belki ilginizi çeker
  1. · hava parası
  2. · alın verin ekonomiye can verin
gündem
  1. · 24 kasım 2009 barcelona inter maçı
  2. · yök ün katsayı uygulamasını kaldırması
  3. · zongul ducks
  4. · prison brake
  5. · 29 şubat 1453 galatasaray fenerbahçe maçı
  6. · sevgilinin 5 gün aramayıp naber diye mesaj çekmesi
  7. · babaların garip huyları
  8. · göt oluş anı
  9. · orhan veli

yabancılaşmış emek  

  1. ukteci: ellaam (msj) (13.12.2008 18:45)

    "ingilizcesi bile var: 'estranged labour'. marx'ın 1844 elyazmalarında geliştirdiği bir kavram. sonrasında, kapital'de 'meta fetişizmi' var."

    ****

    google da aratınca böyle acayip feylosofik yazılar çıkıyor. genelde eski almancadan berbat ötesi ve resmen anlaşılmamak için yazılmış, moda mod çevirilerin yer aldığı o metinlere ulaşmak için tek yapmanız gereken şey; google'a "yabancılaşmış emek" yazıp aratmanızdır. gelen sonuçlara bir göz atın, ansiklopedik bilgiyi bulacaksınız... okuyacaksınız... piponuzu yakıp top sakalınızı sıvazlayarak "hmm acayip felsefe yaptım ha..." diyeceksiniz büyük ihtimalle... dilinizde de bir sürü feylosofik kelime tortusu kalır.

    şimdi aslında her gün yaşadığımız bu kavramı anlamak ve anlatmak için 150 sene öncesinin diliyle yazılmış almanca elyazmalarının abuk tercümeleri içinde sıyırmaya gerek yok...

    olay şudur...

    şimdi yaşam tarzımıza bakalım önce:

    para kazanmalıyız... çünkü, kazandığımız parayla ihtiyaçlarımızı karşılayacağız. peki, ihtiyaçlarımız neler?

    1. temel ihtiyaçlar: yemek, içmek gibi.

    2. keyfimize keder, kendimizi iyi hissetmemize yarayan ihtiyaçlar.

    peki bu ihtiyaçları nasıl belirleriz?

    sistem şöyle işler:

    "şu şu şu harcamaları yaparsan kendini iyi hissedersin, şu şu şu kalem ihtiyaçlar senin muhakkak elde etmen gereken zaruri ihtiyaçlarındır"

    bunun için televizyon programları, reklamlar, dergiler, gazeteler, sinema filmleri, diziler canla başla çalışır.

    mesela, 10 yaşındaki bir çocuk içün, en elzem ihtiyacı, cep telefonuymuş gibi düşünülmesi gereklidir. ilk başlarda ana - babalar "hadi canım bacak kadar çocuğun kameralı cep telefonuyla ne işi olur ki" diye düşüncesi zamanla yerini "tabi ki ihtiyacı çocuğun, başına bi hal gelirse evi arayabilmeli, fotoğrafını çekebilmeli vs" şeklinde bir düşünceye yerini bırakır... artık ebeveyn o cihazı almayı ihtiyaç olarak görecektir. daha doğrusu; 10 yaşındaki bir çocuk içün, ihtiyaçları listesine cep telefonu girer.

    benzer durum bacak kadar ortaokul çocuğunun süpersonik özelliklere sahip, iş adamlarının kullanacağı tipte bir laptop istemesi ve bunun ihtiyaç, zaruret olarak algılanması örneğinde de bulunmaktadır.

    bunun gibi parayla satın aldığımız pek çok şey aslında "bu senin için muhakkak alaman gereken, lazım bir şey, al bunu ve mutlu ol" şeklinde bizlere empoze edilen ürünlerdir.

    sağlıklı bir kapitalist ekonomide insanlar işe gitmeli, emeğini satmalı, para kazanmalı ancak bu para insanların ellerinde fazla kalmadan tekrar "patron" ların cebine geri dönmelidir...

    hayatımıza geri dönelim şimdi...

    akşam tv izleriz... ihtiyaçlarımız bizlere rekalmlarda teker teker anlatılır. gece o reklamların rüyalarını görerek uyuruz... sabah olur, işe giderken "bugün sattığım emeğimle, kazandığım parayla akşam reklamlarda gördüğüm ürünü almalıyım, çünkü o gerçekten benim ihtiyacım" diye düşünürüz. akşam olur, iş çıkışında "emeğini" satmış halde ve cebinde para olduğu halde mega alışveriş merkezine gideriz. ve bir gün önceden kafamıza sokulan ürünü satın alırız. neyle satın alırız? parayla... o para nasıl girdi cebimize? emeğimizi satarak...

