bir adet
omar rodriguez-lopez: müziğe salsa piyanisti olmak için bulaşmış, her gün tam olarak aynı şeyleri -siyah tişört, siyah takım elbise ve siyah ayakkabılar- giyecek kadar takıntılı, muzip ve süper saçlı bir
control freak ve bir adet
cedric bixler-zavala: sahnedeyken züccaciyeye girmiş bir fil, sahneden indikten sonra ise kendine güvenini kaybeden, hatta arada bir "sesimi sevmiyorum pek, bazen kayıtları dinlemek utanç verici oluyor," diye ağlayan (tamam, ağlama kısmını ben uydurdum), ne... tembel yaratık (kendisi diyor bunu).
omar ve cedric'in, babalarının işleri dolayısıyla taşındıkları
el paso'da tanışmalarının ardından, ikiliye
jeremy michael ward adlı, daha sonra özel olarak inceleyeceğimiz bir diğer kaçığın da katılmasıyla the mars volta'nın temeli atılmış oluyor işte. ama öyle hemen değil, fark ettiyseniz daha 80'lerdeyiz. önce bu üçlü,
lsd,
acid,
crack demeden her türlü şeye bulaşacaklar. sonra
at the drive-in'de çalmaya başlayacak,
de facto adında yan bir proje başlatacak ve basçı
eva gardner'la tanışmalarının akabinde the mars volta'yı kuracaklar. tabii bu arada, atd-i'den ayrıldıkları için çok eski arkadaşları bile bunlara bir küsecek, "süper gidiyodunuz lan, niye ayrıldınız?!" diye bir çemkirecekler. hah, bak, çemkirdiler bile. öyleyse the mars volta artık kurulabilir: yıl 2001, el paso.
grubun müzikal temeli önemli ölçüde, omar'ın bir araya geldiğinde bir şeyler çalmadan duramayan salsacı ailesi ile şekillenir; hatta
amputechture'daki muhteşem şarkı
asilos magdalena, aslen omar'ın babası gitarıyla kendi kendine takılırken ortaya çıkar; ya da
frances the mute'un
l'via l'viaquez'i, aileyle müzik yapılan günlere açık bir selam niteliğindedir. omar dümdüz giden şeylerden hoşlanmaz; ses mühendislerinin "oha bu çok güzel oldu işte!" dediği aşağı yukarı her şarkıya mutlaka tuhaf efektler ekler, bir şeyler karıştırır koyar, sonra da "çocuk gibiyim bu konuda, eheh oko!" der. yılda 200'e yakın şarkı yazıp bunları bilingual cedric'e dinletir, ardından cedric, "aha ben bunlara söz yazarım işte!" diye seçim yapar; omar'la tanıştıklarından beri peşlerini bırakmayan aile üyeleri ve arkadaşların ölümlerinden bahsederek ya da omar'ın kütüphanesini talan ederek o şarkılara söz yazar -çoğu zaman ne demek istediğini kendisi de bilmez, çünkü ilk yazdığı anda sözler mantıklı gelmiştir de sonradan sapıttığını anlamıştır. ("davulcusu arkadaşım modu"nu açık unutmuşum; şu paragraftaki tüm cümlelerin sonuna miş'li geçmiş zaman eklemenizi rica edebilir miyim, üşendim bir an.)
böyle anlatılınca güzel oluyor da, o kadar da rahat değiller aslında: "arkadaşların ölümü" demiştik, değil mi? intihar eden arkadaşları
julio venegas'ın hikayesinden yola çıkarak yazdıkları
de-loused in the comatorium'un piyasaya sürülmesine bir ay kala, hiç ön planda olmayan, hatta insanların roadie'lerden biri sandığı jeremy ward aşırı dozdan ölür, muhteşem üçlü dağılır:
--
jeremy ward ya da
frances the mute'un hikayesi --
evet, jeremy michael ward, frances the mute'un çıkışından 2 yıl önce ölmüş olmasına rağmen albümün asıl yaratıcısı.
repo man denilen insanlardan biriymiş jeremy: parasının tamamı ödenmemiş arabaları yeniden satmak üzere çalarmış. bu arabalarda unutulmuş pasaportların, kimlik kartlarının ve günlüklerin de dahil olduğu, geniş bir skaladaki kişisel eşyaların koleksiyonunu yapmaya başlamış ve bir gün, bu şekilde bir günlük bulmuş: günlüğün sahibi, evlat edinildiğini öğrenip biyolojik ailesini bulmak üzere yola çıkmış, bu süreçte yaşadıklarını günlüğüne aktaran bir erkekmiş. kendisi de evlatlık olan jeremy oldukça etkilenmiş ve sonu belirsiz olan bu hikayeyi kendisi tamamlamış. işte, sonunu ward'un getirdiği bu hikaye, çok yıllar sonra frances the mute'un temelini oluşturur; günlüğünü unutan evlatlık kahramanımızın adı ise
vismund cygnus konur.
