psikolog irvin yalom'un eseri , varoluşu falan sorgulayan bir roman, mühim bir eserdir .
nietzsche hakkında da gayet iyi bilgi verir. benzer diğer bir kitap için (bkz.
nietzsche'nin son rüyası)
insanın bilinçaltıyla
* yüzleşmesini sağlayan önemli bi roman
*
finali insanı derinden sarsar, kitap bittiğine yeni yetme bi psikologsunuzdur idrardan karakter tahlili yapmaya başlarsınız her olayın freudiyen bi açıklamasını bulursunuz sonra büyür kitabı bi daha okursunuz sonuna bi daha şaşırırsınız ama zaten siz kendi finalinizi çoktan yazmışsınızdır
tam bir başucu kitabıdır. insanın hayata bakış açısını değirecek kadar etkilidir. tabii bunda yazarının dalında kendini ispatlamış bir psikolog olması etkilidir.
nietzsche ve freud gibi iki insanın iki tane kadın yüzünden ne hallere düştüğünü anlatan psikolojik çözümleme tarzı bir kitap. nietzsche daha kötü durumdadır zira lou salome kırbacıyla, işvesiyle, endamıyla daha tehlikeli bir kadındır.
irvin yalom'un oldukça iyi eseri.kitabin sonunda nietzsche ile beraber sizde ağlamaya başlarsınız.kesinlikle okunası bir kitaptır.
çok güzel bir kitaptır, içinde altı çizilecek o kadar çok cümle var ki...
özellikle yüzonuncu sayfada paragrafla başlayan köprü olayı derinden vurur.
son sayfalarını okurken dehşete düştüm.
başlarda zaten beni ele geçirmesine izin vermiştim ama son 30 sayfasında ruhumu silkeledi..
direnemedim.
kendini zaten önemsiz hisseden birisi olarak varoluşumun sınırlarına kadar itildim..
aslı when nietzsche wept olan bire bir çevirisinde niçe kırbaçlandığında olan ki zaten kitabın içinde de bu bölümden bahsedilen ama ismi gayet itici olur diye ağladığındayı tercih ettiğimiz yalom eseri
ruh hali kitabıdır.bu sebeble çeşitli hallerde,zamanlarda tekrar okunmalıdır.kitaba çok kaptırılırsa kitabın yarısının altı çizilmiş veya işaretlenmiş olabilir.
her insan gerçeğin ne kadarına dayanabileceğini seçmeli.
biriyle tam bir ilişki kurabilmen için çnce kendinle ilişki kurabilmelisin.
mezarlıkların insan zihnini dinlendirdiği ve yaşamdaki önceliklerin değerlendirilmesini sağladığı söylenir.
kimler daha emniyette,kimler daha rahat,kimler sonsuza dek mutludur?yanlızca sığ zihinli olanlar ve çocuklar.
aslında verir gibi yaparak hediyeyi kendiniz almaya çalışanlardan biri misiniz.
size düşen ödev kendinizi kabullenmenizdir,benim sizi kabullenmemin yollarını aramak değil.kendinden hoşlanmayan bir çok kişi gördüm;bunlar önce başkalarının kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlarlar.bunu başarıncadabu sefer kendileride kendileri hakkında iyi düşünmeye başlarlar ama bu sahte bir çözümdür.bu başkalarının otoritesinin altına girmeyi kabullenmektir.
belkide sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz ama daha derinlere inin,sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz.siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz.siz arzuyu seviyorsunuz,arzu edilen şeyi değil.
irvin yalom'un
lou salome ile olan ilişkisi sona eren, büyük bir umutsuzluğa düşen ve bir
terapiste gitmesi gereken
nietzsche'yi mecburen
sigmund freud'a ve
joseph breuer'e yönlendirdiği kitap...
ancak o yıllarda freud henüz bir
tıp öğrencisiydi...
psikiyatri alanına henüz girmemişti, ancak psikiyatri ile ilgileniyordu... bunun yerine kitapta nietzsche'nin freud ile bağlantısını freud'a yakın bir kişi olan breuer sağlıyordu... oysa ki nietzsche ve breuer gerçekte hiç karşılaşmamışlardı...
irvin yalom bunu "
gift of therapy" kitabında (bölüm 75 - freud her zaman hatalı değildi) şöyle anlatır:
"ama nietzsche'nin terapisti kim olacaktı? bol miktarda tarihsel araştırmadan sonra 1882 yılında -yalnızca 120 yıl önce- öyle bir yaratığın var olmadığını açıkca gördüm. eğer nietzsche yardım için doktora gitse
aşk hastalığının tıbbi bir sorun olmadığı söylenir ve bir süreliğine su ve dinlenme tedavisi için
marienbad'a ya da
avrupa'nın diğer banyolarına gitmesi salık verilirdi. ya da belki de
dini danışmanlık için anlayışlı bir
papaza giderdi. dindışı terapistler mi? öyle bir şey yoktu!
