|
|
- "on the citizen" adlı eserinde toplum sözleşmesiyle "contract theory" nasıl doğal durumdan devlet yapısına geçildiğini, devletin ve hükümdarın nasıl olması gerektiğini, görevlerini, haklarını anlatan siyaset felsefecisi.
- toplumu büyük bir canavara benzeten filozoftur. bu nedenle bu canavarla başa çıkmak için güçlü bir kralın zorunluluğunu belirtir. yoksa toplumun yoldan çıkacağını, bozulacağını-hırsızlık, birinin gırtlağına sarılmak- belirtir.
- devletin tanımı hakkında bilimsel olarak fikir beyan eden ilk aydınlardan.insanların içinde 2 tane kontrol edilmesi gereken dugu olduğunu söylemiştir.bunlar 1-ölüm korkusu,2-güç arzusu.bu iki güç kontrol edilmediği sürece anarşi olacak ve dünya yaşanmaz hale gelecektir.bunun kontrolü için bir sosyal kontrat öngörmüş ve devletin varlığınının böyle doğması gerektiğini söylmiştir.bu kontrata göre devletin başında mutlak monarşik bir kral olacak bu kral devleti yönetecek ve asayişi sağlayacak.devletin düzeni için bu kral istediği zaman istediği insana istediği cezayı verebilecek.insanlardaki kontrol edilmesi gereken duyguları ancak ülkeyi iyi yönetebilecek bir krala mutlak güç verilerek bastırılabileceğini ifade etmiştir.ama bu görüşü kralın şiddetini ve insan haklaının ihlalini uygun gördüğü için yanlış yorumlanmıştır ve hobbes'un sosyal kontrat teorisini uygun bulup uygulayan devletlerde monark çok haksızlıklar yapmıştır.nitekim tüm dünyaya egemen olan monarşik düzen yüzyıllar sonucunda yıkılıp demokasi hakim olmuştur ve hakim olmaya devam etmektedir.1500lü yılların sonunda böyle devlet tanımı yapabiln ender kişilerden olduğu için geçmişin değerli aydınlarındandır
- 1588-1679 yıllar arasında yaşamış filozof. düşüncelerinde iç savaş ve güvenlik sorunları büyük yer tutar. kendisinden " ben korkunun çocuğuyum" diye bahseder.
thomas hobbes insanı doğal olarak toplumsal bir varlık olarak görmez.insan doğuştan bireydir, toplum sonradan yaratılmıştır.
- (bkz: bildiğin korkak)
kendisinin korku ile doğduğunu, yaşamına korku duygusunun egemen olduğunu söyler. hatta "ben korkunun çocuğuyum" der. öyle ki bir rivayete göre annesi onu ispanyol armadasının saldırmak üzere ingiltere'ye gelmekte olduğu söylentisinin yayılmasının yarattığı korku ve heyecanla 7 aylıkken doğurmuştur.
ingiliz iç savaşı sırasında yaşamış olduğundan ve içinde bulunduğu ürkütücü dehşet ve kargaşadan korktuğu için kralın yanını tutmak için değil ama iç savaşı önlemek için monarşizme hizmet eden bir toplum, siyaset felsefesi geliştirmiştir. (bkz: leviathan)
- toplumu yöneten mutlak güç sahibi devletin incil'de de namı geçen bir canavara benzetildiği leviathan'ın yazarı, sosyal kontrat fikrini ortya atanların ilki olarak kabul edilen ingiliz filozof. yaşadığı dönem parlamento ordusunun kralı devirip olivier cromwell'i başa getirdiği zamana denk gelir. lakin hobbes kraliyet ailesi taraftarıdır ve bu yüzden sürgüne gönderilir.
hobbes'un kraliyet ailesine yakınlığı, birinci james'in (james ı) divine right of kings'deki "kraliyet ailesi gücünü tanrıdan alır" savını benimsemesine sebep olmadığı gibi hristiyanlık dininin ve kilisenin siyaset üzerinde benzer savlarl hak iddia edemeyeceğini savunmuştur. onun için kraliyet ailesi elinde bir krallık dini sebeplerle değil rasyonal sebeplerle daha güçlüdür, kendisi de bir mutlak monarşi taraftarıdır. kendisinden bir önceki devrin ve belki de dünya sahnesinin en önemli isimlerinden francis bacon'la fikir ayrılığı bu noktadan sonra başlar. zira hobbes bireyin özellikle ekonomik olarak tamamen özgür davranabilmesini istemekte, bu tip aktiviteleri devlet yönetimi dahilinde görmemektedir. aksine devletin ancak bu özgürlükleri garanti altına alıcı bir güç olarak devam etmesini ister.
