akdeniz'in en sevdiğim yanı sanırım hayatın sürekli hikayeleştirilmesi ve hikaye anlatıcılarının yüzyıllara meydan okurcasına hep ayakta kalması. bir zamanlar kervanlarda hikaye anlatan tacirler, modern zamanlarda
panait istrati'nin romanları ya da
theo angelopoulos'un filmleri ile ikame edilmiş durumda ama hala bu coğrafyanın insanları hikaye anlatmaya devam ediyor...
bu film, bir imparatorluğun çöküşünün ve bu imparatoluğun külleri arasından birçok ulusun doğuşunun hikayesi. aynı zamanda yunanistan'ın hikayesi. aynı zamanda modernleşme-muhafazakarlaşma çatışmasının hikayesi. aynı zamanda sol'un balkanlar'da yükselişinin ve düşüşünün hikayesi. aynı zamanda "bizim" hikayemiz kısacası...
filmi anlamak zor zira o kadar çok imgelem ve gönderme var ki ben şahsen dönüp birkaç kere daha izleyeceğim. mesela budapeşte'den lenin'in kocaman bir heykelini sökülüp almanya'ya götürülmesi sahnesi var. o sahnede yol boyunca insanlar lenin heykeli önlerinden geçerken haç çıkarıyorlar! modern zamanların efsaneleştime kavramını anlatmak için ansiklopedik boyutta çalışmalar var ama hiçbiri efsaneleştirmeyi bu kadar güzel anlatamıyor!
bir başka sahnede karlı dağların ortasında kenara çekiyor taksi şoförü ve "ben yirmi bir senedir karla konuşuyorum. o istedi ben de durdum!" deyiveriyor. sonra da karşısında uzanan kocaman dağlara ve doğa anaya bisküvisini fırlatıveriyor... daha naif, daha güzel bir öykü anlatımı mümkün değil!..
yine budapeşte'de lenin heykeli mavnaya yüklenirken, ustabaşı bağırıyor: "haydi!" o zaman soruyor insan kendi kendine akdeniz denilen kadının saçları oralara da mı uzanmış?..
dünya'nın en bereketli denizi akdeniz, yepyeni öyküler üretmeyi sürdürüyor ve theo amca harika bir hikaye anlatıcısı ama sanki artık öyküler daha bir acıklı...