-
spoiler gibisinden bir şeyler içerir-( bu sefer söylemeyi unutmadım!)
the pursuit of happyness chris gardner’in hayat hikayesini anlatan ve son dönemlerde iyiden iyiye gerçek yaşamlardan beslenerek varlığını sürdüren hollywood’un karakteristiğini yansıtan başarılı bir film.son dönem türk sinemasını da derinden etkilemiş baba-oğul ilişkisine değinen film aslında sosyal yaşamın gerçeklerini gözler önüne sermesiyle “aile bağları” konseptinden sıyrılıyor.
ekibe baktığımızda yönetmenlik koltuğunda gabriele muccino’yu görüyoruz.muccino bizzat filmin başrol oyuncusu will smith tarafından seçilmiş.smith muccino’nun kendi ülkesinde çektiği l’ultimo baccio’yu izlemiş ve filmin görselliğinden etkilenmiş.(son öpücük diye türkiye’de yayınlandı.şahsen sevip saydığım bir filmdir.).film will smith için önemli olsa da muccno için çok daha önemli.çünkü bu italyan yönetmenin kendi ülkesi dışında çektiği ilk film ve muccino’nun çok da iyi ingilizce konuştuğunu söyleyemeyiz!
film aslında amerikan rüyasını anlatıyor.chris gardner bu rüyayı gerçeğe çevirmiş bir insan olarak sahneler çekilirken sette bulunmuş ve smith’in oyunculuğuna katkıda bulunmuş.bu görsel eser aslında gardner için de çok önemli.çünkü otobiyografisi new york times’ta bestseller olarak gösterildiğinde o bunun sinemada nasıl bir hal alabileceğini düşünüyormuş.
chris gardner babasını 28 yaşındayken tanımış ve kendisine çocuklarına aynı şeyi yaşatmayacağına dair söz vermiş.amerikanın toplumsal yapısında alt tabaka diye niteleyebileceğimiz insanlardan biri ve her akşam eve hiç para kazanamamış biri olarak dönerken bile pes etmiyor.karısının çalışması ve çocuğuna yeterince vakit ayıramaması... chris’in ailesinin kaderini değiştirmek için çırpınışları...chris kemik yoğunluğu tarayıcısı satıyor.elindekilerden her ay iki tane satması ailenin o ayı çıkarması demek ama olmayınca olmuyor işte...tek istediği ailesini mutlu edebilmek.hatta bir sahnede arkadaşının arabasının önünde bekleyip etrafı gözlemlerken söylediği “herkes mutlu görünüyordu.peki o neden mutlu olamıyordu?”. sözleri bir şeylerin değişmesi için bekleyen birinin sözleriydi.çoğumuzun hayatı da aslında böyle işliyor.çok küçük bir şeyin hayatımızı değiştirebileceğini bildiğimiz anlarda o mucizenin gerçekleşmesi için hayata dört elle sarılıyoruz.artık dayanamayan gardner’in karısının evi terk etmesi ve gardner’ın çocuğuyla başbaşa kalması sonrasında yaptığı tam da bu...
gardner işi kapabilmek için elinden geleni yapıyor.sevdiklerimizin mutluluğu için neler yapmayız ki?özellikle iş dünyası dediğimiz acımasızların diyarında hayatta kalabilmek için kişiliğinizden ödün vermeniz kaçınılmazdır.hayatta kalabilmek için oyunu kuralına göre oynamak gerekiyor.hem kimse bizden şövalyelik yapmamızı istemiyor.makyavelist bakış yüzünden bizden tek istedikleri işimizi yapmamız.
gardner’ın insanüstü çabası ve yeteneği sayesinde başardıkları kesinlikle takdire şayan.tek istediği oğluna istediği gibi bir hayat yaşatmak ve tabii ki mutlu olmak.paraları olmadığında bile mutlu olmanın yollarını arıyorlar baba-oğul.filmde smith’in dediği gibi belki de mutluluk sadece kovalanabilen bir şey ve biz onu asla yakalayamayacağız.onu yakalamaya değil de onun peşinden koşmaya aşık olacağız.n’olursa olsun bunu nerden bilebiliriz ki?biz ne olursa olsun ona ihtiyaç duyacağız.önümüze bir sürü engel çıkacak ama biz ne olursa olsun yılmayacağız.zaten hayatın özü de bu.her zaman bazı insanlar çıkıp bizim bir şeyleri başaramayacağımızı söylerler çünkü kendileri başaramamıştır.insanları bunu demesine izin vermemek bazen hayatımızın tek amacı olur.
daha önce de söylediğim gibi aslında film bir baba-oğul öyküsünden ibaret değil.gardner’ın hayatının evrelerini açıkladığı bölümlerde hep ,thomas jefferson’un yazdığı bağımsızlık bildirgesi’ne vurgu yaptığını görüyoruz.filmdeki bazı detaylarla(captain america oyuncağın olmadan da yaşarsın küçüğüm!ha bir de duvara yazı yazan asyalı arkadaşım sözüm sana; mutluluk will smith'in dediği gibi happiness diye yazılıyor.sil o happyness'i ) ve sahnelerle ifade edilen şey bildirgede şu şekilde yer alır:
” bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz."evet bütün insanlar özgür doğarlar ve özgür yaşamalıdırlar.devlet onlara eşit haklar verip sahip oldukları hakları da koruyup kimseye imtiyaz vermemelidir.devlet bu özgürlüklere dokunamaz.böyle bir devlete karşı ayaklanmak ödevdir.millet devlete değil ;devlet millete muhtaç olmalıdır.
sonuç olarak will smith’in kendi oğluyla oynamanın da vermiş olduğu rahatlıkla çok başarılı bir performans sergilediğini söyleyebiliriz ki kendisi bu rolle hem altın küre’de hem de oscar’da en iyi oyuncu adayı olmuştur.bitirmeden önce benim de bazen aklımdan geçirdiğim bir şeyi filmde dile getiren will smith’e dönüyorum:
“gençken bir tarih sınavından en yüksek notu aldığım zaman içimde olabileceğim bütün iyi şeyler hakkında iyi bir his uyanırdı.sonra onlardan hiçbiri olamadım...”(ama onun gibi yılmayın ve sonuna kadar savaşın.ne bileyim arada bob marley’i falan hatırlayın...ha bir de “tövbe “deyin!)