"acı duymak gülmekten iyidir, zira acı insanın yüreğini ağrıtır. insanları diri diri gömercesine kilitleyip çevrelerinde duvarlar örenin ne olduğu bilinmez ama yine de bir takım duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların varlığı hissedilir. bütün bunlar bir kuruntu, bir hayal midir? sanmıyorum. ve insan kendi kendine sorar; tanrım bu uzun süreli mi, temelli ve herkes için geçerli olan bir ebediyet midir?" sözlerinin sahibi hollandalı ünlü ressam
hollandalıdır. ruhsal olarak dengesiz ve şizofrendir. buna rağmen mükemmel sanat eserleri yaratmıştır. kullandığı renkler ve fırça darbeleri tamamen kendine özgüdür. empresiyonizmin en büyük temsilcisidir.
hollandalı empresyonist ressam. en önemli özelliklerinden biri kullandığı sarı rengin tamamen ona özgü ve mükemmel olmasıdır, bu yüzden resimlerinin taklit edilmesi çok zordur.
post-empresyonist (izlenimci) ressam. biçimlerinde özgürlük vardır, renk ve ışık içinde eriyip gider. döneminde burjuvazinin hiç deger vermediği resimlerine şimdi paha biçilemiyor, herbiri yüklü bir servet degerinde.. suan biçilen pahayı o zamanlar biçselerdi eminim kabul etmezdi, o da ayrı tabi.."şizofrenler niye bu kadar dahi oluyor ya? " dedirten bir başka örnektir kendisi..
37 yıllık yaşamında ardında yüzlerce eser ve abisine yazdığı bir o kadar da mektup bırakmış sanat tarihinin belki de en mahsun ve de enteresan şahsiyetidir, intihar etmiştir.
az uyanık (puşt demek isterdim fakat büyüğümdür) insan değilmiş. birkaç eserinin renk, aydınlık ayarlarıyla oynadım. meğer o eserlerin arkasında ne deryalar yatıyormuş da haberimiz yokmuş.
vincent (willem) van gogh (1853-1890) genel olarak rembrandt’tan sonra en büyük hollandalı ressam olarak kabul edilir. ekspresyonizm üzerinde yoğun etkisi olmuştur. yalnızca 10 yıllık bir zaman diliminde üretilmiş eserlerinde, genelde yaşadığı ruhsal rahatsızlığının bir yansıması olan çarpıcı renkler, kaba fırça darbeleri ve dış hat biçimleri kullanmıştır.
yaşamı boyunca hiç resim satamamış, anlaşılmayı beklemiş, ancak anlaşılamamış; günümüzde ise dünya üzerinde reprodüksiyonları en çok satan iki ressamdan biridir (diğeri monet). zamanında yaptığı resimleri tanguy baba diye bilinen galerici aracılığıyla cezanne'a da gösterme fırsatı olmuştur, ancak cezanne gördüğü resimler hakkında "dostum, bunlar deli resmi yorumunu" yapmıştır. cezanne'ın bu yorumu van gogh'un ruhsal durumunu anlayabilmiş ancak resimlerindeki yeniliği görememiş olduğunu gösteriyor. van gogh ise anlaşılmadığının düşünerek uzaklaşmak istiyor ve taşraya taşınıyor.
ayrıca,
kulağini kesip bir fahişeye hediye etmiştir. manik depresiftir ve bu hastaliktan sadece kendini sorumlu tutmuştur. din eğitimi gormüş hatta rahip bile olmuş ama kekeme oldugundan vaazlarini kimse dinlememiştir. akil hastanesine yatarken "ben buraya bir ressam olarak girerim deli olarak değil" demiştir. o bir deha...
eski kulağı kesiklerdendir.hayatında yaşadığı iki karşılıksız aşk sonrası akli dengesini kaybetmiş daha sonra bir hayat kadınına kulağını kesip gazete kağıdında vermiştir bu olaydan sonra ise akıl hastanesine kendi isteğiyle yatmıştır sebep olarak ise şizofreni ,epilepsi hastalığı ve alkol bağımlısı olması gösterilmiştir fakat bu dehanın ölümüde yaşamı gibi acı bir şekilde olmuş karnına bir kurşun sıkarak intahar etmiştir ve hayatı boyunca sadece bir tane tablosu satılmıştır.
