5. nesilden bir yazar arkadaşımız*. tartışma kültürü sahibi ve bir bilim adamı kadar da şüpheci izlenimi bırakmıştır şahsım üzerinde.
ek: sanal tanışıklığımızın üzerinden 10-15 gün geçtikten sonra beni hayretlerle başbaşa bırakabilmeyi başarabilmiş kişi. ilk mesajlaşmalarımız sonrasında kafamda onu yaşça büyük bir insan olarak hayal etmiştim. yazdığı o kadar dolu şeyler var ki, bazen onların karşısında tepkisiz bir halde kalıp, çözümlemeye çalışıyorum anlattıklarını. bazen yanlış çıkarımlar yaptığım da oldu gerçi ama en büyük olanı onun değil, benim ayıbımdı. artık karşı mesajı atarken yaraşır bir şey olmasını isteyerek titiz davranmak zorunda kalıyorum, bir de ayıklamaya çalışıyorum işte o yanlış çıkarımlarımı.. haliyle çok uzun sürüyor karşılıklarım.
beni katogerize etme diyebilir belki ama beşinci neslin en sağlıklı yazarı. he unutmadan yaşı da öyle büyük değil, bıraktığı izlenimin yarısı. (18.04.2008 01:27)
diğer bir ek: bu güzel insan da bir diğer yazar arkadaşımız gibi postaneden akıllı bakınız verip, yerlere yatırmıştır bu satırları yazan insanı*. (19.04.2008 01.38)
başlığının altına rağbet edilmemesiyle kendisine ayıpların yaşatıldığını düşündüğüm sağlam yazar. bazen böyle olur, kaliteli yazarlar güme giderler. he nickaltına rağbet görmemesinden dolayı bir yazar ne kadar güme gider, orası da var. sonuçta sağlam yazan yazar her koşulda okutturur yazılarını, o da bu güruha dahil sanırım.
sözlüğün asosyal takılan arılarından biri de olabilir tabii. pek fazla insanla pek fazla muhabbeti olmayabilir de. sebebini kesin bir sonuca vardıramamakla birlikte kendisi için bu mevzuyu dert edinsem de, kendimi ayrıcalıklı hissetmeme neden olmuştur; başlığında yalnız ben olduğum için.
iş - okul arasında mekik dokuduğu zamanlardan arta kalan miniminnacık anlarda sözlüğe ce-e yapmaktan keyif aldığını sanıyorum. belki de özveri bu bilemem..
ama iyi ki burada ve iyi ki yazıyor.
şahsım adına, itü sözlük'ün sevilme nedenlerinden.
ilk tanıştığınız andan itibaren saygılı. insan birazcık yavşamaz mı kardeşim* karşısındakini nasıl mutlu edeceğini bilmesi de cabası. övgüyle dolu mesajlarını hak edebilmek için ne yapmış olduğumu hala bulamamış olsam da, hoşgelmiş sevgi pınarıma.
hesabımın kilitli olmasını fırsat bilip bana "nereye" deme fırsatını vermeden çekip gitmiş yazar. a be gülüm, ben senin o süper motive edici mesajların olmadan burada kaç gün yaşarım sanıyorsun. çabuk dön!
düş kırıklıklarını ateşe vermektense, umudunu ve beklentilerini yüreğinden çıkartıp hesabını kilitleyip terki diyar etmiş. umarım geri dönersin güzel yürekli insan. yeniden kavuşuncaya kadar hoşçakal.
düşkırıklarını yoketmek, yeni düşler vermek istediğim yazar.canım mutlu olsun o artık, hakettiği değeri görsün ve kimseler üzmesin onu.. ortak noktalarımız çok, o da bir kırılgan benim gibi. yanında olduğumu ve olacağımı bilsin, bana yeter.
bugün nasıl ve nereye attığını bilmediğim -ama şiddetle merak ettiğim- o adımların kendisine yol - su - elektrik olarak geri dönmesini temenni ediyor, gereğinin yapılmasını cenabürabbülalemünden niyaz eyliyorum.
yok be valla çok bişi istemedim yarebbim... kardeşliği mutlu et yeter.
bu zamana uygun olmayan yazar kesinlikle, onun ait olduğu zamana ben, mercimek*, ve o hep berabercene gitmek ve yaşamak istiyoruz.
tayyi duysun sesimizi, kimsenin bizi üzmeyeceği bir yer olsun mümkünse. biz bize yeteriz, ha bir de o da kendisini çok özletmiştir.onun da vizeleri olduğunu düşünmekteyim, zira pek karşılaşamıyoruz*
tayyizemane’yi tanımlamak zorunda kalsam, tayyi deyince aklıma gelen ilk resimi anlatmaya başlardım sanırım. kantin kapısından içeri girmiş, kulağında kulaklıkları, saçları hafif kabarmış, montuyla kendini sıkıca sarmış, sabahın köründe okula gelmek için bin türlü çile çekse de mutlu, inadına mutlu bir gülümsemeye sahip, o gülümsemeyle herkesi sebepsizce mutlu edebilen kızıl saçlı kız.
onu tanımlamak bu kadar kolay olabilse de hakkında ne yazsam, ne söylesem hiçbir şekilde onun benim için anlamını tam olarak anlatamayacağım kişi, mutluluk. birçok şey yaşayıp olmaz denilen şeyler için hayal kurduk birlikte. beraber geçirdiğimiz her mutlu an kadar değerli ve vazgeçilmezdi beraber ağladığımız anlar, zaten birimizin ağlarken diğerimizin durduğu da görülmüş iş değildi. o kadar kısa sürede adımız eküriler şeklinde anılmaya başladı ki biz bile anlamadık ne zaman bu hale geldiğimizi, ama dostluğumuzu kah yasakları delerken birbirimizin arkasında oluşumuzla, kah kendi yararımıza olanı aklımıza bile getirmeyip diğerimizin yararı için kendimizi öne attıkça gösterdik birbirimize. her farazi konuşmaya başlayaşımda beni gerçekliğe çeken, her mutsuzluğumda beraberinde kazandıklarımı bana gösteren, soracağı sorusu hiç bitmeyen benim her soruma cevap bulan, her yeter artık diyişimde beni uçurumun kenarından alan oldu, mutluluk oldu.
ona ne kadar teşekkür etsem az aslında, hem şimdiye kadar yanımda olduğu hem de gelecekte yanımda olacağı için.
bence 5. neslin en sağlam yazarlarından birisi. şu ana kadar okuduğum girilerinde falsolu bir tanesine rastlamadım. kendi hayat deneyimlerini yorumlarıyla süsleyerek aktardığı yazıları gerçekten başarılı. iyi bir öykücü olabilir ileride, belki şimdiden öyledir bilinmez.
bundan aylar aylar önce elimle koymuş gibi bulduğum, "arkadaş olalım mı?" dediğim, allem edip kallem edip alenen kandırdığım yazardır. ağzımın tadını bilirim, bu konuda tevazu gösteremeyeceğim...*
tüm duygularımdan bağımsız; çok iyi yazıyor, okuyunuz. tavsiyem budur naçizane.
tanıştığımız ilk gün bana, beni bir yerlerden tanıdığını söyleyerek aramızdaki muhabbeti koyulaştıran*, fakat şimdiye kadar itiraf etmese de böyle yaptığına pişman olabileceğini düşündüğüm bilgisayar mühendisliği öğrencisi kişisi.
aslında hak vermek de lazım, bahtsız bedevi olmaktan daha kötüsü onun arkadaşı olup nşa başına gelmeyecek olayları yaşamaktır ki kendisi genel olarak bu göreve uzun zamandır göğüs germektedir. aklıma bir anda gelmesiyle hadi şunu yapalım diye kolundan çekiştirmeye başladığımda önce default olarak yapmasak mı tepkisini verir ama sonra hemen vazgeçip benden önde gitmeye başlar. 3 saat boyunca server 2003 kurmaya çalıştığı bir bilgisayara gösterdiği sabrı kimseye göstermez. alınması gereken bir karar olduğunda çabucak olasılıkları değerlendirir ve kararını verir, sonra tutabilene aşk olsun. ama bu karar mekanizması sadece üzerinde çok düşündüğü konularda böyledir, yoksa genel anlamda kararsızlıklar kraliçesi de olabilir. örneğin kendisiyle öğle yemeği yeme maksatlı gidilen bir alış-veriş merkezinde bir saat masada oturup ne yesek diye düşündüğümüz, sonra derse yetişmemiz gerek diye elimize birer donut alıp koşturduğumuz da vardır, “yeter düşündüğümüz ben giriyorum” diyerek kendisini dekanın odasına atıp benim saatlerdir nasıl isteyebiliriz diye düşündüğüm imzayı tak diye istemişliği de. en eğlenceli özelliği de ailesidir*.her daim ailesinden birinin (ya da direkt onun) başından geçmiş yaran bir olay vardır. konu bir şekilde oraya geldiğinde şekilden şekile girerek olayları anlatır ki siz ona mı güleyim olaya mı şaşırırsınız. her ikimizin de yanakları kıpkırmızı olup gözlerimizden yaş gelmeye başlayana kadar bitmez bu hikayeler. otobüste anlatmaya başlarsa durak kaçırır, kantinde anlatmaya başlarsa sandalyeden düşürür. zaten kendisiyle geçirdiğimiz zamanın büyük kısmını bir yerlerde bir şeylere gülerek geçirdiğimizden bir dolu insan tarafından hemen fişlendiğimiz de olur. yeni bir yere gittiğimizde birbirimize hatırlattığımız ilk şey “lan burada kendimizi belli etmiyelim” olur her zaman ama yine de başımıza gelmeyen bir şey kalmaz.
her günümüz olaylıdır,evet. ama kendisi de buna çabucak alıştı zaten, artık yaşanan bir hadisede hemen “nasılsa bişey olucaktı” deyip buna da gülüyoruz. bu yazıyı okuduğunda tayyinin gülebileceği kadar gülsek de zaten günü kurtarmış oluyoruz**.
sevgisi, saygısı, bilgisi, görgüsü, donanımı, cümlelerindeki zarafeti bir yana, güzel insan.
biliyor ve görüyorum ki, güzellik adına çok şeyi hakediyor.
ama ya o'nun değer verdiği "kimi" insanlar? (eş-ahbap-dost-arkadaş-abi-abla)
sanmıyorum o'nun kadar haketsinler.
fortran denilen kıytırık programlama dilinin sayesinde merhabalaştığım, daha sonrasında iki çift kelam edilebilecek biri olduğunu kısa sürede gösteren.konuştuğunun arkasında duran, gereksiz konuşmaktansa susan, sevecen, nazik, ince esprili bilgisayar haşır neşiri güzel insan....
artık o'nu övmek istemiyorum. sadece gecenin köründe uyandım ve onu anımsatmak istedim tekrardan. alnından öpüyorum...
madden kendisiyle tanışıklığım olmasa da, çok dolu ve çok saf bir insan diye tahmin ediyorum.. bu övgü olsun diye değil, yergi olsun diyedir. madem çok dolusun, saf olma be kardeşim, ha çok da saf isen de duygularına yenik düşüp bana kötü sözler söyletme! ancak, baştan söylediğim sözlerin doğruluğunu onayladığın için tekrar teşekkür ederken, kötülüklerden uzak durmanı isterim.
mukaddime söyleyeyim: kendi nick altıma yazmaktan hazzetmediğim için bu giri bir süre sonra kendini yok edebilir.
yaşamın tüm okuduklarından, söylenenlerden farklı, belki daha basit, belki daha karmaşık her şekilde kuralsız bir şey olduğunu yaşayınca sözlere kayıtsızlaşıyor insan. kelam hüzmelerinde kendini bulmakla, onları yaşamak aynı şey değil. hatta dün bunların hiçbiri sen değildi belki, gelecekteki sen meçhul. bugün önem verdiklerinin çoğu yarın belki önemsiz olacak. düşünsene, daha dün hayalini kurmaktan vazgeçemediğin şeyleri bugün hatırlamıyorsun. kuralsızlık içinde akacak, çoğu zaman senden çalıp gidecek zamanın asla gerçekten senin olmayacak yüzü, hayatın.
baştan dedik ya kuralsız diye, bir tereddütle yazıyorum şimdi. zaman da nehir gibi. aktıkça her değişikliği içinde kolayca kabullenir, kâh durulur kâh coşar. bir şeyler çalarken senden, sana kattıklarını fark edersin. "her karanlık gecenin aydınlık bir sabahı vardır" derler ya işte zaman aktıkça bu mümkün. tıpkı aksi gibi.
nicedir zaman bende şişe dibinde beklemiş acı sudan farksız, nicedir cenderedeyim. zaman dışarıda akıyor, her gün yeni doğrular peydah oluyor: modern zamanın acımasız gerçekleri... karmaşada göze batmış olacağım, "saf kalma gayretin neden? alternatifler bul, kalabalıktan ol" diyordu birileri... uzun süre hepsinden köşe bucak kaçtım. saklanacak yer bulamadım, içime saklandım. bugün aptallık dediğim şeyse bu kaçışların mükafatı olarak 10 000 metrede altın madalya alacağımı sanmaktı. halimden anlayan biri gelecekti güya, bana sarılacaktı, zamanımın akmasını sağlayacaktı. hepsinden önemlisi onlardan olmayacaktı. sonunda gelen olduysa da geldiği gibi gitti. yoruldum, yıprandım ve pes ettim. bana anlatılmak istenenlerin hepsini az buçuk anladım da bir tek, sevgiye, sevgiliye alternatif bulmayı anlayamadım. belki yeknesak zamanın bana uygun gördüğü bu, belki de bu yüzden tek bir ana mahkûmiyetim...
velhasılı kelam, bir çözümü yok, uzaktan izliyorum yolculukları şimdi. başkalarının mutluluklarına seviniyor, başkalarının üzüntülerine ağlıyorum. yolculuk dedim de kaptan jean luc picard* 'ın bir sözü vardı "time is a companion that goes with us on a journey. it reminds us to cherish each moment, because it will never come again." esasında zamanı akanlar için müthiş bir söz. zamanı akmayanlar için bir söz söylenmiş mi bilmiyorum, "geçer" diyor herkes. "hoşçakal" diyor bazısı. sanki bir yere gidecekmişim gibi. kalmaya mahkûmken hoş olmaya çalışmaktan başka çarem varmış gibi... bilmiyorlar, bilmedikleri için kızamıyorum.
ve bilinmeden her gün başka dillerde yeniden tanımlanıyorum. lakin ben buyum işte: en kuru veda, çıkılmayan yolculuk!