hayatınızın dönüm noktasının, temel taşının hayatınızdan çıkıp gidişini izlerken, birden kalkıp gitmesi,arkasından soluk soluğa denemenize rağmen tek söyleyebildiğinizin "seni çok seviyorum" olması, ve bunun üzerine sevdiceğin duymamış gibi çekip gitmesi.
genellikle içki sofralarından kalkışlar bu şekilde olur, çok içen eleman yarı baygın yarı sızmış bir şekilde masayı terkederken ancak ona omuzunu destek olarak veren yakın arkadaşı, içen eleman yerine veda eder, komik olur.
içinde bir burukluk olur. ayrılmak, kopmak zor gelir. sanki gitmemişsin gibi olsun diye veda bile edemezsin. gidersin aklın geride kalakala.
son bir elveda canınıdan can alır çünkü.
yuvadan geçici olarak ayrılırken, içine doğar sanki, daha bi sarılırsın.. bırakmaz sarılmayı seninki bitmişken bile... görüşürüz dersin arkasından bakarken.
sonra haberi gelir.
gitmiştir...
*
onun gideceğini bilsenizde ona sarılmak, koklamak içinizden gelmez bazen. çünkü onun gitmesini istemediğinizden bunlardan birini bile yapmak istemezsiniz.bunu bir tek siz anlarsınız, giden anlamaz bile!
gider sadece sizden çok uzak diyarlara...
ayrılırken bırak yüzyüze görüşmeyi telefoında bile konuşmayan insanların içinde olduğu durum..acı vericidir, son bir hoşçakal duymak, son kez sarılmak ister insan..
gider.. ve o giderken içinizden şu şarkıyı söylersiniz yüreğiniz kan ağlayarak..
cahildim dünyanın rengine kandım
hayale aldandım boşuna yandım
seni ilelebet benimsin sandım
ölürüm sevdiğim zehirim sensin
evvelim sen oldun ahirim sensin...
sözüm yok şu benden kırıldığına
gidip başka dala sarıldığıma
gönlüm inanmıyor ayrıldığına
gözyaşım sen oldun kahirim sensin
evvelim sen oldun ahirim sensin...
garibim can yakıp gönül kırmadım
senden ayrı ben bir mekan kurmadım
daha bir gönüle ikrar vermedim
batınım sen oldun zahirim sensin
evvelim sen oldun ahirim sensin...
geri dönünce orda olsun diye yaparsın aklınca ya da korktuğun için ağlamaktan,göstermemek için ağladığını... nasıl olsa burada olacak döndüğünde, bir sefer gidiyorum demesen ne olur ki? döndüğünde hasretle sarılır kucaklarsın, o zaman söylemeden gidişin de unutulur. buna güvenerek bir kere öpmezsin bile yanına gitmeye tenezzül edip de. kuru bir öpücüğü sakınırsın ondan.düşünmezsin ki sen hazır olduğunda da onun olduğu yerde olmayabileceğini...
zamanı gelip dönünce, işte geldim deyip atılacaksındır kollarına; öğrenirsin ki sen yokken gitmiş, o yok artık. nasıl olur ama? hani burada olacaktı?? sen geldiğin yerde bulabilmek için veda etmeden bırakmamış mıydın onu? e şimdi nereye gitti? neden sana haber vermeden gitti? hiç böyle yapmazdı ki? hep gel diye beklerdi, gecikecek olsan bile...
peki şimdi?
nasıl oldu da bırakabildi seni? ayrıca neden söylemedi gideceğini? bilmiyo muydu merak edeceğini? hem de çok da erken gitti...
bilseydin gerçekten veda olacağını bırakıp da gider miydin ki? uzaklaşır mıydın yanından hiç?...
bir daha dönmeyeceğini anladığındaysa elinde son öpücüğün değil sadece pişmanlığın kalır.
iyi bir şeydir bazen. sevmem ben vedalaşmayı. harbi ağır dokunur. vedalaşmak derken, tabii bakkala giderken "baba geliyorum birazdan" demeyi kastedmiyorum. vedalaşmak acıdır bazen, bir daha göremeyeceğini bilseydin, biriyle, sevdiklerinle, nasıl vedalaşırdin ki? ben en güzel haliyle, en güzel anılarıyla hatırlamak isterim birini veya birşeyleri, vedalaşırken ki haliyle değil.
annenin gözlerinden yaşlar geldiği görülünce ağlmamak için uçağa doğru koşar adım kaçarsın. ne var ki gözünden düşen bir damlayı herkes görmüştür. uçağa binersin yüzün bembeyazdır, birden anlarsın ki ailene "hoşçakalın" bile diyememişsin.