liebault ve
bernheim'in
fransa'da
nancy kentinde
hipnoterapi okulları olsa da tek başına psikoterapi sunmuyor, yalnızca
hipnozla
semptom gideriyorlardı. dinsel içerikli olmayan
psikoterapi sahası henüz icat edilmemişti; 1882'de bir tıp öğrencisi olan ve henüz psikiyatri alanına girmeyen freud'un gelişini bekliyordu."
insanda günler ve geceler boyunca freud ve nietzsche okuması gerektiği hissini uyandıran, her sayfanın sonunda şöyle bir durup düşündürttüren, kesinlikle edinilmesi ve akabinde hemen okunması gereken kitap.
"ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır."
derken nietzsche'nin aslında ne demek istediğini bu kitapta anlayabilirsiniz..
(bkz:
ümitsizlik)
bir çırpıda okunabilecek bir kitaptır fakat bu şekilde okumaktansa düşünerek, kafa yorularak okunması çok daha makbul olacaktır. yoksa bir aşk romanı gibi algılanırsa, bitirdikten sonra da "ahh ahh zavallı nietzsche'cik" diyerek kendi zavallılığının farkında olamama durumu söz konusu olur ki, miğde bulandırır.
zaten öyle her önüne gelenin alıpta okumaması gerekir, kitabın arka kapağında yazdığı gibi "kendisiyle ve hayatla yüz yüze gelmekten çekinmeyenlere" tavsiye edilir.
hızlandırılmış
nihilizm öğretisi, konsantre ve kullanıma hazır dozda nietzsche, en fiyakalısından hayat felsefesi, üç kuruşa karizma, oltaya yem, yeme balık...
tek başına kullanıldığında komik düşürür!
nietzsche 'nin kitaplara sığdıramadığı görüşlerini romanlaştırıp felsefeyi sevmeme yol açan kitap... olay kurgusu, romanda kullanılan birçok mektubun gerçek olması sizi olaya inanmaya iter... kitabın sonunda kendinizi anlamaya başlamışsınız gibi gelir, ancak romanda nietzsche gerçekten hafif anlatılmıştır, üstüne kitaplarının okunulması tavsiye edilir...
nietzsche'ye ilk adım kesinlikle bu kitapla atılmalı... ardından nietzsche'nin kendi yapıtları okunmalı...
tek kelime ile müthiş bir kitaptı. yaşamınızda benzerlik varsa; ümitsizlik buhranının içindeyseniz, geriye altı çizilmiş düşünülmesi gereken birçok aforizma bırakıyor.
kitabın sonunda; nietzsche'ye aşık, freud'a ise hayran olunur...
son derece ilginç bir konuyu, ilginç karakterler ile süslemiş bir yazarın, sanıyorum kendisinin de belirttiği "öğretici kitap" adlandırmasına uygun bir biçimde oluşturduğu mantıksal sorgulamalar bütünü. tanı koyma konusunda uzman olan breuer'in yaklaşımına uygun olarak, kitap önce sorunları dinletiyor ve sorunun kaynağına eğilerek, soruna neden olan şeyi "anlamaya" çalışıyor. ama benim bu kitaba son derece büyük itirazlarım var. psikoloji eğitimi almadım, yaşım çok büyük de değil, ama bazı şeyler vardır ki sadece eğitim ve yaş ile kazanılmaz. bazı şeyler hissedilir, bazı şeyler kimse size vermeden elde edilir.
nietzsche "hakikati aramak" dan bahsediyor, o zaman bende kendi bakış açımla , kitaptaki hakikati arayacağım.
kitabın bir yerinde nietzsche ile breuer arasında geçen bir diyalogda, şöyle bir çıkarım yapılıyor. nietzsche bir dil bilim profesörü ve antik çağ yunan filozoflarının eserlerini orijinalinden okumaktan bahsediyor. çünkü eserler tercüme edilirken, aktaranın yorumlarını da içerir ve aslında filozofun değil de, biz daha çok aktaranın düşüncelerini öğrenmiş oluruz.
evet evet! ne kadar iyi bir saptama. gerçekten bugünlerde gördüğümüz pek çok çeviri ne kadar orijinaline ait?. can yücel in yaptığı shakspeare çevrilerinin ne kadarı orijinal?
