viyana patent enstitüsü   

adana çık aradan

  1. belki hayal ürünü, belki yekpare mermerden ya da damarlı kayalardan inşa edilecek kadar gerçek bir ortaçağ kurumu.

    ****

    bu satırları hayatımın son demlerini geçirdiğim tanrının gözdesi bir şehirde, altınboynuzu seyredip nargile marpucumu dişlerken yazıyorum.

    otuz yıl kadar önce, 17. yüzyıl da diyebiliriz, britanya krallığında, thomas hobbes'unki ile aynı istinat duvarına bakan rezidansımda yine düşüncelere dalmış, durmadan başarısını kovaladığım buluşum üzerinde çalışıyordum. yaratılışım gereği parlementocuydum, oliver cromwellciydim. komşum hobbes ise korkak bir mutlak monarşistti. biz iç savaşı kazandığımızda arkadaşım hobbes'u topraklarından sürdüler. ben de giderayak onun malvarlığını ele geçirdim. en büyük arzum olan müthiş icadımı tamamlama yolunda büyük bir fırsat... bu uğurda yıllarımı ve aile altınlarımı gözden çıkarmıştım, ama viyana yolculuğum ve orada karşılaşacaklarım için dahasına da ihtiyaç vardı.

    son gecemi hatırlıyorum ingiltere'deki. evimde, o dönem avrupa'da harikalar odası diye aldandırılan büyük holdeydim. bir zamanlar, satmadan önce, onlarca tablonun, minyatürün ve heykelin yerini alan bern'den getirttiğim sedef kakmalı kestane büyük masama kurulmuş, salonun büyük camlarından vuran beyaz ayışığını bezini tutuşturarak yaktığım gaz lambasının sarısıyla harman etmiş, sararmış parşömenlerimi mürekkep lekeli ellerimle hissederek son bir kez gözden geçiriyordum. donuk ayın rahatlatıcılığı ve titreyen alevin ürkekliğinde, her şey yolunda gitsin diye çocukluğumdan hatıra, belki de ninni, bir kelt ezgisini mırıldanırkeni incil'den yaratılış pasajları getirmeye çalışıyordum aklıma...

    aslında o gece beklediğimin aksine çok rahat uyuyacak, ertesi gün fransa'ya gitmek için yola çıkacaktım.

    ****

    ingiltere-fransa arası yolculuğum olaysız ve rahat geçmişti, sırada ülkeleri, sıradağları geride bırakarak viyana'ya ulaşmak vardı. kıta avrupasının içlerine ilerledikçe britanya'nın izole sukünetinden uzaklaştığımızı, barok ve gotik mimarinin çizgilerinin keskinleştiğini hissedebiliyordum. şu osmanlı hakkında anlatılan kanlı masalların diyarına gidiyordum sanki atlılarımızın tekerleklerinin her doğuya dönüşünde.

    ****

    birkaç tatsız olay, bir iki ufak hırsızlık ve geçen haftalar... sonunda viyana kapılarına dayanmıştım.
    üzerindeki incilerden birkaçı düşmüş, yitmiş ama yine de özenli ve elegant görüntüsünden ödün vermemiş bir sanduka, tıpkı planların yer aldığı parşömenleri yerleştirdiğim maun gövdeli silindirik kutucuk gibi yol boyunca yanı başımdaydı. bu sandukanın içinde projemin ilk örneği, prototipine ait parçalar montaja hazır bulunmaktaydı.
    aslen şehre girdiğim gibi, tek arzum schloss schönbrunn'un hemen ardında yer alan patent enstitüsünü görebilmekti. ama güneş çoktan stephansdom'un kulelerinin ardına gizlenmiş, viyana kızıl bir karanlığı karşılamaya çıkan güzel bir kadın gibi tenhalaşmıştı. ben de kahyamı geceyi geçirebileceğimiz uygun bir han bulması için yollarken, sigaralığımın ışığında duvarlardaki senfoni veyahut tiyatro gösterilerine ait afişleri okuyacaktım.

    "sıcak şarap, osmanlı'dan geldiği belli olan baharatlar ve rahat bir oda, yeterliydi bana viyana'da"

    gelecek başarımın güneş ışığı ile kamaşan gözlerim, bir yıldız gibi parlayan viyana'yı seyretmeyi önemsememişti bunu şimdileri daha iyi farkediyorum. neyse. ertesi sabah apar topar ama kaldırımlara dahi sertçe basmayacak şekilde patent enstitüsüne yollandım. viyana'yı küstürmekten, incitmekten imtina ediyordum. çok heyecanlıydım ve viyana'nın bir ruhu varsa bana o sabah yardım etmesini diliyordum.
    iki saatlik bir beklemeden sonra parlak camlarını kuzgun kanadı renginde perdelerin kapadığı, ahşap kokan büyük kabul salonuna girdim. önümde dört kişilik bir patent jürisi vardı. bu dört jürinin onayı ile hem adımın çağlarca anılmasını sağlayacak, hem de dünyayı değiştirecek bu icat için üretim finansmanı edinecektim. yavaşça salonun ortasına, tahtanın yanına ilerledim. sandukamı defalarca cilalandığı belli olan tarihi parkelerin üzerine kibarca bıraktım ve özgüven dolu hareketlerle parşömenlerimi kutusundan çıkardım. iki saat süren mülakat sonunda başarmaya çok yakın olduğumu anladığım an geldi. teorim ikna ediciydi, şimdi büyük buluşumu kurup denemekteydi sıra.