..son konuşmanızda birşeylerin eksikliğini hissedersiniz. ama adını koyamazsınız bu hissin, belki de koymak istemezsiniz... aranızdaki sessizlik fazlalaşmaya başlar. içinizden bir ses "artık bitti galiba..." dese bile, dudakların mührü ile karşılaşır ve içeride öylece kalakalır! içeride ne kadar yankılanırsa, dışarıya o kadar sessizlik olarak çıkar.
"hiç böyle susmazdı" diye içiniz içinizi yer... sıradan bir günde, sıradan bir zamanda ne düşündüğünü tahmin ettiğiniz kişinin; o dakika aklından ne geçtiğini tahmin etmeye çalışırken bulursunuz kendinizi...
günün sonu gelir, yarın buluşacakmış gibi ayrılırsınız... ama o tuhaf his hala sizinledir, dahası onun sözlerinde, gözlerinde ve sessizliğindedir. derin nefes alıp görmezden gelirsiniz... "bana, bize bunu yapmaz" diye geçirirsiniz içinizden.
başınızı yastığınıza koyduğunuz an, tıpkı diğer zamanlarda ki gibi yine aklınıza o gelir... adını içinizden geçirip derin nefes alırsınız. ardından onun duymayacağını bildiğiniz halde; sanki yanınızdaymış gibi usulca iyi geceler dersiniz.
ertesi gün, ondan haber gelmez. önce kabullenmek istemezsiniz; arkanızı dönüp baktığınızda ise onsuz günlerin hızla biriktiğini görürsünüz... gözyaşlarınız sel olur, "neden, niçin, niye..." tüm bu kelimeler yankılanır durur kafanızda... tahminlerden öteye gidemezsiniz. ona ne kadar kızmak istesenizde kızamazsınız...
ona duyduğunuz sevgiyi, onun sevgisiyle öğrendiğiniz gerçekleri hatırlarsınız... tekrardan derin nefes alırsınız, onun vermiş olduğu karara saygı gösterip gözünüzün yaşını silip, yaşamınıza kaldığınız yerden devam edersiniz... arasıra boğazına birşey düğümlense bile, günler geçtikçe aklınıza daha seyrek gelmeye başlar...
üstünden aylar dahi geçmiş bile olsa, başınızı her geriye çevirdiğinizde, içinizden "her şey daha farklı olabilirdi..." dersiniz.
öyle bir andır ki o an ;
hayatınızdaki en büyük yeri kaplayan insan , en anlamlı olan kişi öyle bir anda çekip gitmiştir ki hayatınızdan...
en güzel anılarınızı,en güzel hikayenizi,aşkınızı alıp götürmüştür belkide..
yinede seven insan modeli "sen mutlu ol,kendine iyi bak" demek ister arkasını dönüp gidene..
dönüp gideninse umurundamıdır dünya?
eve geri döndüğünde ev bomboş gelir insana sanki herşey bambaşka olmuştur bir burukluk vardır içinde boğazında düğüm olmuş bir kaç kelime vardır..
onları sarfetmek ister yapamaz,içinde kalmıştır birşeyler..
ardına bakmadan dönüp giden insana bir veda bile edememiştir..
birkaç gün önce tenha bir sokakta yürürken bir çocuk gördüm. yolun kenarında oturmuş, kendi kendine oyun oynuyordu herhalde. gözleri masmavi, yüzü kirlenmiş ama çok güzel. bakışları dupduru...
aslında ilk seferde bunları görecek kadar dikkatli bakmamıştım ama ben yürümeye devam ederken sokağa bir araba girdi, öylece geçip giderken çocuk oyundan başını kaldırdı ve arabaya el sallamaya başladı. içerdekiler onu görmüyorlardı bile... o yine de araba gözden kayboluncaya kadar devam etti , sonra hiçbir şey olmamış gibi oyununa döndü. önce "çocukluk " diyip geçecektim, sonra sebebini merak edip oturdum bir kenara, izlemeye koyuldum oyun oynarken takındığı ciddiyeti.
5 dakika sonra bir araba daha göründü, oynarken neredeyse ciddi davranan çocuk, arabayı görünce mutlu oluyor, ardından el sallarken seviniyordu.
biraz sonra yanına gittim, korkmaması için biraz konuştum gülümseyerek. adı zeynepmiş...
- zeynep, neden arabalara el sallıyorsun ?
- çünkü onlar benim arkadaşım.
- nereden tanıyorsun onları ?
- beni tanımasalar burdan geçmezlerdi ki, burası benim yolum. hem babamı getirecek bi tane araba.
- baban nerede peki ?
