seven insanın sevgisinin kendisine zarar vermesi ve kalbini acımasızca acıtması durumu.
çok kötü acır. hani bir tırnağınızı sehpanın kenarına çarparsınız da yerde uğunursunuz ya ondan daha çok acır. çaresi de yoktur. akılda sürekli sorular döner.
neden sorusu ile başlar acı. cevabı da bulunamaz ki bir türlü. en sonunda aldığınız nefesler ciğerinizi acıtmaya başlar. kendinizi uykuya verirsiniz, bu sefer kabuslar başlar. hıçkırıklara boğularak ağlarsınız rüyalarınızda. o kadar etkili ağlarsınız ki rüyanızda, sabah aynaya baktığınızda bir çift kızarmış göz günaydın der size. kahvaltı edemezsiniz, yemek yiyemezsiniz. ziyanı yoktur çünkü bir önceki gün de yiyememişsinizdir. hiç bir şeye konstantre olamazsınız. yolda el ele giden çiftler gördüğünüzde yunan askeri görmüş gibi kinlenirsiniz. sebepsizdir ama onların yüzünde acıdan eser yoktur. kıskandırır.
neden sorusu ile devam eder acı. nerede yanlış yaptım der insan tek başına sahilde yürürken. gitmek bu kadar kolay mıdır? işkence sadece kerpetenle mi yapılır sanki. yürek acımaya devam eder. anılar bir bir akla gelir. ortaköy sahilinde el ele bankta otururken cennetle müjdelenilse bile o kadar sevinemeyecek bir ruh halinde bulunduğu aklına gelir insanın. taksim mephisto'da yeni aldığı kitabı okurken saçlarının gözünün önüne düştüğü zamanki güzelliği akla gelir. kadıköye vapurla geçerken martılara simit attığında ki çocuksu sevinci gelir insanın aklına. gözler dolar birden. erkekler ağlamaz ya hani. yok gözüme bir şey kaçtı olmuştur hep sevgilinin yanındayken. cehennem yaşanmaya devam eder.
neden sorusu ile biter acı. acı yürekte dev bir kor haline geldikten sonra kabullenmeye çalışır insan. şimdi başkasıyla mı martılara simit atıyordur, ortaköyde oturuyordur, taksim'de çay içiyordur. onu seçmiştir ne gelir ki elden. nerede yanlış yapıldığının ne önemi vardır. kalan yalnız kalırsa giden insafsız demek midir? insafsız biraz hafif kalmaz mıdır?
neden sorusu ile bitmez acı. bu acı neden bitmez diye sorulur. çünkü hayatın anlamı yoktur artık. başka hayatların anlamı olmuştur.
önce sıkışır içinizde bir yer, neresi anlayamazsınız bile, belki anlayamayıp acının yerini, şiddetini
öylece dinmesini beklersiniz çaresizce.dinmez...acımıştır bir kere, sevdiğimizdir acıtan çünkü, belki gidişi, belki can yakan sözleri...
yürek yarası asla kapanmaz, çünkü yürek acısı asla dinmez...azaldı sanarsınız ya da dindi, ama belki acıtandır bu acının derinliği, yürek acısı asla dinmez....