makyavel gibi o da insan doğasının kusurlu olduğuna inandığından sosyal kontrat fikrini ortaya atmış ancak makyavel'in çok önemsediği "politik fikir ayrılıklarından doğabilecek güç" kavramına inanmamıştır.
özetle dayımız; siyaseti siyasetçiler yapsın, halk da zenginleşmeye, gelişmeye ve kültür sahibi olmaya yönelsin, bunu da karşılıklı sorumlulukların yerine getirildiği bir monarşik düzen altında taahhütlerle yapalım demiştir.
- doğal yaşama hali'nden yani bizatihi kargaşanın kendisinden kurtulmak için, bireylerin biraraya gelerek kuracakları bir '' toplum sözleşmesi '' nin yegane çözüm olduğunu ileri sürmüş olan, 17. yüzyıl filozoflarındandır. ancak bu sözleşmenin varlığında, iktidarın asıl ve tek sahibinin bir '' monark '' olması gerektiğini de belirtmiştir.
hobbes'a göre, rousseau ve locke'un aksine; doğal yaşama halinde, büyük bir kargaşa ve düzensizlik hakimdir.
insanlar, korkak ve mutsuzdur.
insan'ın doğal yaşam sürecindeki halini betimleyen şöyle de bir sözü vardır:
'' homo homini lupus '' yani; insan, insanın kurdudur.
rousseau ve locke ise; doğal yaşama halinde, tam bir özgürlük ve eşitlik ortamının olduğunu, ortak mülkiyet anlayışının hakim olduğunu ileri sürmüşlerdir. ancak onlara göre bu güzel durum, insan'ın madeni işlemeyi öğrenmesi ve silahlar üretip, bu silahlarla diğer insanları baskı altına almaya başlamasıyla bozulmuştur. yani, insanların köleleştirilmesi süreci başlamıştır. bireysel mülkiyet anlayışının çıkması da, mülk sahiplerini güçlendirmiş ve eşitsizliği ortaya çıkarmıştır. işte, bu eşitsizliği bitirebilecek yegane şey de onlara göre, bir '' toplum sözleşmesi '' dir.
hobbes ve diğer toplum sözleşmesi fikrini ileri süren filozoflar kıyaslandığında; hobbes her nekadar baskıcı ve hegelvari bir '' objektif geist '' taraftarı olarak görünüp, bu tavrıyla otoriter ve totaliter rejimlere yeşil ışık yakıyor gibi algılanabilse bile, locke ve rousseau'ya göre, daha bir gerçekçiymiş gibi geliyor bana. çünkü;
bu dünyaya egemen olan her yaşama biçiminde, eşitsizlik, kargaşa, düzensizlik ve baskı her daim mevcut olmuştur.
pek çoğumuz, örneğin kadim güney amerika toplulukları ve devletleri hakkında birkaç film izlediğimizde ya da birkaç kitap okuduğumuzda, romantikleşip ve hümanistlikte tavan yapıp, '' ne mükemmel zamanlarmış, herşey ne güzel, ne kadar eşitçe paylaşılırmış, kin, hırs, entrika vs. yokmuş '' diye iç geçiriyoruz kimi zaman. ama işin özünü anlamak için, derinlemesine bir araştırma yaptığımızda, durumun pek de hayal ettiğimiz gibi olmadığını anlayabiliriz. ama zaten olan birsürü hayal kırıklığımıza, yeni birtane daha eklemek istemiyorsak, yapmayıveririz böyle araştırmaları pek tabii.
