaşmak için önemli bir olgudur.
yabancılaşma bu etkenlerle beraber şu şekilde de dört ana gruptada toplanabilir:
1- ekonomik etkenlerden ötürü yaşadığımız yabancılaşma. bunun kaynağında mülkiyet ilişkileri ve üretim araçlarının paylaşımı vardır. 2- teknolojik gelişmeler sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma, insan yaşam biçimini makineye uydurmakta, makineleşmeye başladığı için yabancılaşmaktadır. öte yandan 3- toplumsal yapıda meydana gelen değişikliğin yarattığı yabancılaşma, büyük ölçekli ve kitlesel eyleme dayalı yığınlar haline gelen toplum anlayışı. yeniden 4- felsefeye, topluma, edebiyata, güzel sanatlara, müziğe yani uygarlık birikimine uzaklaşma sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma olarak nitelendirebiliriz.
son olarak, yabancılaşmaya karşı durmanın elbetteki en başta gelen yolu, yabancılaşmanın ileri geldiği temellere karşı çıkmaktır. bu da insanlığın tarih boyunca yarattığı, tanıdığı değerler ışığında bir nevi insan doğasına uygun davranmakla olabilmektedir.
bugün insanoğlunun kaderi kendi ellerindedir. öncelikle yabancılaşmanın ne olduğunu ayrıntılı bir şekilde tanımlayarak ortaya koymak ve bunun sonucunda içinde yaşadığımız modern toplumda yabancılaşmaya neden olan ve insanın kendisinin özgürleşmesine engel olan koşulların ortadan kalkması için çabalamaktır.
eğer insanlar geçmişteki olumsuz davranışlarını tekrarlamazlarsa o zaman dünyayı çok güzel aydınlık bir gelecek bekleyecektir. burada önemli olan kendimizi tanımamız, insani değerlere sahip çıkmamız, kendimize ve topluma karşı saygı ve sevgi ile yaklaşarak bütünlük duygusunu yaymamızdır.
......
ing. alienation; asosyalleşme, kendini insan olmanın temellerinden koparma, makineleşme, duyguların yokolması, kısaca herşeyin sanallaşması, gerçek ile aradaki bağların kopması.
tarihte, türk toplumu kadar, kendi değişim ve gelişim kanunları dışında bir hayata zorlanan topluma zor rastlanır. batı toplumları, ne yunan-roma toplumlarından gotik çağa, ne de gotik çağdan prometheusçu kültür dönemine geçerken bir zorlanma içine sürüklenmişlerdir. promethusçu kültür dönemi çok radikal bir tarzda marksist hüviyete bürünürken de batı toplumlarında şaşırtıcı bir değişim olduğu söylenemez. batıda kültür dönemleri, aynı hayat modelinin, değişik imkanlarla ifadesi tarzında gözlemlenebilir. batıda bunalım, çapları büyümüş olmak kaydıyla, dün neyse bugün de odur. batının tarihinde, sodom ve gomore'yi, yunan sitelerinin insan soyunu utandıracak ahlaksızlıklarını bilmesek, bugünkü bunalımlarını yadırgayabiliriz. bugün, olağanüstü bir değişim olduğunu söyleyebiliriz. batıda, dünkü bunalımları ortadan kaldıran bir değişim olsaydı, belki dikkate değer bir nitelik arzedebilirdi. batıya, endülüs ve osmanlı dönemlerinde, böyle bir değişim fırsatı verilmiş, ama batı bunu değerlendirememiştir. değerlendirememekle yetinmemiş, bütün insanlık için tehlikeli olacak tarzda, düşmanlık göstermiştir. söyleyeceğimiz, batı toplumlarındaki değişim dönemleri, çarpıcı grafikler çizmez.
türk toplumu öyle değil. türk toplumundaki değişim, çok anormal bir seyir takip etmiştir. son iki asırlık dönem, değişimden de öte, bir yabancılaşmayla izah edilebilir. bu dönemde toplum, kendi gelişim dinamiğinin dışına çıkmış, batılı toplumların bunalımlı hayat seyrine sokulmuştur. yabancılaşmanın basıncı arttıkça, toplumdaki çözülme grafiği yükselmiştir. iki asırdan beri çözülüş devri toplumlarının genel bunalımlarını yaşıyoruz. milli toplum yapısının bütün kurumları çözülürken, toplum yeniden çarpık bir biçimde organize edilmeye çalışılıyor. türk toplumunun bugünkü durumu, bin yıl içinde oluşan toplum yapısından koparılmış ve bin yıllar içinde oluşan bir başka toplum modeline sokulmuş olmanın tezadını yansıtmaktadır. içine sürüklendiğimiz batı toplum modelinde, hiçbir buhran üretici unsur bulunmasa bile, sadece değişim unsuru, toplumumuzun derin çalkantılara düşmesinin sebebi olabilirdi. kaldı ki, batı toplum modelinin insan dışı karekteri, çağı getirip bıraktığı bunalımlar ortamıyla gözler önündedir. o halde, türk toplumunu mutlu yaşatan kendi havasından, kirli bir atmosfere götürmek kadar akıl dışı, kir kokan bir hareket olamaz. tabii böyle bir davranış gelişi güzel de olamaz.
