aylarca kabuslar görürsünüz. gece uyku yoktur yani. hele uyku dışındaki yaşamda da bir insanın yüzüne bakarken çekiyorsanız vicdan azabını işte o zaman çok büyük bir problem vardır. mesela her gün merdivenlerde karşılaştığınız komşunuza, elinde büyüdüğünüz insana, sık sık gidip geldiğiniz birilerine karşıysa bu suçluluk duygusu, tek yapmanız gereken şehri terketmek, o muazzam sahnelerden olabildiğince uzağa kaçmaktır. bu bile yetersizdir lakin azabı bir nebze de olsa dindirir.
düşünün bir kere, 16 yıldır bitişik dairenizde oturan bir kadın var. elinde büyümüşsünüz. aynı zamanda ilkokul öğretmeniniz. iki tane çocuğu var sizden küçük yaştalar. o çocuklar da sizin annenizin elinde büyümüş. bu çocuklara her şeyi siz öğretmişsiniz, kardeşiniz gibi. onların abisisiniz kısmen. küfür etmeyi sizden öğrenmişler, siz beşiktaşlı olduğunuz için onlar da beşiktaşlı olmuşlar. başka bir çocukla kavga edince hemen sizin yanınıza koşmuşlar. sizin nüfus cüzdanınız birininkinden üç, diğerininkinden beş yıl eski sadece. anneleri okuldayken siz gözkulak olmuşsunuz onlara, bisiklete binmeyi, topa vurmayı, misket yuvarlamayı sizden öğrenmişler. doğduklarını hatırlıyorsunuz, o derece. anneleri ise sizin anneniz evde yokken hep sizle ilgilenmiş, bazı zaman gelmiş bu kadın okulda da öğretmeniniz olduğu için onunla daha fazla zaman geçirmişsiniz öz annenize nazaran.
gel zaman git zaman sene 2003ün 11 temmuzuna gelmiş. kapınız çalınıyor. açıyorsunuz. bu kadın karşınızda. "ben çocukları alıp plaja gidiyorum arkadaşlarımın yanına, sen de gel işin yoksa, çocuklara yüzme öğretirsin, göz kulak olursun" diyor. hemen şortunuzu falan alıp çıkıyorsunuz apartmandan hepberaber. 10 dakka sonra malum arkadaşların plaj kenarındaki evindesiniz. sonra hepberaber plaja geçip çadırın önüne kuruluyorsunuz. sonra siz çocukları alıp yüzmeye gidiyorsunuz. anne tembihliyor, "dikkatli ol sana güveniyoruz" diye. biraz yüzdükten sonra, abisine göre daha hareketli ve maceraperest olan küçük kardeş sizden onu boynunuza alıp derinlere götürmenizi istiyor. sizde kabul edip ufaklığı alıyorsunuz boynunuza. derinlere doğru ilerlerken büyük çocuğa "dikkatli ol, buradan bir yere ayrılma, sakın ileri gelme" gibi temkinlerde bulunuyorsunuz. siz artık küçük çocukla beraber ilerlemişsiniz. su neredeyse omuzlarınıza geliyor. geri dönüp bakıyorsunuz diğer çocuk kenara yakın bir yerde, beline gelen su seviyesinde yüzmeye çalışıyor kendince. tabi yüzemiyor, sadece oynuyor. siz kendinizi kaptırıyorsunuz küçük çocuğa yüzme öğretme işlemine. 15-20 dakika hiç geri bakıp kontrol etmiyorsunuz büyük oğlanı. kafanızda dank ediyor bir şey. bakıyorsunuz görünmüyor. herhalde canı sıkılmıştır tek başına annesinin yanına gitmiştir diyorsunuz kendi kendinize. gidip kontrol etmemeye karar veriyorsunuz. hayatınızın en boktan kararı olacağını bilemiyorsunuz tabi o an. aradan zaman geçiyor siz kıyıya gelip çadırın yanına gidiyorsunuz. büyük çocuk yok. annesi soruyor: "kaan nerde?" siz cevaplıyorsunuz: "buradaya gelemdi mi?"... herkesi bir telaş kaplıyor. gidip plajın tuvaletlerine, soyunma odalarına bakıyorsunuz, kaan yok. annesi kendini kaybediyor. halk toplanıyor. hep beraber denizin içinde kaan'ı aramaya başlıyorsunuz. ama yok... düşünüyorsunuz o ara, kaan'ı suyun içinde bulsam üzülecek miyim, sevinecek miyim? belki dışarlarda bi yerlerdedir diye ümit ederken ayağınızın altına yumşak bir şey geliyor. çekip kaldırıyorsunuz kaan'ın cansız bedenini. bir canlıya son dokunan insan olmakla, bir cansıza ilk dokunan insan olmak arasındaki farkın ne olduğunu o an anlıyorsunuz. beline gelen yerde boğulmuş, bir anlamı yok, nasıl olur?
cenazede herkes kendi arasında konuşurken gözlerini size dikiyor. işte karabalık, işte cenaze nakil arabası, işte onlarca otomobil, işte bayılanlar ayılanlar, işte tabut, işte imam, işte kefen, işte teneşir, işte hala ara ara burnundan kumlu deniz suyu gelen kaan, yani kardeşiniz... hepsiz sizin eseriniz. fırça sizin ellerinizdeyken çizildi bu tablo. ve şimdi tüm kalabalık parmağıyla sizi gösteriyor. sizin hatanız;
mea culpa.
aylarca uyku yok, aylarca musluktan akan sulara dokunmak yok, denizi televizyonda bile görmeye, adını duymaya tahammül edemiyorsunuz. kimse sizi suçlamıyor ama soğuk bir bedene dokunuş, annenin sesi, ambulansın sireni, gördüğünüz manzaralar ve anılar sizi yeterince suçluyor. düşünün bir kere tüm bunlar içinizi cehenneme çevirirken bu anne sizi her gördüğünde olayı yeniden yaşıyor hissine kapılıyor olacak ki bayılıyor. evine gidiyorsunuz bayılıyor, sizin eve gelince bayılıyor, sokakta rastlaşınca bayılıyor.... öz anneniz kadar yakın bir kadından kaçıyorsunuz. bunun adı vicdan azabı oluyor. ama kendinizden, yani beyninizden kaçamıyorsunuz gece gündüz. bunun bir adı yok. feci bir his, kurtuluşa imkan yok. 5 yıl geçse bile sözlüğe dökmek ve hala vicdanınızı azıcık olsa bile rahatlatmak umuduyla bu satırları yazıyorsunuz bir de. işte böyle bir şey vicdan azabı.