- cennete gitmiş, annem dedi. kırmızı arabası var, onunla gelicek.
o kadar emindi ki kendinden, çocuk olmasa vakur kelimesini kullanırdım o hâli için.
yüzünün tozunu silip yanından ayrıldıktan sonra uzun zamandır hissettiğim yorgunluğun sebebini bulmuştum.
cesur olduğumdan değil, hayatımın sınırlarını kendi isteğime göre belirleyebileceğim yanılgısıyla uzun süre yaşadığım için üzülüyorum ben.
yolumdan geçen herkesin beni tanıdığına, önemsediğine inandığım için canım acıyor.
kimse durup yüzümdeki tozları silmediği halde , elimden tutup ait olduğum yere, huzurlu bir eve götürecek kırmızı arabalı adamı bekliyorum. bekledikçe hâyâli uzağa düşüyor, bazılarını ona benzetip umutlanıyorum, bırakıp gidince "bu da değilmiş, o olsa üzmezdi beni ama bir gün gelecek" diyorum.
zeynep' in yüzündeki rahatlık pek güzel şimdi, ancak en fenası yolundan geçenlerin sayısı arttıkça yaşayacağı yetersizlik hissi olacak.
herkese veda etmeye çabalarken oyun oynamaya fırsat bulamayacak,
pek sevgili arkadaşları hayatını ezip, ardını dönüp giderken onlara veda edemediği için eksik hissedecek.
sokağın sonunda kaybolan her araba, ille de önünde durmadan ilerleyen kırmızı arabalar umudundan bir parçayı sürükleyecek.
bir zamanlar arkadaşlarıyla hakkıyla vedalaştığını sanacak, tenha hayatını özleyecek. yanlışlığın herkese gülümsemesinde değil hayatının kalabalıklaşmasında olduğunu sanacak.
gözlerine değen herkesin kendisini tanıdığı, hepsinin birer "arkadaş" olduğu yalanı yoracak onu.
o çocuğa kimse söyleyemiyor babasının kırmızı arabasıyla hiç gelmeyeceğini, ben de söylemedim. bir yalana inanırken gözlerinin parlamasını, elinde ağır bir gerçekle kalmasına tercih ettim. bir gün kırmızı arabalı adamdan umudunu kestiğinde daha büyük bir boşluğa düşmemesi için dua ettim sadece.
ciddi oyunuma dönmek için sabırsızlanıyorum artık. çünkü ne kadar sevinçli karşılasam da gelenleri, aynı hızla gideceklerini biliyorum.
artık veda bile edemiyorum .
bir şekilde gitsin istersin hayatından, uzaktan baktığın hayat seni sinirlendirmeye başlamıştır belki de. kendine zarar verdiğini, insanlığını kaybettiğini görmek her gün yeniden öldürüyordur. o nu öyle hatırlamak istemezsin, eski bildiğin alıştığın sevdiğin gibi kalsın istersin...
ve hoşçakal demezsin, sessizce giderken.. hoşçakal bitanem, canımın içi, sevgilim, sevdiğim, ilkim, sonum hoşçakal demeden bir de bakarsın ki o da gitmiş..
kurtuluş savaşı zamanı;
yerleşim yerlerinde duyuru yapılıyor, eli silah tutan bütün erkekler toplansın, vatan elden gidiyor!
annannemin dedesi rize'de yaşıyor o sırada. duyuruda sabahleyin, limana bir gemi geleceği söyleniyor, gemi bütün erkekleri alacak ve rusya tarafındaki sınıra savaşa götürecek. büyük anneanne, büyükbaba ile sahile iniyor eşini yolculamak için, birkaç saatini fazladan onunla geçirmek için, öyle genç ki, henüz 20'li yaşlarda, iki çocuklu.
o gün gemi gelmiyor, köye geri gidiyorlar, ertesi gün yine haber geliyor ve sahile iniyorlar, sessizliği sadece hıçkırıklar bozuyor. gemi yine gelmiyor. 3. gün büyükbaba, bugün sen gelme diyor büyük anneanneye, nasıl olsa bugün de gelmez gemi, ben akşama dönerim.
kapıdan çıkıyor ve bir daha hiçbir haber gelmiyor.
gemi o gün gelmiş ve erkekleri savaşa götürmüş.
bir veda bile edemiyor eşi ona, o akşam bekliyor, akşamlarca bekliyor, yıllarca bekliyor. ne ölü haberi, ne diri. ne geri gelen var ne bir mektup. belki şehit düştü, belki dönemedi ve orada hayat kurdu.
belkiler hiçbir zaman öğrenilemiyor.
50 yıl eşini bekleyen, kapıları gözleyen,
büyük anneanne eşine bir veda bile edemeden bu dünyadan ayrılıyor.