mesela; aztekler, iyiydi, hoştu. ortak mülkiyet ve ortak paylaşım anlayışlarını benimsemişlerdi. para yoktu, dert yoktu falan filan. ama bu uygarlık ki, yıkıp yerle bir ettiği maya uygarlığından geriye kalmayı başarabilenlerin, sırf kendi iktidar hırsları ve uygarlıklarının bekası adına, 3-4 gün gibi bir süre içinde, 20bine yakınını kurban etmiştir. sırf, başgösteren salgın hastalık yüzünden, halkının kendisi hakkında şüpheye düşmeye başladığı imparatorlarının, gücünü ve otoritesini kanıtlamak ve yeniden pekiştirmek adına hem de. bu kurban etme törenlerine baktığımızda ise, sergiledikleri vahşet karşısında nutkumuz bile tutulabilir;
insanlar canlıyken, kalplerini çıkarıp güneşe sunmaları,
kafalarını kesip, bilmem kaç merdivenli devasa zigguratların tepesinden yuvarlamaları, ki bu merdivenleri özellikle, kafalar yuvarlanırken daha fazla kan aksın diye, mümkün mertebe dik yapmak için takdire şayan bir çaba sergilemeleri,
ve son olarak da, şehirlerinin dışında, binlerce başsız beden çöplüğü oluşturmaları aklıma gelince, şahsen bende nutkun filan tozu bile kalmıyor.
yani, diyebiliriz ki, bu dünyada karmaşa hep vardı, hep de olacak. aslında bunun çözümü toplumsal sözleşmede de yatmıyormuş, onu da yaşadık gördük. '' peki, nerde yatıyor, çok biliyorsun sen heralde '' diyenler oldu sanki, '' aa, uuu, öhm '' ( buraya tek kaşı havada, ne diyeceğini bilemeyen alık insan yüzü getirilecek, sonra da yanağında sinsi bir gülümsemeyle kıvırtmacı bir insan yüzü de hemen yanına eklenecek ) hayat zor be kardeşim, ekmek de zaten aslanın ağzında. insanoğlu da kuş misali işte... teheyy..
- ne kadar "tiskinsemde" kendisinden, meşruiyeti yeryüzüne indirmesi ve içindeki tüm saçmalıklara karşın toplum sözleşmesiyle siyaset biliminin en önemli düşünürlerinden biri olmuş, kendi desişiyle hayatındaki en önemli tutkusu korku olmuş bir kaç yüzyıl sonra doğsa kesin faşist olurdu diye düşündüğüm zat-ı muhterem.
- (bkz: leviathan)
- "insanlar kendilerini ve kendilerine yakın olan insanları diğer insanlara göre daha yetenekli, bilgili ve daha kamil sanırlar. bu gerçek değildir ve bütün insanlar eşittir ", diyerek gönüllerde taht kurmuş haklı düşünür, fikirleri işimize gelmese de haklı evet.
- bu başlığı da görünce "birileri politika çalışıyor" şeklindeki düşüncemi perçinleyen insan.hayır finalin nerdeyse tüm konuları aynı anda sol framede belirince,korkular sarıyor insanı.
(bkz: thomas hobbes)
(bkz: demokrasi)
(bkz: neo liberalizm)
- the mist'in senaristlerinden. eminim yukarılarda bir yerden filmi izlemiştir. hakaret gibi oldu bu da ilk modern materyaliste.
- 'bütün insanlar eşittir' önermesinin kendisine ait olmadığı, aksine mutlak monarşi yanlısı ve devlet yöneticilerinin siyasi danışmanı olan filozoftur. materyalist fikirleri olmasına rağmen incil'de geçen ve siyasal erki stabilize etmeye yönelen her türlü ayeti toplumun faydası için(!) rasyonel kılan biridir.
orta çağ zihniyetinin klasik önermelerinden bir tezahürü olan şu alıntı kendisinin toplum projeksiyonunu büyük oranda özetleyecek niteliktedir: ' nasıl ki efendinin karşısında bütün hizmetçiler eşit ve her türlü şereften yoksunsa egemenin huzurunda da bütün halk öyledir ' leviathan sf. 185
kendisinin siyaset felsefesi zaten sonraki yıllarda kant gibi rousseau gibi kıymetli filozoflar tarafından aşılmıştır. ama tabi ki siyaset felsefesi ile ilgilenenler için okunması gerekli önemli bir kişidir hobbes.
|