sallanan sandalyesinde oturan, dizlerinde battaniye örtülü olduğu halde, verandasının üzerinde amerikan bayrağı asılı olan yaşlı amca gökyüzüne bakar...
gündelik 1 dolara çalıştığı fabrikasının öğle tenefüsünde, bahçeye çıkmış olan bir grup çinli, ne için ürettiklerini bilmeden gökyüzüne bakarlar.
duvarlara çeşitli graffitiler yerleştirmekle meşgul, hala "gri kapşonlu polar altı mavi renk pantolon" imajından kurtulamamış polonyalı genç, arkadaşının dürtükleri sayesinde gökyüzüne bakar.
efendim uzatmanın manası yok, ha getirin kralını betimleriz,
* bir kaçıştan ziyade maksat okuyucu sıkılmasın
*, öyle de sonuca gideceğiz böyle de... bak valla betimlerim lan.
* betimliyorum... kalsın mı? iyi madem.
*
ve gökyüzünde bir uçurtma görürler... koroplast damgalı, ahu yüzlü bir güzeli üzerinde taşıyan bu uçurtma, nazlı bir eda ile gökyüzünde süzülmektedir...
ucurtma azmin zaferi olmuş, ucurtma teknik bilginin ayyuka çıktığı bir barış güvercini olmuş, uçurtma adeta parayla saadet olmazın bir kanıtı gibi, gururlu bir tunç heykel gibi, (az önce nazlı dedik ya neyse, gaza geldik hazır) insanlığı barışa, dostluğa davet eden ilahi bir uyarıcı gibi; etrafından ışık huzmeleri geçe geçe insanları selamlar.
ağzının kenarında garip bir ıslaklık hisseden yazar, yavaşça kalkar, oda arkadaşına saati sorar, "tosur tosur uyudun lan, insan mısın sen?" cevabını alınca sarsılır. yastığa bakar. sağlamdır. "eaah yemişim uçurtmasını da, teknik bilgisini de, kurudum be, ne uçurtmaymış ne koroplastmış" diyerek tekrar kafayı yastığa gömer.
okuyucu bu noktada "hassille rüya mıydı yahu" diye bir işkillendirilir.
fakat olayın sütlaca bağlanması gecikmeyecektir.
evet; yazar belki kalkıp camdan baksaydı, gökyüzündeki bu nefis görüntüyü yudumlama imkanına kavuşacaktı...
rüyasında ise ferrari sürdü ayrı mesele tabi.