her çeviri bir şeyler değiştiriyor. her toplum, her kültür, her kişi kendinden bir şeyler ekliyor. o halde biz bu kitabı okurken iki kere ucundan aldatılmıyor muyuz? ırvın d. yalom bize breuer’sen, freud’dan, nietzsche’den bahsederken, onları kendi yorumuna, kendi algılamasına ve kendi kurgusuna göre yerleştirmiyor mu? nietzsche’den yapılan alıntılar ve onun verdiği mesajların gerçekten ne kadarı nietzsche’ye ait?.
ya peki türkçe çeviri? çevrilen ve yorumlanan bir metni, tekrar türkçeye çeviriyor ve bir o kadar dönüşüm geçirmesine sebep oluyoruz. o zaman en başta kitap “hakikati” değil, hakikatin bir yanılsamasını aktarıyor bize. hem de iki kere!
gerçekten de kibir ruhumuzu kaplayan bir deri mi? kendini sevmekle, kendini diğerlerinden üstün görmek aynı şey mi? nietzsche güce tapıyor adeta, kimsenin yardımını kabul etmek istemiyor, hiçbir iyiliği hoş karşılamıyor ve kendisine yapılan bir hakaret olarak görüyor. ama başkasının kendisine sığınmasına ve yardım istemesine, büyük bir zafer edası ile karşılık veriyor. o halde nietzsche büyüklemeyi seviyor, kendini değil. nietzsche bütün her şeyi o derece güç ilişkisine bağlıyor ki, dostluk konusunda ortaya koyduğu “realiteyi” , kadın erkek ilişkilerinde yitiriyor. aman allahım , iki insanın birbirini sevmesini bile güç ilişkisine bağlıyor. erkekler kadınları yönetmek ister , boyundurukları altına almak ister diyor. o halde kendini tamamen teslim eden erkekler ne olacak? güç isteyenin midir, istenilenin mi? neden erkekler ümitsizce âşık oldukları zaman, kendilerinden her istenileni yapıyorlar? eğer ortada bir güç varsa, en azından teorik olarak, o güç kadınlarda. ya da daha da önemlisi, onu koruyabilende.
arzulamayı seviyoruz, arzulalarımızı değil diyor nietzsche. ne kadar da doğru… çünkü insan sevmek istemiyor, sevmeyi istiyor. sevilmek istemiyor sevilmek isteme dürtüsüne bayılıyor. ve insan arkadaş istemiyor, arkadaşlarının var olması durumuna bayılıyor. ne kadar insanlar yakın birbirine? hiç kimse o beden denilen hapishaneden çıkıp, hayata diğerinin gözleri ile bakamaz. bakamayacakta. o halde nietzsche’nin yalnız kalmasına kim laf edebilir?
yazgıyı sevmek, ne kadar da büyük bir duygu. ne kadar naif ve savunmasız. yazgıya bir yandan karşı koyarken , onu sevmek nasıl mümkün ? eğer idaremiz isyana yetiyorsa, neden iş icraata gelince korku kaplıyor içimizi? sınırlarmış pehh… herkesin bir sınırı, hakikati arama sınırı varsa, insanların “kendilerini sevme” dürtüleri de bu sınırlar içerisinde gayet hoş bir muamma doğrusu. çünkü insan kendini seviyorsa hatta ve hatta kendini üstün görüyorsa, bu yazgısını sevdiğini ama ona karşı koymak için hiçbir nedeninin olmadığını ortaya koyar. çünkü yazgı eline bütün mükemmellikleri vermiştir. ve yazgı sahipleri bunu bile bile, zevk duya duya kabullenmişlerdir.
evet, herkes birbirine oyun oynuyor. kitabın ana konusu bu ve bunu gerçekten iyi başarmış. yoksa öğretici kitap kisvesinde, psikolojik yardım ve dersler içeren bu “kurgu” insanları bunalımdan çıkarmak gibi bir amaca hizmet etmeye çalışıyor olmazdı. son derece kesif iki yüzlülüklerden dem vuran nietzsche'nin, her ne kadar sonunda “ev sevgisini” özlemiş gibi gözüküyorsa da, kaçtığı şey sadece ahlaksızlık ve saygısızlık…
geleneklere itiraz ediyor , “kendi yarattığımız tanrıyı, el birliği ile öldürmeye çalışıyoruz”. o halde tanrı öldü, yaşasın yeni tanrı !
peki yeni tanrı ne ? ahh gayet basit , yeni tanrı “tanrısızlık” , yeni gelenek “geleneksizlik” ve yeni ahlak “ahlaksızlık”. bütün hepsi değişiyor ve göreceli bir niteliğe sahipse , ortadan “genel geçer” hiçbir şey yok demektir. salt bir gerçek var , iki yüzlülük halen tedavülde…
gerçek hayatlarında hiç karşılaşmamış olan
friedrich wilhelm nietzsche ve
josef breuer'in yollarını dahice kesiştiren
irvin yalom kitabı.
nietzsche ile ilgilenip onun kitaplarını okumak isteyenler için başlanmasını önerdiğim nokta.