tabu da anlatılması en rahat isimlerden
- abi doğuda canavarı olan bi göl var hani,
-van gölü
-hea işte onun sanat yapan,boyama yapan(yanlış hatırlamıyosam "resim" tabuydu) versiyonu
-ha van gogh!
patates yiyenler tablosu görülmeye değerdir, pierre august renoirın kahvaltı eden kürekçiler isimli resmine karşılık toplumsal bir problemi ifade eder. ya da topluluklar arası eşitsizlik kavramına farklı bir bakış açısı getirir.
resimlerindeki o farklı ve efsunlu rengi nereden bulduğunu hala merak ettiğim ve insanların da merak ettiğini bildiğim ressam
lisede açtığım bir sergide ünlü "çaresizliğin eşiğinde" tablosuna kara kalem röprodiksiyon yaptığım ressamdır aynı zamanda..sözkonusu tablo altı üstü sandalyede oturan bir adamdır fakat 7 saat gibi bir zamanımı almıştır..
"bizi tarascon yada rouen'a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür... yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz öyle." - van gogh
tıpkı sözlerindeki gibi, yaşamı boyunca bir yıldız olamadı van gogh. kardeşi theo dışında ailede horlanmış, sevgiye susamışlık ve içe kapanıklık arasında bölünmüş bir ressam, yalnız bir insan olarak kaldı.
babası papazdır. başlangıçta kendini dine adamış, insanlardan uzak yaşamakta direnmiş, sonrasında kafasını taktığı teolojik meseleler için hayattaki tek pişmanlığım diyebilecek kadar hayatı gel-gitlerle dolu bir insan.
"tutkulu, coşkulu, duygularına çabuk kapılan bir insanım ben. ufak tefek veya büyük delilikler, saçmalıklar yapabilecek bir tabiatım var. yaptıklarımdan az veya çok pişman oluyorum daha sonra" diye tanımlıyor kendisini kardeşi theo'ya yazdığı mektuplarda...
van gogh; 30 mart 1853 yılında hollanda'da brabant'ın küçük bir kasabası olan coroot zundert'de dünyaya geldi. kendisinden bir yıl önce ölü doğan kardeşinin adıyla nüfus kayıtlarına geçirildi. hayata atılışındaki bu talihsizlik psikolojik dünyasının biçimlenmesinde büyük rol oynamıştır.
27'sinde ressam olmaya karar verir. gençlik dönemindeki resim alım satım işi nedeniyle yaklaşık 7 yıldır içinde olduğu resim dünyası ve sanatın bireyselliği belki de bu kararında etken olmuştur.
van gogh, kardeşi theo ile yaptığı anlaşma doğrultusunda theo'nun gönderdiği harçlıklarla yaşamaya çalışmış, karşılığında yaptığı tüm resimleri ona göndermiştir. çoğu zaman bir lokma ekmek ile boya tüpü arasında seçim yapmak zorunda kalmışsa da tercihini boya tüpünden yana kullanmıştır.
ona göre hep örnek aldığı gerçek sanatçılardan biri millet'dir: "onlar gördüklerini nasıl duyumsuyorlarsa öyle çizmişlerdi."
akademik desenler baştan aşağı kusursuz bile olsa ona göre eksik, yavan ve tekdüzedir. yeni birşey söylemez. van gogh'un güney fransa'ya (arles) inmesinin sebebi daha değişik bir ışık görme dileği, parlak gökyüzü altında doğaya baktığında japonların duygu ve çizgi biçimlerini, öte yandan delacroix'nın* resminin püf noktalarını daha iyi anlama çabasıdır. ve burada, yıllar yılı boşuna aradığı pek çok şeyi keşfettiğini anlar. bir dönem atölye evini ("sarı ev") ressam paul gauguin ile paylaşır. gauguin'in hırçın, ödün vermez tabiatı nedeniyle sık sık tartışırlar. bu dönemde kulağını keser.
önce evlilik, ardından oğlunun doğumu theo'yu maddi zorluklara itmiş, bunun sonucu olarak da theo, van gogh'a harcamalarını kıstlamak zorunda olduklarını yazmıştır. bu durum van gogh'u çok kaygılandırmıştır. saint-rémy dönemi akıl hastanesine yattığı, krizlerle boğuştuğu zamanlardır. bu dönemin ardından auvers-sur-oise'a giderek dr. gachet'nin kontrolünde inzivaya çekilmiştir. van gogh'un son resminin "kargalar ve buğday tarlaları" olduğu, bu resmini hayatının en son haftasında yaptığına inanılır.
