aylak travis bickle'ın hayatı geceleri dolaşarak geçmektedir ve bunu yaparken para da kazanabileceğini farkedince taksi şoförü olamaya karar verir. meslek sahibi bir adam olarak dolaşırken bir gün ona ratlar (betsy). travis o günü şöyle anlatır: i first saw her at palantine campaign headquarters at 63rd and broadway. she was wearing a white dress.she appeared like an angel...
out of this filthy mass. she is alone.
they...cannot...touch...her.
palantine, betsy'nin seçilmesi için kendini adadığı başkan adayıdır. filthy mass ise travis'in içinde yaşadığı dünyadır. travis hiç bir şeyin sorun olmadığını söylesede bu dünya ona çok koymaktadır. geceleri yaşar ama geceleri sevemez çünkü: all the animals come out at night. whores, skunk-pussies, buggers, queens, fairies, dopers, junkies. sick, venal. ve inanır ki: someday, a real rain will come and wash all this scum off the streets.
travis allem eder kallem eder ve betsy'le tanışır. onu filme gitmeye ikna etsede tek bildiği sinema porno sineması olduğu için oraya götürür ve manitayı ürkütür. artık ne yapsa ne etse de betsy'i göremez ve onun diğer kadınlarla aynı olduğunu anlar: cold and distant.
bir gün şans eseri palantine, travis'in taksisine biner ve travis ona sokaklar hakkında düşündüklerini anlatır. başkan olan kişi sifonu çekip sokaktaki pisliği lağıma yollamalıdır. palantine anlamış görünür ve travis'i geçiştirir. travis başalangıçta bir şey demez ama bu adam seçim meydanlarında şu nutku atınca:
walt whitman, that great|american poet...spoke for all of us when he said...
"i am the man. i suffered.i was there."
today i say to you...we are the people. we suffered. we were there.
we, the people, suffered in vietnam.
we, the people, suffered. we still suffer...from unemployment, inflation... crime and corruption.
travis'in tepesi atar. çünkü vietnam'da acı çeken odur, işsizlikten, enflasyondan, suçtan ve çöküntüden acı çeken travis'tir. kendi kendine: listen, you fuckers, you screwheads. here is a man who would not take it anymore. who would not let. listen, you fuckers, you screwheads. here is a man who would not take it anymore. who stood up against the scum... the cunts, the dogs, the filth, the shit. here is someone who stood up. here is... diyerek ayağa kalkar ve dünyadaki pisliklere artık göz açtırmayacaktır. bunları söylediğinde yürüyen bir ordu gibi tam teçhizat donanmıştır (44 lük magnum, 38 lik, 25 lik colt ve 380 walther ile)
bu arada devreye iris girer. iris bir pezevengin (sport) eline düşmüş 16 yaşınta, bir gün bir komünde yaşamayı hayal eden, pembe gözlüklü tazedir. yollarının ikinci defa kesişmesiyle iris'i kurtarmayı amaç edinir. komün için gerekli parayı ona yolladıktan sonra yapması gereken önemli işin peşine düşer, palantine'ı yok etmek.
travis burdan sonra acayip bir şeye dönüşür, aslında bu hali onun elinden gelenin en iyisidir çünkü bu kafası karışmıklık ve bulanıklık için dönüşebileceği en normal hale dönüşmüştür. fakat palentien şanslıdır ve travis'in elinden kurtulur; travis de kahrolası federallerin elinden. travis dünayayı kurtaramayacaksa, en azından iris'i kurtarmalıdır.
sport'un yanına giden travis kan revan iris'i kurtardıktan sonra, avuçlarında bir iş yapmanın saadeti ile kendini öldürmeye çalışır ama beceremez. travis'in bu kahramanlığından geriye bir teşekkür mektubu ve bir kaç gazete sütunu kalmıştır geriye. bu her ne kadar betsy'i tekrar kazanması için yetse de o betsy'e çoktan "so long" demiştir. film burada biter, kimi sevmez kimi kafayı toparlayamaz.
yüzlere küçük detayla doludur film; kimi zaman betsy'nin ilgisizliğini, kimi zaman travis'in kafasının karışıklığını anlatmak için. travis'in kafası o kadar bulanıktır ki onu bertrand russell bile kendine getiremeyecektir. daha da kötüsü etrafında bir tane bertrand russell yoktu; her ne kadar ellerinden geleni yapanlar olsa da.
kapitalist sistemlerde çalışma hayatının başka hiç bir şeye müsade etmeyişi, ve insanı kendinden soyutlayışını en güzel şekilde anlatan filmlerdendir. anlaşılması, kaldırılması güçtür, bunu seyreden bir bünye kendine gelmek için en az 5 bölüm aralıksız popstar ve türevi yarışma programları seyretmeli, bütün kadın programlarına telefonla bağlanmalıdır ki gerçeğin o ağır yükünü üzerinden atabilsin.
filmde robert de niro'nun ayna karşısındaki ünlü konuşma sahnesi filmin senaryosunda yer almamaktadır,tamamen robert de niro'nun doğaçlama olarak oluşturduğu bir sekansdır.
ayrıca yönetmen martin scorsese nin filmde, taksinin içinden kendi evini (karısını) gözetleyen haliyle küçük bir rolü vardır. taksi şoförüyle monolog yapıyordu hatırladığım kadarıyla.
robert de niro ve jodie foster'ın 30 yıl önceki hallerini görebilmek adına da ilginç bir film. bu filmin üstüne bir de the deer hunter izlenmelidir ki iyice retro havasına girilebilsin.
