deniz arcakın son albümündeki çok hoş bir şarkı,sözleri oldukça anlamlı olmakla birlikte ayrılık esnasında insanın duygularını dile getirecek güzel bir şarkıdır.marş olarak benimsenebilir ama uygulanamaz çoğu zamen
yenildim, gittin
ansızın bitirdin
bir heves uğruna
sen seni benden ettin
yalvarmam asla, bağlanmam asla
bitsin artık, bu son veda
yalvarmam asla, bağlanmam asla
bitti diyorsan bitsin
elveda
konuş , konuş sevdiğim
yüreğinin şarkısınıi söyle bana
gece karanlık
yıldızlar bulutların arkasında yitip gitmiş
rüzgar iç çekiyor yaprakların arasında
bırak çözeyim saçlarını
kulaklarımı göğsüne bastırayım
ve orda
o tatlı yalnızlıkta
gözlerimi kapatıp
kalbinin hırıltılarını dinleyim
yüzüne hiç bakmadan
“bende bakamam
dayanamam gözlerine
tut elerimi
bu aşk böyle bitmemeli
ne olur gitme
böyle sensiz çaresiz bırakma beni”
soylediklerin bitince
sessiz oturalım
hic kımıldamadan
yalnız ağzçlar fısıldansın karanlıkta
ve öylece bitsin gece
birbirimizin gozlerine bakıp
ayrı,ayrı yollara gidelim
konuş,konuş sevdiğim
yüreğinin şarkısını söyle bana
“kim bırakmış ki kim bırakmış seni söyle
tut ellerimi
gitme aşkım gitme böyle
ne olur gitme
böyle sensiz çaresiz bırakma beni”
güller duruyordu gecenin icçnde
sarı güller
ne olur koparma dedim
o kadar guzel duruyorlar ki orda
ah dedim bizde birlikte güzeldik
ve koparıp gülleri
bıraktın ellerime
(bkz: kenan ışık)
her hatıran içimde gizli gizli yanacak.
seni ruhum inan ki, herkesten kıskanacak...
seninle, ömrümün, geçti en güzel çağı,
ey, güzellik ilinin sevgi taşan bucağı!
yakınlar uzak oldu, daha etmeden veda
hasretin şarabını içtim doya doya..
çıkıyorum, belki de dönüşü yok bir yola;
ayrılık acısını içimde duya duya..
ayrılık geldi çattı, en sonunda gördün mü?
ayrılırken sadece: vah, deyip gideceğim!
merak etme, seninle geçirdiğim bir ömrü,
yine senin koynunda külleyip gideceğim...
yakınlar uzak oldu, daha etmeden veda
hasretin şarabını içtim doya doya..
çıkıyorum, belki de dönüşü yok bir yola;
ayrılık acısını içimde duya duya..
"niçin dönüp baktın tanrının gazabını çeken şehre?" diye karısına öfkeyle bağırdı lut. "neden baktın neyi geride bıraktığına? söylesene, insan terk ettiği şeye neden dönüp bakar son bir defa?" ama karısının taşlaşmış dudakları cevap veremedi bu zor sorulara.
(bkz: mahrem)
(bkz: elif şafak)
(bkz: nazar sözlüğü)
zamanından sonra gelen vedalar hep daha çok can yakar.. bir veda ne kadar geç gelirse o kadar vurucu olur.. her an daha çok bağlanırsın, her saniye daha çok istersin onu yanında, bedenin onsuzluğa gitgide daha az dayanır olur..
yüreğimin yorgunluğunu bırakıyorum
içimde ki kor ile
veda türküleri çınlıyor kulaklarımda
ardından bir de mağrur bakışların
bir başıma kalıyorum kayıp kentte
üşüyorum,ağlıyorum,eriyorum
sensiz geçen her gece
dar geliyor artık
yürüdüğümüz yollar
papatyasını kokladığımız yıldız
semtin her köşesi ayrı bir ızdırap
bir veda şiiri yazıyorum
yalnızlık rahlesinde
bir tek seni yazıyor kalem
bir de silemedğimiz alın yazısı
3 sene boyunca herşeyini paylaştığın kardeşlerinin ardından, onlar yurda dönerken, senin, evinden onbinlerce kilometre uzakta, giden otobüslerin ardından bakakalmandır. "ağlasam m mı?" dersin kendine, erkekliğine yediremezsin. kardeşlerin, canların gider, sen bakakalır, ağlayamazsın. tek bir dokunuşa koyuverirsin kendini... tesellileri elinin tersiyle ittirirsin.... bilirsin... bir cümle onurunda açılan yarayı dağlar...