"... bunlar fırtınalı gökler altında uzanan çok geniş mısır tarlaları... derin keder, sonsuz yalnızlık ifade etmek için herhangi bir zorlamaya başvurmama gerek kalmadı. ... bunlar benim kelimelerle anlatamayacağım şeyleri söyleyecekler size ..." demiştir. --10 temmuz 1890 tarihli mektubunda--
son mektubunda sanki millet'nin "sanat bir savaştır, bu işe baş koymak gerekir" öğüdüne kulak vermişçesine "... ben kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum - olsun, ..." diyerek resim sanatına olan karşı konulmaz tutkusu için yaşamını feda edebilecek kadar yürekli bir insan olduğunu ortaya koymuştur vincent van gogh.
van gogh portrelerinde ifadeye önem vermiş, resimlerine ruh katmıştır. kendisinin pek çok oto-portresini yapmasına rağmen hiçbir zaman portrelerinde tekrara düşmemiş, o anki ruh halini yansıtmasını bilmiştir hep. empresyonistlerin (izlenimcilerin) döneminde yaşamasına rağmen ekspresyonist (ifade dolu) izler taşıyan resimler yapmış ve kendinden sonra gelen kuşakları derinden etkilemiştir. boyayı doku halinde kullandığı resimlerinde kendine mal olmuş çizgisel fırça tekniği ve kontrast renkler nedeniyle hep bir devinim, bir canlılık söz konusudur. en durağan konulu peyzajlar bile aslından öte bir dinamizme kavuşmuştur. sarı rengi sahiplenmişçesine paletinden "van gogh sarısı" hiç eksik olmamıştır. öyle ki, mezarını yine sarı renkli çiçekler süslemiştir. van gogh'un yokluğuna dayanamayan, oğluna onun ismini verecek kadar onu çok seven theo da bir süre sonra ölür ve ağabeyinin kabrinin yanına gömülür. böylece dünya resim sanatının, sadece resimleriyle değil yaşamıyla da en renkli, en dramatik, belki de anlaşılması en zor simalarından biri olan vincent van gogh'un kısa yaşamı ardında binlerce resim bırakarak trajik bir şekilde 37 yaşında noktalanmıştır.
eserleri; 20. yy'ın başlarındaki sanat ortamını büyük oranda etkilemiştir.
...
"eğer içinizden bir ses 'sen resim yapamazsın' diyorsa, mutlaka resim yapın; o ses susacaktır..."
"yaşamda da resimde de tanrıdan pekala vazgeçebilirim. ama ben, acı çeken kişi benden daha büyük olan şeyden, yaratma gücünden nasıl vazgeçebilirim?"
tarzı ve yeteneğiyle insanı sadece resimleriyle kendisine hayran bırakan bir insandır. ortaokul ve lise yıllarım boyunca resim derslerinde yaptığım resimler hep van gogh reprodüksiyonlarıdır. vincent'in renklere hakimiyeti oldukça yüksektir ve bu sebeple resimlerinde çok detaylı çizimler yerine çok detaylı renk çalışmaları görünür. nerdeyse ismiyle ödeşleşmiş bir fırça darbeleri uygulayarak boyama stiline sahiptir. oldukça üzücü olmakla birlikte çok genç bir yaşta daha bir çok başyapıt verebilecekken vefat etmiştir. ayrıntılara girip adamın akıl sağlığını sorgulamak oldukça boş bir iştir zira normal insanlardan böylesi tablolar yapması beklenmez. neden mi çünkü normal biriyseniz resim yaparak hayatınızı kazanmak istiyorsanız ilk yapacağınız iş o dönem hangi tarz resimlerin talep gördüğünü sorgulamak ve o yönde kendinizi geliştirmeye çalışmaktır. oysa ki van gogh un resimlerinin değeri o öldükten sonra anlaşılmış ve malesef kimileri hediye ettiği kimseler(insan demeye dilim varmıyor) tarafından ahırlardaki yarıkları kapamak amaçıyla ahırlara çakılmıştır.
(bkz: bunu yapan insan olamaz)