• görseller

    • the french lieutenant s woman
  1. kitap bir aşk hikayesini anlatır ancak hikayenin arka planında ise ingiliz tarihinin en muhafazakar dönemi olan viktorya çağının ince bir eleştirisi bulunmaktadır. kitabın her bölümün başındaki şiirler veya düz yazılardan alıntılar ise kitaba ayrı bi güzellik katar.
    ıv. bölümdeki alıntı
    "orta ve yüksek sınıftan birçok ingiliz ailesi kendi lağımlarının üzerinde yaşıyordu..."
    e. royston pıke.
    viktorya altın çağından insan belgeleri
  2. john fowles gibi mükemmel bir yazarla tanışmamı sağlayan roman.bazı yerlerinde yazar kendisi konuşur mükemmel şeylere dokunur.şiddetle tavsiye edilir özellikle john fowles ile tanışmak isteyenlere.
  3. mantissa dan sonra okuduğum en iyi john fowles romanı. john fowles postmodern edebiyatta ya da akımında (artık ne derseniz) kullanılan teknikleri kullanmayı seven, okuyucuyu şaşırtmaktan hoşlanan bir yazar. romanları okumadan önce biraz da olsa postmodern roman neymiş diye bir araştırma yapılırsa okuyucu daha da haz alır okuduğundan ancak kimse zorunda değil tabi ki. demek istediğim şudur ki kitabın sonunda orhan pamuk yorum yapmış. demiş ki: fransız teğmenin kadını yalnız bu yüzyıl yazılmış en iyi tarihi romanlardan biri değil, hayatta okuduğum en esrarlı ve mantıklı aşk romanı da... okuyun...
    öncelikle bu bir tarihi roman değil; tarihin sadece yazıdan oluştuğunu, bu nedenle de öznel olduğunu, tarihin bir nevi bir edebiyat eseri olduğunu öne süren, adına da historiographic metafiction denilen türde yazılmış bir roman. bir aşk romanı hiç değil. bunu nobel ödüllü bir yazar yapınca kızıyor işte insan.
  4. john fowles'ın romanından uyarlanan , iki iyi oyuncuyla - meryl streep ve jeremy irons- senaryonun daha da güçlendirildiği , 1981 yapımı karel reisz filmi. tarihi vurguların, aşkın ardında kalmaması, seyri daha güzel kıldığı gibi, eser de okurken oldukça keyif verir.

    tagline ise şöyleydi:
    "she was lost from the moment she saw him"
  5. okurken gizemini hiç kaybetmeyen kitaplardan, bittiğinde bile. annem kitabı benden önce okumuştu ve sürekli sarah'nın çok gizemli olduğunu söyleyip küfrediyordu. başlamadan korkmuştum ondan. ama sonra o tüm soğuk tavrına rağmen daha doğrusu onun sayesinde beni kendisine çekmeyi başardı. en iyi anladığım karakterlerden biri oldu. anlayıp da anlatılamayan türden. kendi içimde bulduğum, ama farklılıklarını da idrak edebildiğim bir karakter. charles bir aşkın peşinden, daha doğrusu imgeleminin peşinden bu kadar nasıl koşabildi şaşırdım okurken.

    kitabın iki sonu var gibi görünüyor ama aslında 3 sonu var. ilk son kitap bitmeden 100 sayfa önce yapılıyor. ve diğer son başlıyor son 100 sayfada. fakat o son da en sonunda ikiye ayrılıyor. yazarın burada karakterlere özgürlük tanıdığını düşünebiliriz. ya da tanrı-yazar olmadığını gösterme çabası: "benim sunduğum sona razı olsun karakterler" gibi düşünmemiş.

    viktorya çağı içinde yaşama fırsatı veriyor yazar aynı zamanda bizi o zamanların sokakları ve insanları arasında dolaştırarak.

    bir çok yerinde faust göndermesi hissettim okurken.
  6. kitaptan seçtiğim bir kaç alıntı:

    "yine de, radyo, televizyon, ucuz turlar ve benzeri şeylerle iki ucu birbirine bağlanmamış bütün uçurumlar, bu uzaklık o kadar da kötü değildi. insanlar birbirlerini daha az tanıyorlardı belki, ama kendilerini diğer insanlardan şimdikine göre daha bağımsız hissediyorlardı. dünyayı ayaklarına getirmek için bir düğmeye basmaları yetmiyordu. yabancılar yabancıydı ve bu heyecan verici, hoş bir yabancılıktı. iletişimin gitgide artması insanlık için iyi olmuş olabilir. ama ben zındıklık yapıp buna inanmıyorum, atalarımızın yalıtılmışlığını, tıpkı daha fazla mekândan yararlanabilmeleri gibi, imrenilecek bir şey olarak görüyorum. artık dünya hayatımıza çok fazla karışıyor. " sf: 123

    "bunu daha önce nasıl olup da göremediğimi merak ediyor olabilirsiniz. sanırım görmüştüm. ama bir şeyi görmek o şeyi anlamak değildir. " sf:161

    "ben hiçbir şey değilim, artık insan bile sayılmam. ben fransız teğmenin orospusuyum." sf:163

    "hegel’e rağmen, viktorya çağı pek öyle diyalektik bir çağ değildi; insanlar karşıtlıkların, olumluluklar ve olumsuzlukların aynı bütünün parçası olduğunu düşünmezlerdi. paradokslar onları mutlu etmekten çok canlarını sıkardı. varoluşçu anların değil, sebep sonuç ilişkilerinin insanlarıydılar; pozitif, her şeyi açıklayan, dikkatle incelenmiş ve ciddiyetle uygulanmış teorileri severlerdi. bazı şeyleri kurmakla meşguldüler tabii; biz kendimizi o kadar uzun zamandır yıkmaya karar verdik ki, bir şeyleri kurmak şimdi sabun köpüğünden balon yapmak türünden boş bir iş gibi geliyor." sf:230

    "yalnızlıktan nefret ettiğimi düşünmüştüm hep. şimdi yalnızlıktan kolaylıkla kurtulabileceğim bir dünyada yaşıyorum. onun benim için önemli olduğunu anladım. yaşamımı paylaşmak istemiyorum. neysem o olmak istiyorum, ne kadar iyi ve müşfik olsa bile bir kocanın evlilik içinde benden olmamı bekleyeceği kişi değil." sf: 411
  7. sarah'ı gizeme büründüren şey onun histerisi olabilir pekala; kırlarda yapılan uzun yürüyüşler, fırtınalı havanın cezbettiği beden, kararsızlıklar ve bunu aşmak için bir adama bağlanmak.. freud zamanının kadınıydı sarah bence;

    "-bir histerik ne ister?
    -elbette bir efendi."
  8. okuduktan sonra kadınlardan bir süre nefret ettiren kitap. bunun son 100 sayfası bana o kadar büyük bir tokat atmıştı ki, aynı gün içinde 3 kere daha okudum sonra. john fowles'un en büyük eseri.