plato yayınları tarafından türkçeye çevrilmiş ayn rand'ın kitabı. birçok uç karakteri içinde barındıran kitap ayn rand'ın dünya görüşlerini ve sorgulamalarını derinlemesine yansıtırken birçok gerçekle yüzleşmenizi de sağlamakta. sinan çetin'in önsözüyle yayınlanan kitap mimari bir çevrede geçmekte, kullanılan terimlerle tamamen gerçekçi bir hava yaratılmaktadır.
okuduktan sonra bir süre sizi başka kitabın paklamayacağı, bir insanın kendini gercek anlamda sevmesi ve kendine sahip cıkmasının ne demek olduğunu öğreten, bencilliği değil benciliği anlatan, zaman zaman, ama çüş yok öyle insanlar dedirtecek kadar tanrılaştırdığı karakterler olan, sürü piskolojisine karşı, insanların kendini keşvetmesini öngören
özgüvene nasıl ulaşacagını bilemeyen insanların okuması ve hayatını değiştirmesi gereken kitap!
hıncal uluç'un 3günde bir sabah gazetesindeki köşesinde okunası kitap diye tavsiye ettiği roman
büyük bir kandırıdan ibaret kitap. başta gerçekten iyi betimliyor dediğim yazarın hikaye kurgusu kendisini o kadar deşifre ediyor ki, kitabın sonunu daha kitabı yarılamadan biliyorsunuz.
* olayların gelişmesindeki arabesk hava da kaçmıyor gözlerden; gururlu fakat fakir mimarımızın geri dönüşü.
* zaten sinan çetin'in önsözüyle başlayan bir kitaptan birşey beklememek lazım.
ayn rand'in bireyi kutsayan kitabı.
"kolektif beyin diye bir şey yoktur. kolektif düşünce diye bir şey de yoktur. bir grup insanın vardığı anlaşma, ya bir uzlaşma, ödün verme sürecidir, ya da birçok bireysel düşüncelerin bir ortalamasıdır. ikincil önem taşıyan bir şeydir. birincil eylem.. yani mantık yürütme süreci... bir tek kişinin tek başına yapması gereken bir şeydir. yemekleri bir sürü insana paylaştırabiliriz. ama kolektif bir midede sindiremeyiz. hiç kimse kendi ciğerlerini, başkasının yerine solumak için kullanamaz. hiç kimse kendi beynini, başka birinin yerine düşünmek için de kullanamaz. vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. paylaşılamazlar ve devredilemezler."
ayn rand'ın önsözünü sinan çetin'in yazmış olduğu kitabı. yayıncısınında sinan çetin olması nedeniyle bir hayli göz aşinalığı olan kitap sanılanın aksine piyasa kitabı olmaktan çok uzaktır.okudukça insanın özgüvenini ve kandisine olan saygısını körükler,diğer insanlar için yaptıklarını sorgulamaya yöneltir.
ilk baskısında "
pınar" olarak çevrilen, sonradan
sinan çetin tarafından meşhur edilen '
hayatın kaynağı'..
komünizm yaşanmış her ülkeli insanda görülen komünizm nefretinin bir de
ayn rand tarafından kusulmasının örneği eser...
howard roark denen kendi ideallerinin peşinde olan,
bencilliğin en güzel örneği mimar ve okurca
aşkın en zor hali dominique francon'un aşklarını da kapsayan; medya, emlak hernevi para babası
gail wynand; idealizm yoksunu, yeteneği sınırlı ama toplumda verilen gazla
en iyi olarak seçilmişliği olan bir mimarcık
peter keating;
ellsworth toohey denen sürü psikolojisi insanının kitabı. 788 sayfalık bi
karınca duası kitabı. okumadığınız zamanlarda, acaba şimdi ne yapıyolar, diye kudurtur, bazı yerlerinde sıkar, çünkü devamında asıl yaşanması gerekenleri yaşayan ve söyleyenmesi gerekeni söyleyen ya da direk söylemeyen
howard roark vardır, kaptırır ve bittiğinde de özlersiniz..
(bınar, 19.04.2005 09:15 ~ 09:15)
ayn rand'ın mükkemmel ötesi romanı. okuyunca insanlardan uzaklaşıp kendinize yaklaşıyorsunuz. (bkz:
howard roark)
"howard roark güldü." diye başlayan ve mimar olmak isteyen insanların okuması zorunlu kitap. roark güler, çünkü üniversiteden atılmıştır, başkaları için belki bu sonuç hayatlarının kararmasıdır, ama roark için bu, hayatın ürettiği, gene de sonucu asla değiştiremeyecek bir kara mizahtır sadece.