her toplum bir inancın örgüsüyle bütünleştiğinden, inancın gereği olan hakimiyet tutkusuyla doludur. başka toplulara kendisini kabul ettirmek ister. türk toplumunun, kendi dışındaki toplum tiplerinin hakimiyet tutkusu dışında kalması normaldir. tıpkı, toplumumuzun başka toplumları inanç ve kültür hakimiyeti alanına alması gibi. batı toplumlarının tarihi emeli, türk toplumunu asimilasyonist çemberleri içine çekmek olmuştur. bunu onların hakimiyet tutkusu bakımından normal karşılamak gerekir. bizim bakımımızdan ise, bir görev sözkonusudur. kendi toplum yapımızı korumak, kendi gelişim dinamiği içinde yenilenmek. bu yapılacağına, ters bir gelişmenin kapıları açılmıştır.
acı olan, yabancılaşmanın, dış etkilerden çok daha yıkıcı tarzda, iç hakim güçlerin politik anlayışından doğmuş olmasıdır. iç başkalaşım zorlaması, dış güçlerin yapamayacağını yapmıştır. toplum, dışa karşı, yabancı bir saldırıya -kültürel, askeri- karşı koyma içgüdüsüyle savunma durumundadır. onun için yabancının kurduğu hakimiyet, hemen her toplumda bağımsızlık direnişiyle karşılaşmıştır. toplumu, kendi içinden çıkanlarla yabancılaştırmak, toplumlar için çok daha yıkıcı olmuştur. 20. yüzyılın, gelişmiş sosyoloji verilerinden istifade ile, emperyalisy güçleri, toplum içinden başkalaştırma yolunu tutmaktadır. son tarih dönemimiz, böyle bir yabancılaştırma saldırısı ile karşı karşıyadır. iki asırdan beri, bazen esnek bazen de radikal bir tutumla, toplum yabancılaştırılmak istenmiştir.
toplum, şuurlu-şuursuz tepkilerle karşılık vermiştir bu yabancılaştırma politikasına. bugün, yabancılaştığımız ölçüde bunalımlı hale gelmekteyiz. batı toplum tipinin en çok etkisinde kalan toplum katlarımız, en fazla kontak yapan bölgelerimiz halinde. toplumun belli katları hâlâ direncini koruyor. bir kısmı yeni sürgünler verme çabasında. bunalımlı kesimler, kendi kendisinin arayışı içinde. bir derin özlemle bakıyor etrafına.
iki asırlık dönemde, kültür ve sanat alanında da yabancılaşmanın, önce dış güçler tarafından, sonra da yönetici hakim azınlık tarafından kışkırtıldığını görmekteyiz. bir dönemde, yabancı elçilikler etrafında halkalanan kültürel başkalaşım çığrı, daha sonra iktidarların politikası içinde yer almıştır. yerli, milli kültür ve sanat ürünleri adeta horlanmıştır. yabancı kültür ve sanat ürünleri, çağdaşlaşma sloganı arkasında aktarılmıştır. yabancılara en çok benzeyenler en büyük sanatçılar olarak nitelendirilmiştir. türk kültürünü araştırması gereken müesseseler, ya uyumuş, ya da kapitalist batı ve marksist kültürün odaklaştığı merkezler haline gelmişlerdir. bu dönem kültür ve sanat hayatımızı, olumsuz yönde etkilemiştir. bugün piyasayı dolduran batıcı sanatçılar bu devrin ürünleridir. bu dönemde milli sanat, kendi kendini yapma, kendi yağında kavrulma durumundadır. toplumun değerlerine bağlı sanatçının çile dönemidir bu dönem...
bilgisayarın günümüzde yeni üretim aracı olması ve üretimin bilgiye kayması durumunda ne olacağını merak ettiğim kavram. acaba o vakit yabancılaşma ortadan mı kalkacak yoksa farklı bir boyuta mı ulaşacak. (bkz: üçüncü dalga)
kelime olarak marx ı yada camus yu eserleri açısından hatırlatmasından önce,kişisel olarak her insanın her an kalabalık ve aşina bir ortamda dahi içine aniden düşebileceği enstantatedir.ama illa bir ilim yapılacaksa;materyalist olmamakla beraber bu bahisde tanpınar derim.