    peki müthiş buluşum neydi?

    dünyanın ilk karı kaldıracını icat etmiştim!

    montajı yaparken ellerimin titremesini içime, damarlarıma çekerek gizliyordum. tanrıya şükür ki yıllar önce ameliyatla omurgamı komple aldırmıştım. sonra oldum olası titremelerimi, sanrılarımı, aşklarımı ve korkularımı omurgamın bir zamanlar olduğu nahiyede sakladım.
    jürideki en genç üyeye lord van bufet'e döndüm ve; "sevgili lordum bu icadın deneyi için bana bir kadın lazım, ve izin verirseniz bu aletin ne kadar başarılı olup ne kadar çalıştığını göstermek için bugün burada bu deneyi eşinizle yapmak istiyorum." dedim. genç efendi önce şaşırmış sonra gülümsemişti:

    - olur, uygundur.

    bayan bufet'i derhal salonun ortasına çağırdık. vakit kaybetmeden ama nazikçe göğüs çatalının arasına icadımın kancasını yerleştirdiğimi anımsıyorum, ve bir de başdöndürücü kokusunu o güzel kadının. derin bir nefes almış ve mekanik kolu hafifçe ittirmiştim. leydi bufet sanki melekler tarafından gezmeye götürülmüşçesine yerden havalanmış, korkmak yerine gülümsemişti.

    başarmıştım! başardım! karı kaldıracım testi geçmişti!

    yine de... ufak bir sorun vardı.

    bufet inmek istediğinde kolu tekrar çekmek istedim ama o anda bayan van bufet sert bir şekilde yere kapaklandı. karı kaldıracım karı kaldırabiliyor ama yumuşakça yere indiremiyordu. koca salonda highland'in soğuk, kırçıllı buz rüzgarları esmişti sanki. oturuma ara verildi ve yarım saat sonra tekrar karşılarına çıkmak üzere salonu terkettim.
    bu dikkatsizliğime acımasızca küfrediyor, bir yandan da sorunu acele yoldan nasıl çözebilirim diye düşünüyordum. ama o bir ömür gibi süren yarım saatte çözüm bulamadım.
    tekrar içeri girdiğimizde jüri derhal kararını açıkladı. aynı hafta içinde bu sert düşüşleri yokedecek bir yöntem bulmamı yoksa bu eksik ürüne patent ya da destek vermeyeceklerini dile getirdiler.

    tam dört gün, annemin ölümünden sonraki dört yaslı gün gibi... dul halalarım rezidansımıza taşınmadan önceki son dört gün gibi zorlu zamanlar. hiçbir şey bulamıyordum, tüy gibi, yumuşayarak düşmeliydi kaldırdığım karılar, yapamıyordum.
    dördüncü günün akşamı kärtnerstrasse'de umutsuzca yürürken bir ilan gördüm, bir tiyatro oyunuydu. kafamı dağıtmak için girdim. osmanlı bir erkeğin viyanalı bir kıza aşkını anlatan bir komedi idi. entre acte gelmek üzereydi ki, bir dizi replikle etrafımda yıldırımlar çaktı, yıldızlar yanarak kaydı ve belki manş'taki tüm balıkçıların fenerlerinin ışığında zihnim aydınlandı:

    osmanlı erkek viyanalı kıza bir mektup yollamıştı. önceleri ona yüz vermeyen sert kızın yüzünü bu mektup yumuşattı. mektup, kesme işartleriyle, yumuşatılmış olarak da bilinen şapkalı harflerle doluydu. yâren, hususî, memnû, cev'âb ve daha nicesi!
    evet buydu! icadımın yanına sesli harflerin üzerine şapka koyarak onları yumuşatacak bir alfabe abaküsü monte edecektim.

    ertesi sabah jüriye koştum, icadımı kurdum ve gururlar tahtaya bildiğim, bilmediğim tüm şapkalı sesli harfleri kullanabileceğim osmanlıca kelimeler yazmaya başladım. bayan bufet bu kez isteksizce de olsa, denekliği kabul etmişti yine. kancayı büstiyerine iliştirdim, ağlak harfleri mırıldnıp kolu ittim.

    "karı kolayca kalkmıştı!"

    kolu çektim.

    "karı şapkalı harflerim ve osmanlıca kelimelerim sayesinde zararsızca, kalktığı gibi inmişti!"

    ****

    gerisi malum, adım tarihe geçti. ilk karı kaldıracı; ve kaldırdığı karıları kırmayan, onlara sert davranmayan "ünlü harfleri yumuşak ünlülere çeviren aparat" adımla anılır oldu.
    din değiştirdim, osmanlıdan bir kadınla evledim, zevcemle mutlu bir hayat yaşadım bu sabaha kadar her gün. ve şimdi bu sabah bu anımı yazarak yaşlılığımdaki son dileğimi de gerçekleştirmiş oluyorum.

    bu yazıyı yüzyıllar içinde okuyacak herkes maharetin "karı kaldırmakta" değil, kaldırdığınız "karı"yı incitmeden yere terkedebilmekte olduğunu anlayacaktır.

    umarım.
    (palanthaser, 02.07.2007 02:03 ~ 02:10)