--
jeremy ward ya da
frances the mute'un hikayesi --
de-loused in the comatorium'dan frances the mute'a kadar olan dönem, yani iki yıl, ikili için oldukça karanlık geçmiş. en sonunda silkelendiklerinde ward'un ölümüne sebep olan eroinden tamamen kurtulup frances'i, bir sonraki yıl da amputechture'ı kaydetmişler.
ama bunlar bahtsız bedevi, bildiğin. şu hikaye de peşlerine takılan 28423'üncü kutup ayısıyla olan münasebetlerinin özeti:
--
the bedlam in goliath'ın hikayesi --
brooklyn'deki stüdyosunda deli dana gibi dönen omar'a bir bakın. uyandığından beri kafası karışık; nereden geldiğini bilmediği bir şey onu israil'e gitmesi için dürtüyor, o dürtüye dayanamadığı için birkaç gün sonra kendini kudüs'te buluveriyor. bu şehirde dokuz gün amaçsızca dolaşıyor, onuncu ve son gün ise bit pazarına düşüyor yolu; bir tezgahta, böyle acayip antika bir ouija tahtası görünce "aha, cedric bunu kesin sever!" diyerek iki bavul eşyayla beraber onu da yanında amerika'ya getiriyor. nereden çıktığı belli olmayan ve görünürde hiçbir işe de yaramamış olan bu israil yolculuğunun üzerinde düşünmeye fazla vakti yok çünkü
rhcp ile turneye çıkmaları gerekiyor.
turnede, arada sıkıldıklarında turne otobüsüne binip, otlarla iştigal ederek eğleniyorlar. o ara, sırf jeremy ve julio ile yeniden "bağlantı kurabilmek" için,
soothsayer adını verdikleri
oujia tahtasını çıkarıyorlar. "ilk başta sadece güldük, ortaya çıkan sözler hiçbir şey ifade etmiyordu çünkü," diyor cedric. lakin tahtadan "
tourniquet man"le başlayan "anlamlı" sözler çıkmaya başlayınca, altını üstünü kurcalayıp eski bir dilde yazılmış şiirler buluyor, bunları iki ayrı insana verip çevirmelerini istiyorlar. şiirlerde anlatılanın bir namus cinayeti olduğu anlaşılınca feci gaza gelen cedric, bu şiirlerden parçaları ve tahtadan okuduklarını serpiştirdiği şarkılar yazmaya başlıyor: "eski dildeki kelimeleri modern müzikle birleştirme fikrini sevmiştim," diyor, "tahtadan, hiçbir zaman aklıma gelmeyecek güzellikte kelimeler çıkıyordu."
e be evladım.
şarkılar son sürat yazılırken, jon theodore'un yerine daha yeni geçmiş davulcu, turun ortasında gruptan ayrılıyor; basçı "
polycythemia vera" denen, alyuvar üretiminin coşması şeklinde ortaya çıkan nadir ve tuhaf bir hastalığa yakalanıyor ve tüm bunların (bir anlamda) müsebbibi cedric ise "açıklanamaz" bir şekilde birkaç kez bir taraflarını yaralıyor.
belalı turne bittikten sonra stüdyoya geri dönen her boka maydanoz kahramanlarımız, başlarına daha fazla bela açılmasını istedikleri için yeni albümü kaydetmeye başlıyorlar ama o da ne: kaydettikleri birkaç şey ortadan kayboluyor, sonra da ekipmanları bozuluyor, hatta stüdyoyu su basıyor. dahası, birkaç yıldır onlarla beraber çalışan ses mühendisi -bildiğin- deliriyor, kayıtları alıp kaçıyor, kayıtların o kargaşada zarar görmemiş kısmı, adamın evine yapılan baskınla zor kurtarılıyor. rahatsız insan omar ise "bu albüm bitmezse sittin sene kurtulamayız bu saçmalıklardan." diyerek eski ses mühendislerini çağırıp albümü toplamaya karar veriyor. bir gece, mix'lerle uğraşırken kayıt bir anda durup, gitar solonun bulunduğu birkaç saniyeyi sürekli çalmaya başlıyor; "amman yarabbi!" diyerek kayda abanıp düzeltmeye çalışan arkadaşlar, kaydı başa sardıklarında her şeyin silinmiş olduklarını görüyorlar.
en sonunda "eaah yeter lan!" demeyi akıl edebilen omar, gideceği yeri söylemeden, yanında ouija tahtasıyla bir uçağa biniyor; tahtayı gömüp geri dönüyor.
(yalnız feci şekilde
fox mulder'a bağlamışım, onu fark ettim. çok heyecanlı lan!)
--
the bedlam in goliath'ın hikayesi --
bunlar dışında tmv cephesinden bildirilmiş yeni bir olay, bela ve paranormal aktivite yok (daha ne olacağıdı zaten). genel olarak müzik endüstrisine baş kaldırmakla meşguller, özellikle de abuk (ama süper eğlenceli) videolarıyla: "plak şirketlerinin sahipleri istedikleri haltı yerken bize, videolarda kan, sigara (aslında cigara) falan görmek istemediklerini söylüyorlar.
aberinkula'daki ameliyat senaryosunu da bu yüzden yazdım işte, tamamında kan görülüyor, daha ne olsun?!" diyen, sigortası atmış omar'ı sakinleşmesi için bir kenarda bırakıp, cedric'e dönüyoruz: "büyük plak şirketlerinin tiksinç bi özelliği daha var, bize albümü ne zaman çıkarmamız gerektiğini söylüyorlar. bütün yıl boyunca yaymış gibi görünüyoruz böyle olunca, ama aslında hayvan gibi çalışıyoruz lan!" tamam, sakin.
universal'la "yılda bir albüm" şeklinde anlaşma yapmak zorunda kaldıkları için, albüm çıkarmaları gerektiğinde (paraları bitiyormuş çünkü, ahah) o albümü tmv olarak değil de, omar rodriguez-lopez işi olarak çıkarıyorlarmış (çakallar).
şu kadar yazarak bütün enerjimi tükettiğim halde, birkaç şey daha söylemezsem rahat etmem:
octahedron'un
desperate graves'i, şu kadar yıl tmv'ya saçma sapan nedenlerle yüz çevirdiğimi fark etmeme neden olan tokat ise,
teflon'u da, tokadın arkasından gelen yumruktur, uçan kafa hatta tekmedir. 4 gündür neredeyse aralıksız bir şekilde bu adamları dinliyorum ve sanırım pişmanlıktan delirdim.
"
let me keep you as a favour."