orjinal adı gai-jin olan james clavell kitabıdır.
"
...
- düşüyor.
- ne.. ne demek düşüyor.
kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi. tıksırdım. öteki yine duraksadı. korkuyla beni duymuş olabileceğini düşündüm. burada kapı dinlemeye yitme cezası verilir. -bilmeyenler için; dışarı bırakılma-
ama aslında bu ağır ceza yüzünden kimsenin kapı dinlemeyi göze alacağını düşünmez yabancılar. bu da beni oldukça avantajlı bir konuma getiriyor.
- düşüyor. kapıdan içeri düşüyor. hangi kapıdan olduğunu sorma çünkü bu zaten bir varsayım. onu uykusunda duydum. yanlış anlama. odasından buraya geldi sesleri. kayboluyor. unutacak herşeyi. öyle sanıyorum.
- bundan emin misin.
eski kontrolünü kazanmış sesi. ama bu seste bir tevekkül mü buldum ne.
- ben sana duyduklarımı söylüyorum. inanıp inanmamak senin bileceğin iş. bunların ne kadar gerçek olduğuna da sen karar ver.
- başka?
- başka bir şey yok.
- nasıl yok. bizim adlarımızı nereden bilebilir.
- uyuyunca ona söylüyorlar.
- bu büyük bir saçmalık.
- kiminle konuşuyordu peki. uyurken sesin çıkıyorsa biriyle konuşuyorsun demektir. hem cuma kapısından hiç çağırılmadı.
- yani uyuyunca bir yere mi gidiyor. ya da birisi mi geliyor ona.
- bilmiyorum onun gibi bir şey olmalı. belki de cuma geçidine açılan…
- rüya.
- ne?
- rüya görüyor.
- şşşş....
duydu. bu sefer sesimi duydu. koşa koşa odama gittim.
...
"
"
...
buraya geldiğimden bu yana onaltı ay geçti. geldiğimde başımda büyük bir ağrı vardı, ötesinde bir yere geldiğimi de bilmiyordum. rahatlıkla söyleyebilirim ki kaygısız biriyimdir. durumun ne olacağı konusunda en ufak bir endişe taşımam. geleceğe ya da geçmişe yönelik hiçbir düşüncem olmamıştır. şimdi kütüphanede bu başlarını kitaplara gömerek ipucu toplayan kitap kurtları arasında sıramı bekliyorum. burada bir gelenek. her cuma birisi gelir odanın diğer günlerinde hiç açılmayan kapısından. cuma kapısı diyorlar. bizlere kısa ve saçma bir konuşma yapar. (itiraf ederim şimdiye kadar yapılan bu konuşmalardan hiçbir şey anlamadım.) içimizden birisi de kapıya gider gözden kaybolur. döndüğünde gözleri en fazla ne kadar ışıldayabiliyorsa o kadar ışıldamaktadır. gitmeden önceki korkusuna rağmen hem de. ben hiç girmedim kapıdan içeri. üstelik sıranın bir kişiye nasıl geldiğini de bilmiyorum. ne bir liste var ne de duyuru yapılıyor. herkes sırasının gelmiş olduğunu anlıyor. merak ediyorum. elbette merak ediyorum. sıranın neden bana bir türlü gelmediği konusuna eğlenceli bir çözüm getirmek için kendimce bir bulmaca yaptım. bulmaca denebilirse tabi. bu bir çizelge ve aslında her ne kadar kitaplardan ipucu yakalamaya çalışıyor görünüyorsam da bu eskiden de eski kitabın sayfaları arasındaki çizelgemle vakit geçiriyorum. kendim yaptım ama mantığını anlatabileceğimi sanmıyorum. çizelgemde yabancıların adları yaşları ünvanları… ünvanları demeyeyim.. kıdemleri yazılı. bazılarının salı öğlelerinde ne yediği, bazılarının annelerinin ölüm yaşı, bazılarının iççamaşırında tercih ettiği renk ve bunun gibi şeyler. her kategorinin kendi içinde bir matematiği var yine bu matematiği nasıl oluşturduğumu açıklamayı becerebileceğimi sanmıyorum. bir de içeri girdiğimden bu yana kaç defa sıralarının gelmiş olduğu. bazı katsayılarla çarpıp bölüyorsun. sonuç bir çıkmalı. (rakamla 1) bazıları cuma kapısından yedi sekiz kere çağırılmış. kimse gergin görünmüyor. doğrusu onlara gergin görünüyorsun diyerek kocaman bir iltifat etmiş olursunuz.