"insanların kendilerin senden korumak için bir silahı var; mantık. bu yüzden, onu onlardan alman şart. mantık kötüdür deme sakın. bazıları onu da yapacak kadar ileri gitmiş, beklenmedik başarılara da ulaşmıştır gerçi.
......ama sen mantık sınırlıdır de, yeter. onun da üstünde başka şeyler var de. nedir? o konuda pek açık seçik olmasan da olur. içgüdü işte dersin. duygu dersin, vahiy dersin.i lahi sezgi dersin. diyalektik materyalizm dersin. eğer bir yerde yakayı ele verirsen, birisi sana, doktrinin mantıksız derse, ona da hazırsın demektir böylelikle. mantığın ötesinde başka şeyler de var dersin ona. düşünmeye çalışma, hisset dersin. inanmam gerek dersin. mantığı bir kere kenara ittirdin mi, artık meydan senindir. ne zaman, neye ihtiyacın olursa elinde sayılır. o adamı elde etmişsindir demektir.
düşünen adamı yönetebilir misin? hayır biz inançlı adam istiyoruz. inançlı sürüler."
diyen ve idealizmin doruklarındaki karakteri" howard roak" ile okurken üpermeme sebep olan ve okuduğum sırada mimar olmak istediğim etkileyici ayn rand kitabı.
(allegro, 14.09.2007 22:04 ~ 22:27)
kitabın baş karakteri roark olsa bile, bence "oscar" kesinlikle ellsworth toohey'indir.
"güç istiyorum" dedikten sonra ki açıklaması insanın tüylerini diken diken eder.zira çevresinde ne kadar çok "ellsworth" olduğunu ve planların nasıl sinsice işlediğini ve belki de nasıl aptal yerine konulduğunu anlar.
et : "bir tek insanın ruhunu nasıl yöneteceğini öğrendin mi,diğer bütün insanları da elde edebilirsin.mesele ruhta. kamçılar,kılıçlar,kurşunlar,silahlar boşuna.sezar'ların,atilla'ların,napolyon'ların küçük adam oluşu,işi sürdiremeyişleri o yüzden.biz sürdüreceğiz.ruh aslında yönetilemeyen şeydir.onu kırmak,çökertmek gerekir.oraya bir çomak sok,parmaklarını batır,adamı elde ettin demektir.kırbaca ihtiyacın yok.zaten kırbacı sana getirir,beni dövsene diye yalvarır.onu bir kere geri vitese taktın mı,içindeki mekanizma her şeyi kendi kendine,senin istediğin gibi yapar.adamı kendisine karşı kullanacaksın.nasıl yapılır bilmek istermisin?
bunu yapmanın bir çok yolu var. biri şöyle : adamın kendini küçük hissetmesini sağla.suçlu hissetsin kendini.umutlarını ve kişiliğindeki dürüstlüğü öldür.zor iştir bu.aranızdaki en kötüler bile hep kendi çarpık görüşüne göre bir ideal seçmiştir,ona ulaşmaya çalışmaktadır.bir iç yozlaşmışlıkla öldür dürüstlüğü.onu kendine karşı kullan.top yekün dürüstlüğü yok edecek bir amaca yönelt.benliğini sil diye öğütler ver.başkaları için yaşamalısın de ona.en önemli şey hayırsever olup bağışlar yapmaktır,kendinden vermektir de.bunu tam anlamıyla kimse yapmamıştır,yapmayacaktır da.ama neler sağlayabileceğini görebiliyormusun?o adam,kendine en soylu sevap olarak kabul ettiği şeye asla ulaşamayacağını hemen görecektir.o zaman suçluluk duyacak,kendini günahkar hissetecek,değersiz biri olduğuna inanacaktır.en yüce ideal onun ulaşamayacağı bir yerde olunca,bu sefer tüm ideallerinden,tüm umutlarından,tüm öz değer inancından vazgeçecektir.yapamadığı şeyi başkalarına öğütleme zorunluluğunu duyacaktır.insan yarı iyi, ya da yarı dürüst olamaz. kişilik bütünlüğünü sürdürmek zor savaştır.kendi içinin yozlaşmış olduğunu bile bile böyle bir şeyi sürdürmeye neden uğraşsın?artık elindedir o adam. söz dinleyecektir.memnun olacaktır söz dinlediğine.çünkü kendine güvenemez.bir yolu bu.