"bir insan en yakınınız bile olsa bir anda yabancı olabilir size ama eşya öyle değildir hep aynı katı uykusunda olduğu yerdedir"
ağaçlar yitirmişler artık ağaçlıklarını gözümde.
dallara rüzgarda yelken açtıran yapraklar da tükenmekte.
yemişler tatlı, ama sevgi yoksulu.
bir susuzluğu bile gideremiyorlar.
ne olacak şimdi?
gözlerimin önünde kaçmakta orman,
kulaklarımdaki kuşlar sessizliğe gömülmüş,
kalmamış bana döşeklik edebilecek bir çayır.
bıkmışım artık zamandan,
ve zamanın açlığı içimde.
ne olacak şimdi?
ateşler yanacak gece bastırdığında dağlarda.
yoksa davranıp yine koşmalı mı oralara?
içinde bulunduğun durumu yagırgama durumu. bi nev'i o ana dek yaptığın herşeyden, sevdiğin herkesten, hayatından soğuma ve birden bire ayma durumu da diyebiliriz. ama uzun sürmeyecek bir eylemdir genelde. çünkü adı üzerinde "yabancılaşma"dır ve dolayısı ile tanışma ve alışma devresi ile sonlanacaktır. hiçbirşeyin asla "yeni" kalmadığını düşünürsek zaten, muhakkak biryerlerde eski tas eski hamam olacaktır.
tbmm, kurtuluş savaşı'nın kan ve ateş çemberi içinde kurulmuştu. savaş, meclis ile kazanıldı. be meclis'in kökeninde, müdafaa-i hukuk cemiyetleri ve kuvay-i milliye ruhu yatar.
1920 yılının haziran ayında mustafa kemal, bütün dünyaya şöyle sesleniyordu:
-biz, batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. aynı zamanda batı emperyalistlerinin güçleri ve bilinen olanakları ile türk ulusunu emperyalizme araç yapmalarına engel oluyoruz. böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.
kurtuluş savaşımız anti-emperyalist bir savaştı. savaş sonrasında kurulan devletin temel inancı da tam bağımsızlık ilkesiydi.
"yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek" diyordu mustafa kemal, "insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği itiraf etmekten başka bir şey değildir."
bugün bu inançlara ne kadar yabancılaştırıldık.
sınırlarımızın ötesinde kıyamet kopuyor, tbmm üyeleri, bu olayları ancak televizyon ve gazetelerden izleyebiliyorlar. tbmm işlevleri, bir tek adama devredilmiş; ulusal egemenlik, bir parti grubunun tekeline bırakılmıştır.
karar odaklarına, müteahhitler ve işadamları egemendir.
cumhuriyetin laiklik ilkesi nakşibendi tarikatı'na teslim edilmiştir.
bağımsızlıktan söz etmek neredeyse suçtur. ulusal egemenlik unutulmuştur.
yeni bir amerikan mandacılığı siyaset alanlarını etkiliyor. basında da bu yeni mandacılığın temsilcilerini görüyoruz.
ulusal egemenlik, bir ulusun kişiliği ve demokratik erginliği demektir.
bugün ne devletimiz bağımsızdır, ne ulusumuz egemen.
işçiler egemen mi? değil... köylüler egemen mi? değil... memurlar egemen mi? değil... gençler egemen mi? değil...
halkı, işçiyi, köylüyü, memuru ve gençliği egemen yapmanın tek bir yolu var:
demokrasi.
ilk meclis, mustafa kemal'in yetkilerini tartışan, mustafa kemal'den hesap soran meclisti.
mustafa kemal paşa'yı, mustafa kemal paşa'nın silah ve düşünce arkadaşlarını, ilk meclis'in üyelerini her gün artan saygılarla anıyoruz.
türkiye'de kürt sorunu bugüne kadar yasaklar nedeniyle tartışılamadı. örneğin şeyh sait ayaklanması konusunda genç kuşakların bilgi sahibi olmaları olanaksızdır.
nasturi ayaklanması... şeyh sait ayaklanması ve musul sorunu.
bu üç olayı bilmeden kürt sorununun dününü anlamaya olanak yoktur.