...ve kitaptan aşmış alıntı:
"breuer sesini çıkarmadı. nietzsche devam etti: 'düşünün ki varoluşun ebedi kum saati defalarca tersine, bir daha tersine çevrilip duruyor. her seferinde siz de, ben de, içindeki her zerre de sürekli tersine çevriliyoruz.'
breuer onu anlamak için gayret gösterdi. 'peki bu fantezi nasıl?'
'bu fanteziden öte bir şey,' diye ısrar etti nietzsche. 'bir düşünce deneyinden de fazla bir şey. siz yalnızca benim sözlerime kulak verin! geri kalan her şeye kapatın kendinizi! sonsuzluğu düşünün. arkanıza bakın, geçmişin sonsuzluklarına baktığınızı hayal edin. zaman ezeli; zaman sonsuza dek geriye uzanıyorsa olabilecek her şey, zaten daha önce olmuş şeyler değil midir? şu anda geçen her şey daha önce de aynı şekilde geçmiş değil midir? burada yürüyen her neyse, bu yoldan daha önce de geçmiş olmalı, değil mi? bu zaman sonsuzluğunda her şey önceden geçmiş ise josef, içinde bulunduğumuz şu an bu ağaç dallarının arasında fısıldaşmamıza ne diyeceksiniz? bu da daha önceden olmuş bir şey değil midir? sonsuza dek geriye uzanabilen zaman, sonsuza dek ileriye doğru da uzanmaz mı? şu anda, her anda, her şeyi bir daha, bir daha yaşıyor olmuyor muyuz?' "
(arkhe, 29.06.2007 18:04)
usta bir şekilde harmanlanmış, psikanalize yönelik, altı çizile çizile okunası kitaptır. kitabı okumaya başlandığında etraftakilere hadi ben breuer'lere gidiyorum denmesi gerekir çünkü o esnada konsantrasyon tavan yapar mekanla olan bağ kopar. ahlaklı bir yaşamın ancak kişinin kendisini toplum ahlakından kurtarmasıyla gerçekleşebileceğini söyleyerek beni benden almış, hayat amacım haline getirmiştir.
-hocaaam,hocaaam nietzsche ağlıyor
....
-oğlum nietzsche niye ağlıyorsun,noldu?
-salome bana kırbacıyla vurdu örtmenim böhüüü
-kızım niye vuruyorsun arkadaşına
-mızıkçılık yapıyor oda örtmenim.paul ben o üçümüz evcilik oynuyorduk,nietzsche yanlız benimle oyna dedi bende paul le oynarım yanlız deyince bize kötü kötü notlar yazdı
...
(fluwn, 20.07.2007 15:55)
nickimin müsebbibi olan eserdir
bugüne kadar
nietzsche ile tanışmamış olanlara; ilk olarak
irvin d. yalom'un "nietzsche ağladığında" kitabını okumakla başlayın derim. (kendimden biliyorum).
neysen o ol!
(tohum, 02.08.2007 22:35 ~ 23:10)
kurmaca bir dünyada birbirinden apayrı iki insanın bir araya getirilmesiyle irvin yalom'um yarattığı muhteşem eser. nietszche gibi yalnız bir filozof ve breuer gibi çevresi insanlarla dolu saygın bir doktor bu kitapta benzer yanlarıyla bir araya gelmiştir..kurdukları bağ, bu kişilerin gerçek hayatta yaptıkları işler söyledikleri sözlerle harmanlanmış sağlam bir dostluğa dönüştürülmüştür...
nietszche'nin fikirlerine inansın veya inanmasın bence bu kitap her onu okuyan bireyin kendisini bulmasında düşüncelerini netleştirmesinde önemli bir yer tutar.her sayfasında insanı dehşete düşürebilecek gerçekler ortaya koyar.
"ümit kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü işkenceyi uzatır."
"kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini:
önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?"
"ölümün son iyiliği bir daha ölümün olmamasıdır"