...
"
"
...
haftanın en güzel anı bu. herkes gösteremediği bir korkuyla bekliyor. ödleri kopuyor başlarına gelecek olanlar yüzünden. çıngırak sesi duyuldu. az sonra cuma kapısı açılacak, biri içeriye (içeri: bu taraf) geçiş yapacak yaptığı salakça konuşmanın ardından da birimizi peşine takıp tekrar geri geçecek.
kütüphanenin dar duvarındaki yeşil boyalı ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. içeriye siyah giyimli biri süzüldü. salkım saçak, şal, pelerin karışımı kapişonlu giysisinin içinden ellerini bulup kavuşturdu ve konuşmasına başladı. adam mı kadın mı o bile belli değil. yüzü zaten görünmüyor. sanki hiçbirimizi görmüyor duymuyor. bize bakarken sanki bizim yerlerimizde başkaları oturuyor. daha farklı kişiler. sanki başka bir odaya girmiş. başka duvarlar görüyor. ve ulvi, ürkünç, bir o kadar huzur verici bir sesle konuşuyor.
o tuhaf sesi ve konuşmasıyla şöyle dedi:
“elmalar tombul, armutlar oylumlu, fıstık kötücül, fındık mütevazi. siyahtan utanır beyaza cilve yapar.”
kendimi kapının önünde siyah giyimli yabancının ellerine uzanırken buldum. o solgun beyaz ellere dokunmak için canımı vermeye hazırdım. onun peşi sıra kapıdan içeri girdim. yarım yamalak (demek sıranın geldiğini böyle anlıyorsun) diye düşündüğümü farkettim.
içeri girdiğim gibi yabancı yabancı (bu yabancıyı gerçekten tanımıyordum ismini bile bilmiyordum) dumanlaştı. kütüphaneden kütüphaneye girmiştim yine. yani o kapıdan geçip nasıl olduysa yine aynı yere girdim. ama herkes gitmişti. sadece bir kişi eskiden de eskiye benzer bir kitaba burnunu sokmuş ipucu araştırıyordu. beni farketmedi. oysa bütün yabancılar farkeder. ve mümkün olduğunca uzaklaşırlar. bunun kılı kıpırdamadı. yaklaştım. kendi kendine kikirdiyordu. bir yaşıma daha girdim. hiç böyle bir şey görmedim şimdiye kadar burada. yaklaştım biraz daha. beni görmemekte inat etti. kitaba baktım. ıçinde bir kağıt var. bir çizelge, benim çizelgem! dürttüm kıpırdamadı. eğilip yüzüne baktım. şeytan şeytan gülüyor. bir dakika… bu benim! kendimi tekrar kapının önünde buldum. bordo boyalı bir ahşap kapıydı bu. kontrolüm dışında kapının koluna uzandı elim. geri çekmek istiyorum bir şeyler sormak istiyorum yabancı yabancıya ama yapamıyorum. zorlukla şunu diyebildim: burada bize… uyuşturucu veriyorsunuz. sanki tekmelediler beni, kapının dışındaydım yine. arkamı döndüm yeşil boyalı bildiğimiz cuma kapısı bu. kütüphanede herkes aynı şekilde duruyor. herkes bana bakıyor. iştahla merakla şimdi bu sersem kafayla anlatamayacağım ifadelerle sanırım. kendi yüzümü görmek isterdim. bu durum; geçişim, dönüşüm burada böyle ayakta durup onlara bakışım hepsi, hepsi komiğime gitti. kahkahayı koyverdim.
...
"