kürt sorunu birdenbire çıkmadı. bu sorunun anlaşılıp algılanması, bu olayların derinlemesine incelenmesine, tartışılmasına bağlıdır.
sevr'i ve lozan'ı, o günlerin emperyalist güçlerini bilmeden bu olaylar nasıl anlaşılır?
tarihi yok saymak devletler için bir erken bunama halidir.
her sorunun dünü, bugünü ve yarını vardır. sevr de kürt sorununda bir kilometre taşıdır.
iş arkadaşlarıyla eğlenirken insana "ne işim var benim bu insanların arasında?" dedirterek iş bıraktıran, sevgiliyle sevişirken "bu da kim?" dedirterek ilişki bitirten, kendi eline bakarken "bu kimin eli?" dedirterek intihar ettiren pis bir duygudur.
yaşamanın anlamını kaybetmeye başlamasıdır. kapitalizmin getirilerinden üzerinde durduğu sac ayaklarından biri ve bu sebeple asla çözemeyeceği sorunudur..kişi iş hayatına atıldıktan sonra sürekli aynı işi kendinden katmadan otomat hale gelerek yapmasından özel hayatında ise özgürleşme adı altında dayatılan toplumdan kopuk ve olabildiğine bireyci bir yalnızlaşma süreciyle yabancılaşma kişinin kendine dönmeye başlar..buna en iyi örnek tüm gün telefona bakan sekreterin evde telefonlara kesinlikle bakmak istememesi sayılabilir.
yabancılaşma, aslında marksist terminolojide hüviyetine bürünen bir kavram olsa da, genel olarak meydana çıkması gereken rasyonal süreçlerin oluşmamasıdır. basit bir iki örnekle açıklarsak; gelişme çağındaki bir çocuğun içinde bulunduğu sürece uygun akılcı uğraşlar edinmesi gerekirken, kendini çoğunluğu şiddet ve cinsellik temalı oyunlara kaptırması basit bir yabancılaşma misalidir.aynı şekilde, makro düzeyde insan ilişkilerini belirleyen başlıca etmenlerin ekonomik temelli olması,özünde ahlaki,estetize edilmiş kaygılar barındıran insanoğlu için maalesef, günümüzde karşı konulmaz bir yabancılaşmanın bilinen sebebidir.
kişinin yaşadığı toplum içindeki yerini kaybetmesidir. kişi kendine ve topluma yabancılaşmıştır. insanlar bu aşamada ikiye ayrılırlar. farkında olanlar ve olmayanlar. yabancılaşmış olduğunu farkeden insan hayatına yeni bir anlam katamadığı sürece bu lanetten kurtulamaz ve farkında olmayan insan kadar tehlikelidir. farkında olmayan insan ne yapmakta olduğunu bilmeden, olansa ne yaptığını bilerek, nüfuz edemediği toplumun içini boşaltmaya başlar. kendi varlığının anlamı kalmadığı için yaşamın anlamını da yok etmeye çalışır. yalnızca edilgen konumdaki birey, toplumun oradan oraya savurduğu -rüzgarın önüne kattığı bir yaprak gibi- kaderini rüzgarın eline bırakmış bireydir. anlamın insan olduğunu unutmuştur. anlamın dünyaya o baktığı ve bir şeyler kattığı sürece varolabileceğini unutmuştur. bütün değerlerini kaybetmiştir. kötü bir yanı olduğunu unuttuğu için iyi olmaya çalışmaktan da, dünyaya bir şeyler vermeye çalışmaktan da vazgeçmiştir. sadece verileni alan, alamadığının içini boşaltır ve huzursuz hayatını huzursuz bir şekilde noktalar. bir zamanlar varolmuş olmasının yaşama hiçbir etkisi olmadığını söylemeyi çok isterdim ama insanın doğruyu bulma yolundaki çabalarının en büyük düşmanı olmuştur. toplum yaşayışını düzeltmeye çalışmada hiçbir rolü olmadığı için toplumun şekillendirdiği bir insan dönüşür ve kendisi olmaktan da çıkar. o artık cemil meriç in söylediği düşünmeyen, maruz kalan yığının bir parçasıdır.
anadolunun ücra yerlerinden büyük şehirlerin bilinen yerlerine gelindiğinde kendini fazlasıyla hissettiren garip ama mantığı bulunan kendi içinde çelişkili ama temkinli olmanın doğruladığı fevkalade yalnızlık hissi verdiren ama bireyi güçlendiren bir sosyopsikolojik durumdur...