benim için sadece "
nimet teyze"dir.
*
nimet teyze orta yaşlı, diri vücutlu... (yok, bu başka bir hikayeydi.)
nimet teyze 40-50 yaşlarında, siyah saçlı, iğrenç, cırtlak sesli
şirret bir kadındı. nitekim, (tamam, o zamanlar "nitekim" kelimesinin anlamını bilmiyorduk belki.) kendisine "
cadı nimet" denirdi.
eskişehir ... fabrikasının ... lojmanlarında yaşayan "kendi halinde" bir teyze miydi? hayır.
koskoca lojmanda maç yapılabilecek en güzel boş alanın hemen dibindeki
* apartmanın zemin katında ikamet eden
şirret bir teyze miydi? evet.
ruhu nasıl bir delilikle sınanmışsa artık, bu
nimet teyze plastik topları keserdi, tenis toplarını keserdi, pinpon
*toplarını topuklu teyze terliğiyle ezerdi. bu yetmezmiş gibi
kames topların dokuz katını birden tığla delip geçerdi.
futbol toplarını ekmek bıçağıyla paramparça edip, hem topların hem de top oynayan biz çocukların en asil duygularıyla oynardı.
hepimiz
nimet teyze korkusuyla büyümüştük...
kabus gibiydi; o boş alanda o kaleden bu kaleye giden topun kokusunu,
yüzük peşinde sağı solu dikizleyen
sauron'un gözünün
frodo'yu görmesi gibi hissederdi. (konu niye buraya geldi, bilemedim.)
günlerden bir gün,
eskişehir şekerspor malzemecisine yalvararak ele geçirdiğim
mikasa top (buraya dikkat,
mikasa diyorum!) attığım fantastik bir vole sonucu gol oldu; ama sonra, daha sevinmeme fırsat kalmadan
nimet teyze'nin camından içeri girdi.
içeriden ölümcül bir çığlık koptu. ve gözü dönmüş
nimet teyze balkona fırladı.
"topunuzu kesiciiiim üleeeeyn!" demesiyle beraber koşarak tekrar içeri girdi. geri döndüğünde elindeki
balta(bildiğin oduncu baltası, küçük boy), topumuzu olmasa da beni keseceğinin sinyallerini veriyordu.
"kim attııı üleeeeeeyn bunuu!" dediği anda bayılmışım.
"...ve şarkta yükselen
cadı nimet sunulan yemi çelik dişleriyle kapmıştı."
(burada hikayeye yan komşunun sümüklü çocuğu devam ediyor.)
thecrimson (kullanıcı adımı nereden biliyorsa velet!) yere düşer düşmez hepimiz kaçıştık. ağaçların arasından
nimet teyze'yi izliyoruz.
cadı nimet iki harekette baygın arkadaşımızın yanına geldi. daha doya doya oynayamadığımız mikasa'yı
thecrimson'ın başının yanına koydu. hangisini önce keseceğine karar verememiş gibi görünüyordu...
sonra aniden baltasını havaya kaldırdı ve "top canavarııııııı" nidasıyla tüm gücüyle yere indirdi. buradan sonrasını izleyemedik; kaçarak uzaklaştık.
(tamam pis velet, ben devam edeyim! kaçmışsınız zaten...)
müthiş bir fıslama sesiyle uyandım. ilk gördüğüm şey mikasa'nın yarılmış bir halde yanımda uzanıyor olduğuydu. birden gözlerim
cadı nimet'in kanlı gözleriyle buluştu. ölmüş olan mikasa'nın acısıyla nimet'e okkalı bir tekme savurdum ve ayağa kalktım.
yere devrilen nimet sinirden kudurmuş gibiydi; avını ağından kaçırmış örümcek gibi kıçından nefes alıyordu. yarılmış olan mikasa'yı hızla yerden aldım, onu tamamen ikiye ayırıp bir yarısını kafama savaş başlığı olarak geçirdim.
nimet de ayağa kalkmış, beklemediği bu düşman karşısında iyice sinirlenmişti. aniden baltasıyla saldırıya geçti. fakat öfkesi onu yanıltmıştı; hedefi ıskaladı ve hafifçe öne eğilmiş bir halde kalakaldı.
tsubasa'dan öğrendiğim son savaş taktiğiyle hızla saldırıya geçtim.
mikasa'nın kalan yarısını cadının dikkatini dağıtmak için havaya savurdum. cadı nimet'in gözleri toptan geriye kalanları takip ederken havaya sıçradım; çift burgulu ters salto atarak fantastik bir rövaşata-tekmeyle nimet'i tam kafasından vurdum...
bu melun kafa, on gol yemiş takımının tek golünü kaydeden bir futbolcunun vuruşu sonucu ağlara yuvarlanan hüzünlü bir top gibi ayaklarımın dibine düştü.
... birden tekrar uyandım. annem yorganımı düzeltiyordu.
"nimeğğt?" dedim.
"kıçın açıkta kalmış" dedi.
tekrar uyudum...
ama
cadı nimet savaşları devam edecekti...