bir vicdan azabıdır aslında,
bir sevgi gösterisidir,
bir özlemdir, bir kıskançlık,
hem pişmanlıktır, hem de aptallık,
hem insan olduğunu anlamaktır hem sevdiğini,
sevgiliye hak ettiği ölçüde davranamamanın getirdiği birşeydir,
sadece seven insanın hissettiği, vicdan olduğunun göstergesidir,
uykusuzluk belirtileri oluşur, uyumak bile önemli değildir,
sadece kaçmaya çalışmaktır, denersin, sürekli yatakta bir o yana bir bu yana dönerek,
olmaz kalkıp bir sigara yakarsın, aç karnına derin bir nefes çekerek,
sigaranın mideni yakması bile vız gelir,
gözünü kırpmadan karanlığa doğru bakarsın, onu canlandırırsın gözlerinde,
karanlığın içinde orada olduğunu düşünürsün, aklına bir anın gelir tebessüm edersin,
sonra gidip fotoğrafını alırsın aydınlığa geçersin, içinden ağlarsın, içinden konuşursun,
yüzüne söyleyemedin bir sürü aşk sözcüklerini, özürlerini tekrar tekrar edersin,
dudakların buruşur birden ağlamaklı olursun, ağlayamazsın erkek olman duraklatır seni,
ağlamak istersin doyasıya, kimseyi umursamadan,
onu hayal edersin ama sen o haldeyken onun ne yaptığını bile düşünemezsin,
acı çekse bile, sen sadece onun gülümseyen fotoğrafına dalarsın,
ilk tanışmanı düşünürsün, ilk elini tuttuğunu, ilk öptüğün anı hatırlarsın,
içindeki ilk heyecanı tekrar hissedersin, halbuki ondan sonra birçok defa öpmüşsündür, ama böyle hissetmeden,
bu sefer kızmaya başlarsın, kendine lanet okursun, neden yaptım diye,
kendini kendine haklı çıkaramazsın, o ne yaptıysa, sorumlusu sensin,
tek suçlu kendini görürsün, ona hak vererek, tekrar fotoğrafa bakarsın,
o tartışmanızı hatırlarsın, ilk neden başladı diye,
ne kadar aptal olduğunu hatırlatırsın kendine,
bunu bir daha yapmayacağına söz vererek,
sadece bir şans daha dilersin, herşeyi düzeltmek için,
çünkü bu sefer kaybetme korkusu sarmıştır içini, derin oyuklar açmaktadır yüreğinde,
kıskançlık duyguların kabarır, işte bu yüreğe fazla gelir,
acıyla beraber kıskançlık hisleri sarar yüreğini,
şimdi anlamaya başlarsın elindekinin kıymetini, kaybetmeye ramak kalmıştır çünkü,
daha zordur şimdi tekrar kazanmak, ilk tanışmanızdan bile zordur,
acı vermişsindir çünkü, hem kendine, hem ona,
herşeye hazırsındır, her dediğine,
defalarca özür dileyeme, elini sımsıkı tutmaya, sıkıca sarılmaya,
doya doya öpmeye, her seferinde sanki ilkmiş sanki sonmuş gibi,
artık acıyı anlamış, acısını anlamışsındır,
sadece önündeki engel bütün bir gece kalmıştır.
yüreğin acıması böyle birşeydir. az biledir aslında.
(dlord, 30.10.2005 21:05)
an itibariyle tv de yayınlanmakta olan
just married "yeni evli" adlı filmi görüp, 3 sene geriye gitmek, bu filmi sinemada yanınızda oturan sevgilinizin elini tutmuş, başını göğsüne yaslamış bir şekilde evlilik hayalleri kurarak izlediğinizin aklınıza gelmesidir. ve filmi izleyemeyip ve hatta televizyonu bile kapatamayıp koşar adımlarla salondan kaçıp odaya gelmektir, bu satırları yazmaktır, "acaba o şu an bu filme tv de rastlamış mıdır? rastladıysa benimle izlediğini hatırlamış mıdır?" diye düşünmektir, nefes alamamaktır, acı çekmektir.
vampirleri öldüren tek acı olduğu söylenir.
uzaktaki sevgilinin "birlikte olduğum insanın yanımda olmasını istiyorum. bu kadar basit.." demesidir yüreğin acıması.. onu son bir kez göremeyecek olmak, son bir kez sarılamayacak olmaktır.. bu kadar basit mi diye sormaktır kendi kendine sadece.. yapabileceğin başka hiçbirşey olmamasıdır ne yazık ki..
bir ikinci şansının asla olamayacağını bilmektir..bitmiştir, dönüşü yoktur , her akla geldiğinde kovmaya çalışmak, yıllar sonra bile adını söylerken boğazınıza bir yumrunun gelip oturmasıdır..
(bkz:
çeken bilir)
kılıç kalkan oynarken partnerinizin hata yapmasıdır.
yürekle beraber iç çekerken ciğerler de acır.en çok nefes alırken hissedersiniz.ayrıca üstüne ağlıyorsanız ve konuşuyorsanız o an boğazınızın düğümlendiğini veya bademciklerinizin çıktığı zamanki gibi bi acıyı da hissedersiniz.
koca bir yalanın içinde kaybolmuş, sıkışmış olduğunu fark ettiğinde kaburgalarının ortasına bir bıçak saplandığını hissetme durumu.
"bazen tepetaklak olur yürek. aheste revan giderken kendi yolunda, göğüs kafesine toslar küttedek. yüzüstü kapaklanıverir yere. bir yerlerinin fena halde kırıldığını hisseder kalkmaya yeltenip de kalkamadığını gördüğünde. üzerini yoklar ama dışarıdan belli olan bir yara filan bulamaz. haykırır vargücüyle:”derhal çıkmam gerek. çıkmam gerek!”zar zor doğrulur, ağlaya sızlaya saldırır kafesinin demirlerine. ve nihayet göğüs kafesinden kurtulmayı başardığında, ne yöne gideceğini kestiremeden bakakalır önüsıra uzanan yollara; daha evvel ayak basmadığı topraklara. yollar yollara karışır. sular bulanır.
elmas bir gözdür yürek. ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakakalacaktır cümle aleme."
elif şafak -
mahrem(lupin, 07.05.2007 22:06)
neden öldün nâzım?
senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi?
senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar bulabilecek miyiz bir daha?
senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?
bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği
gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın bana
denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
düşerlerdi orada, uzakta.
yaşarken kendine seçtiğin
ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.
sana şili'nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum
ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
halkların kavgasını ve kavgamı benim
ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...
kardeşim benim, adanmış asker,
dünyada nasıl da yalnızım sensiz.
senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden
yoksun dostluğumuzdan,
bana ekmek olan,
rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
kuyu gibi kapkara zindanlardan
canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
ellerinde izi vardı eziyetlerin
hınç oklarını aradım gözlerinde
oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
yaralar ve ışıklar içinde.
şimdi ben ne yapayım?
nasıl tanımlanır
senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
teşekkürler, böyle olduğun için!
teşekkürler o ateş için
türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.
pablo neruda
çaresizliğin yüreğe saplandığında hissettirdiği acı
bin defa ölüp de ölememekmiş...
(iykkk, 09.05.2007 00:08)
insan sevince,sevip de yalnız kalınca olur bu durum.
beraberinde nefes alamaz olursunuz,fena halde sıkışır kalbiniz,sevginiz gözyaşınız olur akar gözlerinizden.aşk da zaten bile bile katlanmak değil midir bu acıya?!içinde acı olduğunu bildiğin halde yine de razı olup bu acının büyüklüğüne yeniden sevebilmektir her seferinde.
çaresiz kaldığında,tüm umutların tükenmeye başladığı yerde bu acı kendini kat kat arttırarak etki gösterir.içinden söküp atasın gelir kalbini ama yapamazsın.kendi acından hep başkalarını,suçu olmayan,hatta derdini dahi bilmeyen insanları suçlarsın,onlara bağırırsın,uzaklaşırsın herkesten,uzaklaştırırsın kendinden.
ve bu acıya deva yoktur sevilenden başka...
zamanla geçer ama,unutulur yüreğe saplanan o büyük acılar.
her kandilde '
o'nu düşünerek dua etmektir..çok acıtır..
yaşamınızı bitirmenizi istemenize neden olacak kadar canınızı yakar. öyle ki farkında olmazsınız, aslında çoktan öldüğünüzün...
kenya'da bir çocuktur.
parmaklarıyla siyah bir tencerenin dibinde kalan pirinç tanelerini topluyor.
derken kaldırıyor gözlerini. gözlerimizin ta içine bir bakış ok gibi deliyor. eşşoğlueşşek! yesene pilavını!
"aman çok şükür" diyoruz. "bizim bebeklerimiz bu halde değiller."
kanalı değiştiriyoruz. kaybediyoruz o gözleri. hem bu akşam sevdiğimiz o dizi vardı atv'de.
çocuk hala kenya'da ve hala aç.
canım ne yapalım şimdi? arfika'nın ne kabilesi biter ne kan davası. satırlarla parçalanan hep insan etiymiş bize ne? tamam afrika'da her bebeğin bir kardeşi de ölümdür.
ama çok uzaktalar be kardeşim!
nereden estiyse aklıma:
"asra yemin olsun ki insan ziyandadır."
dur bir dakika. ziyanda olan bu çocuklar mı? yoksa...
yoksa ölü topraklarımıza bürünüp her gece deliksiz uykulara dalan bizler mi?
of be hocam içimizi kararttın! show tv'de dansöz vardı. açsana neşelenelim biraz.
iyi ama komşusu açken tok yatan bizden değilse, biz kimlerdeniz o halde? nasıl bu kadar neşeli oluruz?
pirinçleri toplayan o çocuk gözlerimize baktı. ben tanırım o bakışı. "yazık size" bakışıdır bu.
bu allah'ın bakışıdır bize o çocuğun gözlerinden...
yazık size!
birden beynimden vurulmuşa dönüyorum. vücudumu terler bastı. "insan ziyandadır."
"ziyandasın. ölen her bebeğin hesabını soracağım senden"
içeriden bir ses daha yükselir derken; ama bir karıncanın bile rızkını verir allah! yarattıklarıyla ilgilensin o zaman!
sus!
sensin o'nun yeryüzündeki elleri. ve senin sınavındı bu.
o'nun gözlerinden kaçamazsın.
kalk yatağından elini yüzünü yıka! vur kendini yollara! bu kadar neşeli olmak hak değil sana!
beyninde tasasını, yüreğinde acısını çekeceksin.
tıka basa doldurma mideni. kahkahalarla karartma kalbini!
kalk sofradan yemeğinin bir tabağını sakla. çöpe attığın ekmekleri topla.
ekmek yolla, bulgur yolla, un, şeker, yağ...
göz göze gel o gözlerle.
seni bekliyorlar.
insanın kendine, diğer insanlara, hayvan ve bitkilere ve tüm doğaya yaptığı yokedici davranışları gördükçe, bir burgu ile yüreğini oyuyorlarmış gibi hissetmektir.
soğukta yalınayak dilendirilen bir sokak çocuğuyla gözgöze gelince, haberlerde evsiz bir yaşlının soğuktan donarak öldüğünü duyunca, sokak köpekleri ve kedilerinin bir deri bir kemik ölmeye hazırlandığını farkedince, nefes alamamaktır.
yaşamı paylaştığın birini yitirince, haketmediğin bir ihanetle karşılaşınca, çaresiz ve yalnız kalınca, felç olup kıpırdıyamamaktır.
öldürülen sevdiklerine ağıt yakanlara el uzatamayınca, insanların gözgöre göre kandırılışlarına engel olamayınca, acıdan taşlaşmaktır.
ve bu düzeni değiştirmek, insanca yaşanabilecek daha özgür, daha eşit, daha barışcı bir düzen kurabilmek için;
ölüme hoşgeldin diyenlerin çabalarının en azından şimdilik boşa gittiğini görünce, karanlık bir kuyuya düşüp hafıza kaybı yaşamaktır...
nedeni ne olursa olsun, üzülen; ağlayan insanları görünce yaşanan duygudur. ne "oh be nasıl da canını yaktım, yaşasın!" tarzı zafer çığlıkları, ne "benle uğraşılmaz." demesi hayatın. birinin, bir insanın içinde kaybolduğu yüksek ateş uykularından birinden uyanıp, karşısında canı çok yanan, içindeki öfkeyi ifade etmekten aciz birini gördüğünde hissettiği duygu. karşınızdakini alıp "ne yaptılar sana? nasıl bu kadar örselendin?" demek istersiniz.
çoğu kez, karşıdaki de farkında değildir kendisinin, sizi nasıl üzdüğünün. üzüntülerin hepsini bir torbaya koyup, geç kalmış sözüm ona bir bahar temizliği yapmak, camları açıp içeriyi havalandırmak istersiniz. birini içinden bulunduğu acıdan çıkarıp, aklınızdaki "mutlu resim" e yerleştirmek...
bir annenin dersaneye giden çocuğunu allahın belası insanlar yüzünden kaybetmesini izlerken, içinizden "allahım, kimseye yaşatma sen bu acıyı." diye dua etmek gibi bir şey sanırım yüreğin acıması.
içinde bulunduğu koyu yalnızlığın rengini, öğrencilerine, çevresindekilere eziyet ederek açmaya çalışan, epey geçkin bir hocanın karşısında, onun ağlayışını, çırpınışını, kendisine kapalı gözlerini izlemek gibi bir şeyy olsa gerek...
araba sürerken, yolda ezilmiş ve kimsenin umrunda olmayan kedileri, köpekleri görmek gibi.
her şeyin bir var oluş amacı olduğuna inanırken, inançlarınızın mütemadiyen sarsılması, insanların sizin üzerinize yapıştırdığı etiketleri kabul etmek gibi.
uzun vadede çaresizliği öğrenip, bir de kabul edip susmak gibi. kendini anlatmaktan yorulmak, karşındakine artık yardım etmemek istememek gibi. çok fazla umursuyorken, sallamıyormuş gibi yapmak sanki.
gözyaşlarınızı kendinize saklayıp, herkese cebinizde kalan son gülümsemeleri armağan ederken yatağınıza yattığınızda hissettiğiniz yorgunluk gibi... bir şey sanırım.
hayatımda ilk defa bir kaç hafta önce yaşadığım acı.yaşadığım hiçbir acıya benzemiyordu bu.hani yaralanmış,incinmiş bir kol bir bacak ağrısı gibi gerçek.dokunamıyorsun,ovamıyorsun,müdahale edemiyorsun.her an kalp krizi geçirebilecekmişsin gibi hani.çaresizlik,geri dönüşü olmayan yaşanmışlıklar yüzündendi kalbimin bu hali,biliyordum ama bir hafta kadar hiç dinmeden acıyınca yüreğim,ciddi ciddi bir kalp problemim olduğunu düşündüm..ama o bir haftanın sonunda herşeyin yoluna girmesiyle bir anda çekip gidiverdi..
ne garip insanın böyle derinden acıyabilmesi,kendine müdahale edememesi..
gidenin ardından bakakalan birinin duyduğu acı.
sen gittin ben avucumda gözyaşlarım öylece bakakaldım ardından... yüreğim acıdı, yandı, kavruldu, kimselere diyemedim... peşinden ben de gelemedim... nefes aldım ölmeyeyeim diye, nefesimi tuttum; ölmedim... sen gittin yüreğim nasıl acıdı... ağladım, ağladım ama geçmedi zaman... bir yıl tam ellidört haftaymış... bir yıl üçyüzaltmışbeşgünaltısaatmış...
sayılı gün çabuk geçer mi sahiden...
ince, incecik bir sızının yüreği yoklamasın da yaşanan olay. bazen ölüm acısı bazen ayrılık acısı bazen derin bir vicdan azabı yoklar. ne dermanı var ne de merhemi çekilmeye mahkum bir acı...
en iyi avuçlar bilir bu acıyı tırnakların hoyratça delip geçtiği kanattığı avuçlar...
(billy, 07.01.2008 14:48)