başka bir yolunu anlatayım.adamın değer yargılarını öldür.büyüklük denilen şeyi tanıma ya da ona ulaşma kapasitesi öldür.büyük insanlar yönetilemez.biz büyük adam filan istemiyoruz.ama büyüklük kavramını inkar etme.onu içinden yık.büyük olan şey nadir ortaya çıkan,zor elde edilen,istisna olan şeydir.öyle standartlar koy ki onlara herkes ulaşabilsin.en sıradan olanı da,en başarısız olanı da,en beceriksiz olanı da.daha iyiye gitme,mükemmele ulaşma,kusursuzluğa varma hevesinin öldürürsün.büyük anıtları yıkmaya kalkma.o zaman insanları ürkütürsün.sen vasatı,sıradanı,değersizi öv, o zaman büyük anıtlar zaten kalmaz.
bir yolunu daha istermisin? en önemlisi bu. insanların mutlu olmasına izin verme.mutluluk kendine yeterli bir duygudur ve insanı kendi içine döndüren bir özelliği vardır.mutlu insanların sana ayıracak zamanı yoktur.sana önem de vermezler.mutlu insanlar özgür insanlardır.demek ki onların yaşama sevincini öldürmen gerekir.onların gözünde önemli ve değerli ne varsa al ellerinden.istedikleri şeyi elde etmelerine asla izin verme..."
var mı çevremizde,başımızda,onların da başında et'ler yok mu??
hayatın kötü gidişatını değiştirerek insanlık için bir şeyler yapma yolunda olan masum yürekli, beyaz kalpli zatların eylemlerinin temelinde bencillik olduğunu savunan lokumsu kitap.
agnosik bir ailenin görüşlerine karşı çıkılası kızı olan ayn rand tarafından kaleme alınmıştır.farklı karakter analizleri ve kelime oyunlarıyla büyülenen okuyucunun edebiyat üzerinden sanatı kavraması nezdinde hayata pınar kokusu katacağına inandığım eserdir.
okunmalı, okutulmalı, ama düşünme eylemi gerçekleştirilmeden satır aralarına gizlenen duygular kabul edilmemelidir.
vatana millete hayırlı olsundur...
bir tür sofinin dünyasıdır. kant, platon, nietzsche ve aristo'yu başka isim ve kimlikler altında 20. yy new york'unda buluşturur ve hepsinin hikayelerini bize anlatır. bu metaforları ve felsefe tartışmalarını anlamayanlar için de gene oldukça sürükleyici iyi bir romandır.
*- çok güzelsin dominique
*- söyleme.
*-güzelsin.
*-roark ben.. ben hala seni mahvetmek istiyorum
*-istemesen seni ister miydim sanıyorsun?
gibi efsane bir diyaloga sahip olan güzel kitap.
(laein, 22.02.2009 21:17)
büyülü bir kitaptır. neden olduğuna gelince, okumaya başladıktan sonra tam da "oturttum işte bu vitesle en kötü yol vız gelir" dediğiniz anda, dengelerinizi sarsabilir. bu sizin kim olduğunuzla, hangi yolları katettiğinizle ve hayatın neresinde durduğunuzla alakalı elbet.
"hayır! tabii konuşmak istemiyorum! ama konuşacağım. senin de duymanı istiyorum. seni nelerin beklediğini bilmeni istiyorum. gün olacak, kendi ellerine bakacaksın, ağır bir şey alıp o ellerin her kemiğini kırmak, parçalamak isteyeceksin. çünkü o eller, neler yapabileceklerinin hayaliyle rahatsız edecekler seni. tabii eğer sen o fırsatı yaratabilseydin! ama sen yaratamamış olacaksın ve şu canlı vücuduna tahammül edemez olacaksın... o ellere bir yerde ihanet etti diye. gün olacak, otobüse bindiğinde şoför tersleyecek seni. belki istediği yalnızca on sent olacak, ama sen onu öyle duymayacaksın. sen o seste kendinin bir sıfır olduğunu duyacaksın. herkesin arkandan güldüğünü, her neye gülüyorlarsa o şeyin alnına damgalanmış olduğunu düşüneceksin. senden nefret etmelerine sebep olan o şeyin. gün olacak, bir salonun köşesinde dikileceksin, kürsüde konuşan bir yaratığın binalardan söz edişini dinleyeceksin. senin o kadar sevdiğin o konudan. duyduğun sözler, keşke biri kalksa da şu herifi iki tırnağı arasında eziverse, diye düşünmene yol açacak. derken herkesin onu alkışladığını duyacaksın. haykırmak gelecek içinden, çünlü kendin mi gerçeksin, onlar mı gerçek, bilemeyeceksin. yoksa bir salon dolusu kurukafanın arasında mıyım ben, diyeceksin. yoksa biri ansızın benim kafamı mı boşalttı, diye merak edeceksin. ama bir şey söyleyemeyeceksin. çünkü çıkarabildiğin sesler artık o salonda lisan sayılamaz. zaten konuşmak istesen de konuşamazsın, çünkü seni kenara iterler, onlara binalar konusunda söyleyecek hiçbir şey bulamazsın! bu mu istediğin?
yetmedi mi? pekala. derken günün birinde, önündeki kağıdın üzerinde bir bina göreceksin. içinden önünde diz çökmek gelecek o binanın. bunu başarabildiğine inanamayacaksın. dünya ne güzel, diyeceksin. hava nasıl da ilkbahar kokuyor. bütün insanları seviyorum, diyeceksin. seviyorsun, çünkü dünyada kötülük diye bir şey yok. resmi koltuğunun altına kıstırıp o binayı dikmek üzere evinden çıkacaksın. eminsin, çünkü ilk gösterdiğin insanın o binayı diktireceğini biliyorsun. ama evden çıktığında fazla uzağa gidemeyeceksin, çünkü kapıda gazını kesmeye gelen adamla çarpışacaksın. zaten pişirecek fazla yiyeceğin olmadığı için, gazın da parasını ödememişsin. tamam, peki, o bir şey değil. ona gülebilirsin. ama sonunda, elinde o çizimle bir adamın ofisine gireceksin, varlığınla adamın odasının havasını işgal ettiğin için kendine lanetler okuyacaksın, bir köşeye sıkışmaya, onun seni görmemesini sağlamaya çalışacaksın, kendi sesinin ona yalvardığını duyacaksın. yalvardığını. sesin adamın dizlerini yalayacak, bu yüzden kendinden nefret edeceksin, ama aldırmayacaksın, çünkü o binayı dikmene izin vermesini istiyorsun. binayı yaptırırsa, aldırmayacaksın hiçbir şeye. göğsünü yırtıp içindekileri ona göstermek isteyeceksin, çünkü bileceksin ki eğer o görürse, o binayı dikmene izin verecek. ama adam sana çok üzgün olduğunu, işi guy francon'a verdiğini söyleyecek. sen evine döneceksin. dönünce evinde ne yapacaksın biliyor musun? ağlayacaksın. kadınlar gibi, sarhoşlar gibi, hayvanlar gibi ağlayacaksın. işte, geleceğin bu, howard roark. şimdi istiyor musun böyle bir geleceği?"
bencillik ve kibir kavramlarının karıştırılmaması gerektiğini anlatan kitaptır.
kitap daha bitmediği için, sadece önsöz hakkında yorum yapabilirim: oportünizm başlığına bu önsözü kopyalayın, okuyan oportünizm hakkında ampul gibi aydınlansın.
bilhassa kitabın başındaki mimar karakterler bıçakla kesilmiş gibi ayrı iki kalıpta geliyor önünüze: "eskiye öykünen dallamalar" ve "işlevselci vakurlar". üçüncü bir mimar türü yok sanki dünya üzerinde. dahası, bir karakteri daha ilk cümlesinden sınıflandırabiliyorsunuz. "bakalım bu neymiş? haa, bu da dallamalardan..." sonradan diğer insanları da "ayn rand'ın hoşuna gidenler" ve "ayn rand'ın hoşuna gitmeyenler" diye hemen sınıflandırmak mümkün. karakterler arasında bu kadar keskin bir iyi-kötü ayrımı yapılınca okurken biraz aptal yerine konduğunu hissediyor insan. bu yüzden kitaplarından sadece
the fountainhead'i okumuş biri olarak ayn rand'ın romancılığını övme konusunda çekimser kalmayı yeğlerim.
diğer taraftan,
birey olmak konusu üzerinde sık sık düşündüğüm şu sıralar ihtiyaçlarıma cuk diye oturdu bu kitap. bu konuda daha iyisini okuyana kadar da benim için en iyisi bu.
- ne oldu gail?
- hiçbir şey. yalnızca ne çok şeyin önemsiz olduğu ve yaşamanın ne kadar kolay olduğu duygusu.
insanın mutlu olduğunda hissettiği duyguları, en basit haliyle anlatan bu güzel diyalogu da barındırır.