|
|
- ingilizce adı "my life to live" veya "it's my life" olarak geçen jean luc godard ın 1962 yapımı filmi. anna karina nın sağdan-önden-soldan profili üzerine geçen jenerik yazıları "12 episodluk bir film" diye başlıyor ve montaigne nin "özünü, başkalarına kirala, kendine bırak" gibilerinden bir sözüyle açılıyor. arada bi fondan gelen michel legrand ın hicranlı müziğinin önünde, bu sefer anna karina tek başına götürmüş filmi, -anlaşılacağı üzere bir fahişe olarak.
fahişelik üzerine neredeyse bir dökümanter gibi bilgi verilen filmde, nana nın hayatından bir kesit ve ölümü üzerine epik bi tarz var. nananın esrarengiz güzelliği ve sorunlu varoluş biçimine godardın tutkulu bi şekilde yaklaştığı her halinden belli. godard, özel hayatında da birlikte olduğu bu kadının kendinden menkulluğunu çözmek için takdir edilesi bi çaba sarfediyor... anna karina gibi bazı oyuncular da zaten godard tipi "otör yönetmen" lerin, kağıt üzerindeki taslaklarını sette altüst eden canlı plastikler olmakla kalmayıp hayatlarına da mana katıyo olmalılar.
filmin ilk episodu, anlatı hakkında bir fikir verir sanıyorum... adı "bir kafe. nana paulden ayrılmak ister. tilt masası" dır. bu ilk episod, iki omuzun konuştuğu planla başlar ve uzunca bir süre devam ettikten sonra tilt masası çerçevesiyle biter.
nana, -her insan gibi- kendisine özel davranılmasını isteyen oyunculuk meraklısı biridir ve bir kafede "fakir" paulden ayrılma konuşmaları yapmaya çalışır. fotoğraflarını çeken o adamla tanıştırmasının dışında paulden beklediği başka bir şey kalmamıştır. repliklerine tıpkı bi oyuncu gibi titizlense de, o aslında yorucu olmayanı tercih etmektedir. konuşmak bile fazladır. konuştukça, sözcükler anlamını yitirmektedir. kısacası onu "keşfedecek" olan, paul değildir. zaten nanaya verecek 2.000 frankı bile yoktur.
tilt masasına geçtiklerinde paul nanaya sekiz yaşındaki bir çocuğun kendini neden bir kuşa benzettiğini açıklar: "kuş, içiyle dışıyla bir hayvandır. dışarıya doğru hareket eder. ama içerisi de vardır. içeriye doğru hareket eder. ve orada ruhumuzu görürüz."
diğer episodlar için filmi seyretmek lazım.
- onbirinci episod... place du chatelet. bir yabancı. "kendiliğinden felsefeci" nana...
canı sıkılan fahişe nana, o sırada kitap okumakta olan ve işi kitap okumak olan hiç tanımadığı yaşlı birinden kendisine içki ısmarlamasını ister ve onun masasına geçer. karşılıklı konuşmaya başlarlar.
nana - bu sık sık oluyo. bazen birdenbire ne söyleyeceğimi bilmiyorum. ne söylemek istediğimi biliyorum ama belirtmeye çalıştığım o mu değil mi diye düşünüyorum. konuşma anı geldiğinde de, söyleyemiyorum.
yabancı - üç silahşörleri okudunuz mu.
nana - hayır filmini gördüm. neden.
yabancı - çünkü orada porthos diye biri vardır. uzun boylu, güçlü, biraz ahmak olan porthos, hayatı boyunca hiç düşünmemiştir. havaya uçurması için bi mahzene bomba yerleştirmesi gerekmektedir. bombayı koyar, fitili ateşler ve koşarak uzaklaşır. fakat birdenbire, gerçekten de 20 yıl sonra, düşünmeye başlar. bir adımdan sonra diğerini atmak nasıl mümkündür diye. sen de bunun hakkında düşünmüş olmalısın. porthos bu yüzden koşmasını durdurur. daha fazla ileri gidemiyodur. bomba patlar ve mahzen üzerine çöker. omuzlarıyla bu çöküşü engellese de birkaç gün sonra, sıkışarak ölür. hayatında ilk kez düşündüğünde bu onun ölümüne neden olmuştur.
nana - neden bu hikayeyi anlattınız.
yabancı - bi nedeni yok. sadece konuşmak için.
nana - neden hep konuşmak zorundayız. her zaman konuşmamalı, sessiz yaşamalıyız. çok konuştukça, sözcüklerin anlamı azalıyor.
yabancı - belki de. ama
nana - bilemiyorum
yabancı - ben konuşmadan yaşayamıyacağımızı anladım.
nana - konuşmadan yaşamak isterdim.
yabancı - evet iyi olurdu. öyle değil mi. tıpkı diğerini daha çok sevmek gibi. ama mümkün değil.
diyaloglar böyle gidiyor. jean luc godard ın stilini anlamak bakımından...
|