    ameleysek akşama kadar sıva yaparak, doktorsak 24 saat özel hastanelerin acillerinde nöbet tutarak, fahişeysek bedenimizi satarak... yani emeğini, birşeylerini satar insan. karşılığında para kazanır... ve o parayla da sistemin ihtiyac olarak belirlediği ürünü satın alır.

    eee ne güzel, ne var bunda, diyeceksiniz... sonuçta emek satılarak kazanılan para, bir başka insanın yine emeği ile ortaya çıkardığı ürünü almaya harcanacak...

    buraya kadar bir sorun yok... bir değişim aracı olarak kullanılan para piyasada dolaşır durur bir yerden kaçak olmazsa eğer...!

    kaçak nerede ortaya çıkıyor? kendisine "patron" denilen yani üretim araçlarını elinde bulunduran kişilerde başlar kaçak.

    şimdi burada "patron" deyince hemen her patronun gargamel kılıklı olduğu anlaşılmasın.. burada sistemi irdeliyoruz. aramızda işveren pozisyonunda olanlar üzerine alınmasın hemen.

    efendim nerde kalmıştık... sistem kaçak olmadan çalışırsa süpersonik, değil mi? herkes akşama kadar emeğini satar, akşam olunca karşılığı olan parayı alır, o parayla da başkasının emeğini satmasıyla ortaya çıkardığı, kendisinin üretemediği ürünü satın alır... bir değişim aracı olarak da parayı kullanır. yani, para = emeğin kristalleşmiş halidir.

    sistem nerede çöküyor?

    ya şimdi laf lafı açıyor ama bu da önemli anlatmam lazım... kendisine patron denilen kişi, üretim araçlarını elinde tutan kişidir. hava parası isteyendir, başlık parası isteyendir.... sanırım anlaşıldı, değil mi? yani ortada emek harcamadan para sahibi olmak isteyen zümredir patron kesimi...

    mesela, ben çiftçilikten çok iyi anlarım. traktör kiralamam lazım. ama gel gör ki, adam kıçıkırık traktöre deli gibi "hava parası" istiyor... veya dükkan kiralayacağım. aylık kira 1000 euro olsun... ama mal sahibi 50.000 euro hava parası istiyor... anlaşıldı sanırım... sistemden emek harcamadan para kazanmaya çalışan tiplerin olması sistemi zora sokuyor. başkasının emeği üzerinden geçinmek, çalışmadan, emek harcamadan, üretim araçlarını elinde tutarak, hava parası isteyen kesim, sonuçta para istiyorsa, bu para bir başkasının, başkalarının, bazen bir ülkenin, çoğu zaman da dünyadaki tüm insanların, emeğini karşılık beklemeden satması ve emeğinin karşılığı olan parayı alamaması ile sonuçlanır.

    mesela, bugün türkiye ekonomisi hava parası üzerine kuruludur. maaşı 1500 lira olan bir kişinin hava parası olarak ödediği bedeller düşülünce elinde para kalmamaktadır. ama bu kişi bir ay boyunca deli gibi çalışmaktadır da...

    *** basit bir örnek ***

    en basitinden araba sahibi olmak... alırken vergi veriliyor. benzin doldururken de veriliyor. fenni muayenesinde de veriliyor... yıllık motorlu araç vergisinde de veriliyor... sokağa park ederken de veriyoruz... yani hava parası. arabaya binebilmeye devam etmek için bu sefer fazladan ek iş yapmaya başlıyoruz. bir gün gelecek ki araba sahipleri sadece vergilerini ödeyebilmek için çalışacak. depoya benzin koyabilmek için hanımın da çalışması gerekecek...onun maaşı da yetmeyecek. ama en temel ihtiyacı olarak empoze edilen arabaları olacak insanların.

    *** basit bir örnek ***

    bu sefer ne olur? normalde ben günde 8 saat emeğimi satarak dün gece televizyonda ihtiyacım olarak bana empoze edilen ve bir başkasının emeği ile üretilmiş olan ürünü satın alabilecek parayı kazanabilecekken... hava parası isteyen patronlar sayesinde bu mesai saati giderek artar... eee aman ne olmuş yani? ben de her gün 9 saat çalışırım, yine reklamlarda gördüğüm şeyi satın alırım, deriz önce...

    sonra bu günde 10 saat çalışmaya gider... derken bir tek yerde emeğimi satmam işe yaramaz başka yerlerde* de emeğimi pazarlamaya başlarım... ama kafaya koydum. reklamlarda gördüğüm ve almazsam kendimi eksikli hissedeceğim o cep telefonunun muhakkak alacağım. 14 şubatta sevgilime almam lazım... yoksa olmaz olamaz... mutluluğum, ilişkim, beraberliğim, riske girer...

    derken emeğimi, bir günümün toplam emeğini satsam bile televizyon dizilerinde gördüğüm hayata uzanan ürünleri alamayacak noktaya gelirim. sonuçta "emeğime yabancılaşırım"

    çalışıyorum çalışıyorum, hem de eşşek gibi, ama bir türlü ihtiyaçlarımı gideremiyorum... halbuki o vitrinde duran plazma televizyonun fabrikasında çalışıyorum ben yahu? nasıl olur da vidasını sıktığım, plazma ekranını elimde tuttuğum, kendi emeğimin ürünü olan o televiyonu alıp evime götüremiyorum?

