porno-erotik arası hızlı geçişlerle yarattığı heyecan ve libido yükselmesinden ziyade, sektörün kar güdüsünün yanında sanatsal yönelişlere meyledebileceğini göstererek dikkatimi çekmiş takdire şayan, tebrike namzet bir yönetmen,bir üstat. ayrıca tonton sevimli bir amcamızdır kendisi.
popo hastası. ayna yansımalarıyla sahnelere 5 boyut kazandıran, zaman zaman da bokunu çıkaran, pornografinin (kimine göre erotik sinemanın) artistik olarak tavana vurmuş halini bizlere izlettiren yönetmen. türk insanından çok uzak olan 'onu beğeniyorum, çatır çatır sikmek istiyorum, ve bu romantik bir olay' ruh halini süper yansıtır. bunu türk erkeği bile anlayamazken kızından böyle bir şey beklemek hata olur. filmleri türk insanına defalarca izlettirilip, bu 'olağan' güzelliklerden nasibini alması için rahatlaması sağlansın. derhal.
yönetmen; soft porno sektörünün en iyilerinden biri; hatta filmleri genelde erotik olarak değerlendirilir ki o kulvarda da en iyilerdendir. sebebi de playboy, vivid ve benzeri film yapımcılarının süslü püslü jelatin kaplı kadın oyuncularına değil, doğal görünümlü kadınlara "doğal görünümleriyle" yer vermesidir. popolara zaafı olduğunu her filminde hissettiren brass'ın bir başka özelliği de filmin en güzel hatununu hep en sona saklamasıdır. hatta en sona sakladığı hatunu 1 dakika bile göstermeyebilir, ve hatta bu kadın kimi filmlerde hiç seks yapmaz.
ya da bu kadınların seks sahnelerini uzun uzun çekip kendi arşivine saklıyor olabilir. şüphelenmiyor değilim. her an gizli bir iş çevirecekmiş gibi bir tipi var adamın...
hayatımın 14. yılını bir filmiyle esir almış yönetmendir; kişisel gelişimimde, bilinç altımın şekillenmesinde etkisi vardır hınzırın.
yönetmenin ruhumu esir aldığı olay şöyle şekillenmişti.
soğuk bir ankara günüydü, tatildi.. 3 arkadaşımla kızılay caddelerinde bir oraya bir buraya dolanmaktaydık, soğuk hava sinemayı cazip bir alternatif haline getirmişti. hangi filmlerin oynadığına bakmak için mithatpaşa sinemasının önüne gittiğimizde film afişlerinden biri parlıyordu. o yılların çaresizliğini, şaşkınlığını, neye merak duyulduğu tam olarak bilinmeden içimizi kemiren merakı da hesaba katınca resmen gözümüz dönmüştü.
afiş şöyleydi. bisiklet kullanmakta olan güzel vücutlu, mini etekli ablamızın eteği hınzır rüzgara esir düşmüş, çaresizce havalanmıştı, görüntü şahaneydi, bu filme gitmeliydik. filmin adı asıl adı "monella"'ymış (yıllar sonra öğrendim) ama orada "lola" yazıyordu, duyunca yüreğinizi hoplatacak bir isimdi bu, o yılların psikolojisinde. aptal olmuştuk...
her neyse içeri girdik, temkinliydik, lakin 16 yaş sınırı vardı, hepimizde kaymak gibi çocuklardık, nasıl geçecektik gişe engelini, içimizi büyük bir korku kaplamıştı. sonra gişede bilet almak için çırpınan akranlarımızı gördük, önce bi taşak geçtik, sonra içimizde ki korku büyüdü, bilet almayı başaramamışlardı. sonra çok kişinin olmadığı bi ara en büyük gösterenimiz usulca gişeye sokuldu, 2. salona 3 bilet istedi, başarısız olmuştu. sonra biz de gişeye yaklaşıp ikna çabalarına devam etmiştik ama bir türlü başarılı olamamıştık. sonuç hüsrandı.
sonra uzağa çekildik, gişedeki kadınla taşak geçtik biraz, sesi harbiden travestiye benziyomuydu yoksa kuyruk acımız var diye mi öyle taşak geçtik tam hatırlamıyorum. sonra çaresizce gişeye sokulup 1. salona 3 bilet istedik, filmin adı max city miydi neydi, bildiğin polisiye amerikan filmi bi afişi vardı, içimiz buruktu, hevessizce salona doğru indik.
aşağı indiğimizde yerleri gösteren adam bizi coşkuyla selamlayıp yanımıza yaklaştı. biz keyifsizdik, aynı coşkuyla cevap veremedik. bize hınzır bir edayla "hangi filme?" diye sordu. biz de "1. salondakine" diye cevap verdik. gözümüzden akan abazalığı sezmişti. "aman o filme de gidilmez ki dedi.", adam ruhumuza tercüman oluyordu sanki, hikayemizi anlattığımızda o inanılmaz teklifi yapıverdi. "verin 500'er kağıt sizi bu filme alıyim." bu teklif reddedilemezdi. 10 saniye içinde 1buçuk milyonu toplatıp salona doğru yöneldik.