geleceğim bazen uykudayken sen
beklenmedik, uzak bir konuk gibi
sokakta bir başıma koyma beni
kapıyı sürgüleme üstümden.
usulca girecek, br yere ilişeceğim
bir zaman, karanlıkta, bakacağım yüzüne.
görüntün doyasıya dolunca gözlerime
seni kucaklayacak ve çıkıp gideceğim.
ayrılmak denildiğinde benim gözümün önüne hep aynı görüntü gelir. eski siyah beyaz fransız filmlerinde ki tren istasyonları. kalabalık bir peron, trenin bacasından çıkan siyah dumanlar, tekerleklerin arasından fışkıran buharlar, çan sesleri, gürültüler ve sessizce birbirine bakan kederli iki insan..
söylenecek o kadar çok söz ve bunları söyleyebilmek için o kadar az zaman vardır ki kimse bir şey söyleyemez.
kalabalığın ortasında iki kişilik bir sessizlik büyür.
arada bir kısa, kesik, manasız cümleler söylenir..
ve birbirinden hiç ayrılmak istemeyen iki insan bir an önce tren kalksın, bu huzursuz sessizlik bitsin ve derin acılarına gömülsünler diye beklerler.
acının bir kaç dakikalığına da olsa bir sıkıntıya bürümesi, onları biraz sonra çekecekleri acıdan daha fazla kederlendirir.
sonra düdük çalar.
tren olduğu yerde kımıldar.
aralarından biri trene biner.
tren yavaşça hareket eder.
kalan, trenin yanında yürümeye çabalar.
giden cama dayanır.
birbirlerine bakarlar.
öyle bakarlar.
tren hızlanır.
aralarından biri "seni seviyorum" diye bağırır ama artık çok geçtir, kelimeler rüzgara karışıp kaybolur.
istasyon boşalır.
ıssızlık ve yalnızlık basar.
sonrası derin bir keder.
hatırladığım en romantik veda titanic filminde, kadının öleceğini anladığı an biricik jack'iyle vedalaşması, elmas kolyeyi okyanusun derinliklerine bırakmasıdır.
bazen yaşlı bir teyze anlatır ilk sevgilisini ya da hiç sevgili olamadığı ilk aşkını. "kim bilir nerelerdedir?" dökülür dilinden, gözler nemlenir.
bize kalan tek veda ölümdür, o da vedadan çok yitiriştir. ilk aşklarımızı özlemek ne mümkün... facebook'a yaz adını, olmadı bir mail at, karşında. ne oldu, ne bitti diye meraklanamazsın. karısını, çocuğunu bile görürsün, metroseksüel mi olmuş, gotik mi bilirsin.
hayal gücümüzü öldüren bilgi çağı! suçlusun, günahın büyük!
osmanlı'nın çöküş sürecinde hem saraya hem halka hem de anadolu'dan başlayan harekete yakın kişilerden oluşan bir ailenin ve bu süreçteki gündelik yaşantının anlatıldığı bir roman.
saray ve çevresindekilerden, anadolu'daki mücadeleye yürek verenlerden, istanbuldaki kurtuluş mücadelesinde kendine yer bulamayan daimi evhanımlarından , değişim sürecine giren mücadeleci türk kadınlarından, saraya bağlılığından vazgeçemeyenlerden, yabancı işgalcilerle yakınlaşanlardan, yabancı olduğu halde türklerden uzaklaşmayanlardan kısaca bugüne değin dinlediğimiz tüm o döneme ait insan profillerinden birilerini bulabileceğiniz ayşe kulin romanı.
silahlara veda
geceye rüyaya ve sana
yalnızlığın geyik gözlü köşesinden
düzenlerin çıkmazına
çizdiğim resmin
saat kulesi ağlıyor
ağzım o çeşit yok
şişe bu çeşit var
sen bir gece gelsen
güneş doğmasa
gitmeden yine gelsen
bu yeni geleni
bu bize bakanı
sana bir anlatsam
güneş doğmasa
sandıkların içini göstersem sana
çizdiğim resmin
yalnızlığın geyik gözlü köşesinde
bir rafa koyabilsen
olup biteni ve onları
sabaha kadar konuşsak
o ürkek ürkek bakanı sana bir anlatsam
ateşi karı tüfeği çeksem
ocağa pencereye kapıya
kemana veda
yağmurda şeytan ve şapkası
silahın ölümünü kutluyorum