    çünkü emeğime yabancılaşıyorum...

    *** bir masal ***

    çocukluğumda bir masal/hikaye okumuştum. o aklıma geldi şimdi... ormanda hayvanlar mutlu mesud yaşarlarken; bir gün kurt ormandaki tek su kaynağı olan pınarın başına çörekleniyor. yani pınarı sahipleniyor ve diyor ki: "bundan sonra kim pınarımdan su içmek isterse bana birşey getirecek"** orman hayvanları önce şaşırıyor... neler oluyor? öncelikle kurt'un pınara sahip çıkmasına itiraz edenler oluyor... ama kurt açıklamasında gayet başarılı:" ben bu su kaynağını sizin için koruyorum."

    o güne kadar sadece kendileri için çalışan, yiyecek toplayan, avlanan ormandaki hayvanlar en temel ihtiyaçları olan su ihtiyaçlarını gidermek için kurt'un sahiplendiği pınara gelmek zorundadılar. ve gelirken artık eskisi gibi sadece kendi ihtiyaçları için değil, kurt'u beslemek için de çalışmak zorunda kalmışlardı.

    arı her gün 1 saatini kurt için bal yapmaya harcıyordu. tavşan günde 1 saatini kurt'a sebze bulmak için toprağı kazmaya harcıyordu. maymun günde 1 saatini kurt için muz toplamakla geçiriyordu... sincap her gün fazladan 1 saat daha çalışıp kurt için fındık topluyordu.

    *** bir masal ***

    işte emeğin yabancılaşması budur... zamanla kurt'un isteyeceği hava parası; yani oturduğu yerden para kazanmak diyelim biz buna; arttıkça yukarıdaki ek mesai saatleri giderek artacak... ve bir sincap su içmek için neredeyse tüm gününü kurt için çalışarak geçirecek.

    derken sincap'ın eşi bir gün diyecek ki; "bey istersen ben de çalışayım... hem senin topladığın finduklar sadece su parasına*** yetiyor. ben de çalışırsam benim maaşla da karnımız doyar, geçiniriz."

    tabii bu geçici bir çözüm olacak... ilk başlarda karı koca çalışanlarda, tek adamın çalıştığı ailelere oranla beliren refah "patronların" un dikkatini çeker... hava paraları da ona göre artar... yani hanımın emeği de "kurt"un sofrasına gider... eskiden 10 lira olan ev kiraları nasılsa karı koca çalışıyorlar diye şimdi 20 lira olmuştur.

    tabii bu esnada kurt'un yaşadığı bohem hayatı gören başka yavru kurtlar da türeyecek ormanda. sincap'ın çocuğu televizyonda kurtların hayatlarını izleyecek*... "ülen adamlara bak ya, biz burda eşşek gibi çalışıyoruz, ama herifler cillop gibi yaşıyor" diyecek sincapın çocuğu... o zaman devreye lotarya, sayısal loto girecek... her sincap'ın bir gün kurt olabilme ihtimali az da olsa olmalıdır ki; orman halkında umut olsun...

    şimdi sincap'ım ama ben de bir gün kurt olabilirim, ümitleri asla kırılmamalı...

    emeğin yabancılaşması işte böyle birşeydir... kurtlar için fazladan çalışılan saatlerin tüm günümüze ve hatta ömrümüze yayılmasıdır. çok çalıştıkça emeğimin karşılığı olan paraya aynı orantıda ulaşamamamdır.

    *** türk sinemasından bir örnek ***

    bir olgu vardır türk sinemasında... aslında dünya sinemasında da vardır bu. evin küçğk hanımı ya da küçük beyi mutlu olunca sevinen, üzülünce üzülen; malikanenin kahyası, seyisi, ahçısı, hizmetçisi vs vs... evin küçük hanımı ya da küçük beyinden daha bir derin duyguyla yaşarlar o sevinçleri üzüntüleri... evin bahçesindeki köpek kulübesinden bozma barakada uyuyan bahçıvan küçük beyin sevgilisi ile arası iyi olunca neden bu kadar sevinir?

    *** türk sinemasından bir örnek ***

    pazar sabahı bu kadar yeterli bence!
    (jitankea2a, 15.02.2009 09:43 ~ 22:58)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil