yalnızca, 'yürü bee!!! ' denildiğinden yapılmak istenmeyen eylem . ayrıca çok yorgun olunca da istenmez. ve birşey daha hava çok kötüyse de tercih edilmez. artııı, uyku modundan çıkılamayan hallerde de son istenilen şeyler arasındadır bir de...... *
insanın yalnız kalıp düşünmeye ihtiyacı olduğunda yapmak istediği, fakat çevresi geniş biri ise her iki adımda bir karşısına çıkan tanıdıklarından dolayı genelde başarısızlıkla sonuçlanan eylem.
beyni gereksiz yere meşgul eden düşüncelerden, ruhu sıkıntısından arındırabilmek için kimseye ihtiyaç duyulmadan yapılabilen en yararlı eylemlerden biri.özgüveniniz sarsılmıştır, bir yakınınıza güvenebilmek için çaba sarfetmeniz gerekmektedir, kırgınsınızdır hayata, sanki her şey üzerinize üzerinize gelmektedir, hayal kırıklıkları rastlantı olmaktan çıkmıştır artık.bir çıkış ararsınız ve yürümeye başlarsınız.mantık ve duygular el eledir.bir yol örersiniz kendinize şüphelerinizden, hayallerinizden, yanlışınızdan, doğrunuzdan, hayattan, en çok da sizden.attığınız her adımda çiğnediğiniz yol olmaktan çıkar bazen.soyutlamışsınızdır kendinizi.o an sadece yürümek yoktur aklınızda.geçmişi, geleceği ve benliğinizi sorgularsınız.her çözdüğünüz sorununuz bir sonraki adımı daha emin atmanıza neden olur.kafanızda pek birşey kalmadığında kendinizle tartıştığınız, ancak o zaman yol biter.eve dönüşte adımlar daha bi seri atılır.
en insanca eylemlerden biridir.iki günde bir 45 dakika süren seanslar halinde özellikle gece yapıldığında bünyede müthiş rahatlamaya sebeb olan aktivitedir.olumlu psikolojik etkilerinin görülmesi açısından tek başına yürünmesi şiddetle tavsiye edilir.
annem hastanede, artık bizlerden habersiz yatarken, içimin acısından yapabildiğim tek şeydi. yürümenin ne olduğunu o zaman anladım. sanki dursam içim daha çok acıyacak gibi geldi. ayaklarım parçalanana kadar yürümek istedim.
bir sevgi soysal romanı. ( iletişim yayınları)
yürümek, sevgi soysal’ın yazarlık çizgisinde bir eşik olarak nitelendirilir. elâ ve memet’in hayatta kesişmelerini ve ayrışmalarını anlatan bu romanında sevgi soysal, toplumca çizilen erkeklik, kadınlık sınırlarını ve sınıf değerlerini bireyin gözünden sorgular. bir ege adasında bireyselliğin dar çemberinden çıkıp, insanca duyarlılıklarına sahip çıkan elâ, 12 mart’ın ayak seslerinin duyulduğu ankara sokaklarına yürüyüp gidecek sevgi soysal’ın iç sesi olarak da okunabilir...
müstehcenlik gerekçesiyle toplatılan yürümek, 1970 trt roman başarı ödülü’nü kazanmıştır.
referaslarımın muteberliği sebebiyle, alınacak kitaplar listemin ilk sıralarındaydı bu kitap. hiç tereddütsüz aldım ve bir hevesle başladım okumaya.
kolay okunan, rahat ilerleyen bir kitap, ama nedendir bilmem yürümek'le aramda bir bağ kuramadım, olmadı. halbuki kalemim elimdeydi; satırların altını çizmek için... altı çizili satırları olmayan kitaplarımın arasındaki yerini aldı yürümek.
hayatım önemli bir kısmı ayni mesafeyi hergün yürümeyle geçmiştir. şu anda hala işe gitmek için 8 yıl boyunca yani lise ve üniversite hayatım boyunca yürüdüğüm yolu yürümekteyim. aslında zevk alıyorum bir nebze. bazende neden ben hep yürüyorum diyorum? yolda yürüyünce insanın düşünmeye daha çok vakti oluyor. aynı bir kaç karar alabiliyorsun yada vazgeçiyorsun. günlük hayatı daha iyi bir şekilde gözden geçirebiliyorsun yürürken. arada da bir kaç yıl görmediğin insanları görüyon ki ender mutlu olduğun anlardır bunlar. çünkü o insanları kanepenin altına kaçmış para gibi zannedersin bir daha göremeyecek sandığın insanlardır. yürümek güzel bir şeydir. birde iş yorgunluğu olmasa bu aralar.
bir zamanlar mahkemelik olup aklanmış sevgi soysal kitabı.
suçu ise kitabın: müstehcen olmak. yani öyle devrimcilikten falan değil mahkemelik oluşu. kitapta zaten politik bir satır bulmak da imkansız. peki müstehcen mi? bence değil. tamam kadın cinselliği üzerinden yazılmış bir kitap ama öyle "edepsiz" bir şey değil.
kitabı değerlendirmek lazım tabi: kitap kısa, öz ve hızlı okunabilecek bir şekilde yazılmış. bununla beraber gayet de edebi ağırlığı olan bir kitap. yazar ela ve memet karakterleri üzerinden iki koldan gidiyor. memet'in ve ela'nın cinselliği keşfi şeklinde ayrı ayrı ilerliyor bu kollar. her ikisinin hikayesinin de çıkış noktaları cinsellik en azından. erkek cinselliği ise geneleve gidip erkekliği ispatlamak ve bir kaç cinsel deneyimin (değişik mastürbasyon teknikleri mesela) arkadaşlar arasında anlatılması şeklinde incelenmiş. kadın cinselliği hakkında epey fikir veriyor insana. bence kitabın ana damarı bu. her aile için değişen kurallar, erken gelişen mahalle kızlarının çevresinde dönen dünya, erkeklerin özgürlüğü ve kadınların sürekli olan cinsellik korkusu... bunlar, kitabın verdiği fikirlerin sadece bir kaçı.
kadınlar ve erkekler için farklı iki dünya ve bu iki dünyanın yani ela ve memet'in yollarının kesişmesi, kısacası türk cinselliği üzerine yazılmış derli toplu güzel bir roman.
düşünmeden, nereye gideceğini bilmeden, yalnızca yürümek. tabi bir yerden sonra insanların hareketleri dikkat çekiyor. yaptıkları şeylere bakıp anlam vermeye çalışıyorsun ama yok. senin anlam veremediğin gibi onlarda zaten yaptıklarının altında bir anlam gütmüyor ya da öyle geliyor. sonra acaba ben de normalde böyle miyim diye düşünmeye başlıyorsun. önce yok yok ben farklıyımdır diyip geçiştirmeye çalışıyorsun. inanmak istemiyorsun şuursuzca hareket eden bir et yığını olduğuna ama yavaş yavaş alışıyorsun. yürürken ve hatta bunları düşünürken bile diğerlerinden farklı olmadığını anlıyorsun. herkesin aynı bok olduğunu, sadece renk itibari ile bazı farklılıklar taşıdığı fikri daha net oturuyor.
sonra en başa canını sıkan nedenlere dönüyorsun. lan diyorsun ben bunlar yüzünden diğerleri ile aynıyım. sonra bir ikilem yaşıyorsun: diğerlerinden farklı olmadığım için üzülmeli miyim ya da yalnız olmadığım için sevinmeli miyim? umut fakirin ekmeği deyip iyi görüneni seçip düşünmeye devam ediyorsun. yalnız olmadığın hissiyle bütünleşiyorsun önce, sonra diğerleri baş edebiliyorsa bende üstesinden gelirim deyip saçma sorunlarını, en az sorunlar kadar saçma olan basit çözümlerle alt ediyorsun.
sonunda eve dönüp kafanı yastığına rahat bir şekilde koyup şuursuz yürüyüşünün sana kazandırdığı bir iki kelimeyi tekrarlıyorsun."hepimiz aynı bokuz, renklerimiz farklı ama aynıyız."
yürümek bir sanat işidir. yürümek, nereye gittiğini bilmeden, kaybolurcasına yürümek dünyaya siktiri çekmektir. kaldırımlara nasıl basacağını iyi bilmek lazım. kaldırımların dili çoktur; kimin üzerinden geçeceğini iyi seçmek, hangi direğe kafa atacağını, hangi duvarın yanında durup öleceğine karar vermek maharet gerektiren bir iştir omuz omuza çarpıştığın tanrıları sakat bırakmak ve "araba lazım mı? göklerde dolaşmak ister misin?" diyerek yanında duran taksileri görmezden gelmek.. bu şehirdeki en tehlikeli kişi ne bir seri katil, ne de tinerci çocuklardı.. nereye gittiğini dahi bilmeden yürüyen kişiydi ve kafasında büyüyenlerdi dünyayı mahfedecek, yıkacak olan. yürümenin sonu eskiden kavuşmak ile noktalanırdı, yürümek kavuşturucuydu, şimdilerde yürümek suskunlukla bitiyor, her şey yarım ve saçı başı dağılmış öylesine. hayvan gibi yürümeli, susadığında durup iki adımlık belediye parklarının küçük su havuzuna düşmüş kara sinekleri yemeli, kaykaycı çocukların yanından geçerken, "sahiden.. hiç uzaklara götürüyor mu bu tekerlekler?" diye sormalı, zara'nın mağazasının önünden geçerken, "100'de 75'e varan indirimdeyim, benden faydalanmak ister misiniz?" diye sormak ve gayet kendinden yürümeye devam ederken, "evladım saat kaç?" diye seni durduran ihtiyarlara, "çok geç oldu amca! allah belamızı vermeye yakındır! çok geç kaldık, koş hadi koş! çok geç kaldık, yetişemeyeceğiz, konuşmaya gülmeye elleşmeye başlamışlardır allah belanı versin hadi koşalım, niye bu kadar geciktin?" diye çığırmak gerekiyordu. kara dua gibi yürüyenler var bu şehrin topraklarında henüz açmamış kapkaranlık cinnetler. unuttukları için yürüyorlardı. cümlenin sonunu getiremediklerinden çıkmıştı bu yürümek davası..