2 saat sonra dünyamız değişmişti, konudan birbirimize bile çok bahsetmedik, sanki birbirimizden bile utanıyorduk o noktada. ama film dünyaya bakış açımızı değiştirmişti, cem yılmaz'ın deyimiyle "bir yıl oku takip ederek yürümüştük."
"ey gidi yıllar" diyerek bu usta yönetmeni anmak istiyorum
izlemiş olduğum her filminde kendisi de yer almıştır. bir de her filmin de bir tuvalet sahnesi vardır. kadınlarda kıla çok önem verir ve bunu filmlerine de yansıtır.
erotik dense de pornoya kayan filmleri olan en önemlisi 'posta kutusu' adlı film olarak değerlendirilmektedir. özellikle kolezyum'da japon turist kurgusu vardır ki akla zarardır. izlenmelidir.
komik, eğlenceli, "italyan", erotik film rejisörü ve yaratıcısıdır. kullandığı kadınlarda dikkat çeken ortak özellikler vardır. hepsi yuvarlak hatlı ve büyük göğüslüdür. ayrıca doğal yatakodası durumlarını uzun uzun anlatır filmlerinde. sex in gayet hayatın bir parçası olduğunu anlatmak isterken aslında filmlerinde sex hayatın ta kendisidir. belki de gerçekte de öyledir demek istiyor bilemiyorum..
yatak odasında kadınlar için bulunan ilginç çeşme dikkat çeker her seferinde.
popo takıntısı olduğu zoom larla belli olur.
filmlerinde aynalar her yerdedir. ayrıca yatakodasında yatağın arkasında yukarda post modern sex içerikli tablolar yer alır.
mutlaka kendisi de görünür az da olsa.çirkin şişman göbekli yaşlı bir adam görürseniz odur mutlaka.. çünkü kendisi hariç kullandığı adamlar gayet çekici tiplerdir.. hatta biri var o nerdeyse tüm filmlerinde oynar. kadınlar değişir ama hep.
hatta paprika da mıydı hatırlayamadım kendisi de sex yapmıştı.
sex in public temasını işlemeden duramaz.
bir quote da verelim bahsetmişken:
"ı put two balls and a big cock between the legs of the ıtalian cinema!"
bu abinin ergen güruha yaptığı iyiliği, babaları yapmamıştır yeminle. o yüzdendir ki adı anıldığında ortam sesizleşir, gözler buğulanır ve üstad ya'd edilir küçük bi seranomiyle.. çok kez şahit oldum bu duygusal ortama.
bugün hala bi yerlerde insanlar, arkada kız yürürken götüne bakabilmek yavaşlıyorsa ya da yanından geçen kız yeterli uzaklığa ulaşınca şöyle bi dönüp kasesine bakıyorsa, bunda hiç şüphesiz ki en büyük pay bu ulu zatındır. eğer kabri buralarda olsa, düzenli olarak ziyaret eder, çaput bağlarım yakınlarındaki ağaçlara.. kolay değil bildiğin götten onca film çıkarmak; kolay değil filmini, sonu belli olduğu halde, milletin ağzını ayıra ayıra izlemesini sağlamak..
hayatımıza kattığın ışıltılar ve de hayal dünyamıza nakış gibi işlediğin güzel götler için sağolasın usta. mekanın cennet olsun ne diyeyim..
caligula ve öncesine kadar erotik kalıplar içinde kalmışsa da zamanla ('80 sonrası) soft porno diyebileceğimiz "uyarma amaçlı" filmler çekmiştir. '80 sonrası dönemi vakit kaybıdır.
erotik, belki bazen soft porno, filmler çeken italyan yönetmen. fermo posta (posta kutusu) filmini çok başarılı bulmuştum, erotizmi izleyiciyi rahatsız etmeden aktarabiliyor. bir de şu kıl-tüy takıntısı olmasa daha hoş olabilirdi filmleri.
kullandığı kendine has tarzı; kadınların sahip olduğu kadınsı hatları hak ettiği gibi ortaya çıkarmak ve bunu diğer herkesten daha doğal, daha kıllı (izleyenler anlar), daha oval, daha kadının içindeki şeytani taraflar üzerine oynayan, ne kadar erotik ve soft porno diye tabir edilse de en sert pornonun bile yapamayacağı etkileri bilinç altına yapar şekilde işlemektedir.
hatta ergen gençlerin bu adamın filmleriyle büyüdüğünde etkisi altında kaldığı, filmlerdeki zevk alınabilecek unsurları kendi seksual tarzlarına adapte ettikleri sıkça görülmüştür.
seks in gerçekten en eğlenceli, karanlık, gizemli ve şehveti en üst seviyede körükleyen noktalara çok tatlı şekilde vurgular yapar..
kalıpları ne kadar artık demode olmaya başlasada... asla değişmez klasikler olarak sonsuza dek kalacaktır.
kadın poposu hiç bu kadar eğlenceli gelmemiştir gözünüze..
izleyin izlettirin.
kendisiyle çarpışacak benzer bir yönetmen yine italyadan çıkmıştır. ilginç benzerlikleri dikkat çekicidir.
çektiği nice filmde kendisini de oynatan ünlü italyan yönetmendir. yaptığı inanılmaz güzel erotik filmlerle yetmişli yıllardaki gençleri porno filmden uzaklaştırmış; erotik filme yakınlastırmıstır.