istanbul'da yaşan her insanın izlemesi gereken filmdir. bir insanın yalnızlığı, sıradanlığı ve tekbül edişi bu kadar güzel anlatılabilir mi?
ilk izlemede saçma gelir film insana.. "n'apıyo lan bu" dersiniz.. sonra istanbul'a gelir, yalnızlığı bu yalnız şehirde tadarsınız. sonra yine izlersiniz bu filmi.. yavaş yavaş siz travis, travis de siz olmaya başlamışsınızdır. yapmaya çalıştığınız herşeyi batırır, olmaya çalıştığınız herşeyi yokedersiniz. alakasız kadınlara vurulur, bir oraya bir buraya savrulur, kendinizi kaybedersiniz.
bir yalnızlık hikayesidir taxi driver.. üç yalnız adamdan, yalnız olan herkese ithaf edilmiş bir terkedilmişlik öyküsüdür.
80'li yılların sonunda trt'nin de yayınladığı filmdir. o zamanlarda aklımda dazlak kafası ve aynadaki monologları kalmış. psikolojik film türünde bir başyapıttır.
kişisel beğenime göre tüm zamanların en iyi hollywood filmidir ve martin scorsese sinemasının adeta bir özeti gibidir. şiddet, suç ve ceza, ahlak: ustanın kullanmayı en çok sevdiği kavramlar, bu filmde öyle güzel yoğrulmuştur ki, bir yandan mideniz bulanırken, diğer yandan "nereye gidiyoruz biz yahu" demeden edemezsiniz. oyunculuktu, çekim teknikleriydi, senaryoydu falan hepsi ayrı, o konularda filmin zaten ne kadar özel olduğu aşikar; ama bence filmin en önemli yanı anlatmak istedikleri. toplumsal yalnızlığın delirtme noktasına getirdiği bir insanın adım adım çöküşünü ve en nihayetinde patlamasını aktarırken, abd'nin kokuşmuş değerlerine yönelik bir alayla son buluyor film. katliamdan sonra travis bickle bir halk kahramanı olmuştur artık, filmin son sahnelerinden birinde, kamera travis'in dairesi boyunca gezinirken anlıyoruz bunu. duvarlar, travis'i bir halk kahramanı, bir kurtarıcı olarak ilan eden gazete küpürleriyle doludur. amerikan toplumunun şimdilerde daha da çok ihtiyaç duyduğu bir kahraman... kanlı bir katilin, bir halk kahramanına dönüşmesi, tutuculuğun, aşırı milliyetçiliğin doruk noktasına geldiği ve tüm topluma egemen olduğu ya da son yıllarda bir takım olaylarla empoze edildiği (bkz: fahrenheit 9 11) abd'de olabilirdi sadece. filmin sırrı bunu 30 sene önce anlatmasıdır, işte bu yüzden çok özel bir filmdir, eskimemiştir ve üzülerek belirtiyorum ki, dünyanın gidişine bakılırsa eskimeyecektir.
içinde onlarca aşmış diyalog ve monolog barındıran, robert de niro nun travis bickle rolüyle harikalar yarattığı martin scorsese filmi.
travis'in ayna karşısındaki you talkin' to me leri pek meşhurdur. gösterime girdiği yıl en iyi film oscarını rocky'nin almasına ise hiçbişey demiyorum.
belkide sinema tarihinin yarattığı en sosyopat ve anti kahraman tiplemesidir travis bickle bana göre en az v for vendettanın v'si kadar ya da a clockwork orangetaki alex karakteri hatta tarantinovari diğer karakterler kadar iyi bir antiahraman. travisin deyimiyle bu şehir kokuşmuş ve temizlenmesi gerek. tabi bu sözü söylemesi sonrasında şehirdeki adaleti sağlamak için verdiği uğraş clint eastwooddirtty harry karakterini anımsatmıyor değil.
modern bir yalnızlığın işlendiği filmde açıkçası en kötü yalnızlıkta sanırım budur.kalabalık bir ortamda yalnız olmaktır ki anti kahramanımız travis kendi seçimidir sürekli içine kapanan ve kapandıkçada insanlarla iletişimi en aza indirgendiği -açıkçası filmde betsy'i filme götürecem derken porno film oynayan bir sinemaya gitmeleri bile travisin toplumdan ne kadar kendini soyutladığına bir işarettir. tabi sonunda sport ile kapışması ve medyanın kahrmanlaştırması da bir nevi medyaya da göndermeler yapması ve bir çok açıdan kült bir anti kaharaman filmi diyebiliriz.
kusagami notu: hatırlayacaksanız travisin arabadayken arka koltukta oturan sakallı adam ona şunları söyler ; ''şu pencereyi görüyormusun? pencerenin önünde duran benim karım ama o ev benim değil.biraz sonra onu öldürecem''diyen şahıs yönetmenin martin scorsese nin kendisiydi.
robert de niro'nun oyuculuğuna hiç bir lafım olamaz ama film bir çok insanın hayran olabileceği tarzda bir hayranlık uyandırmadı. olayların çok ağır işlenmiş olması, olaylar arasındaki ani geçişler ve bunun sağladığı kopukluk sadece işlediği konu açısından "eh işte güzel film" dedirten bir yapım.
öncelikle filmi izlemeyenler okumasın bu yazıyı ki zevki çıksın. (gerçi öyle spoiler'ın bokunu çıkaran bi yazı olmayacak ama...)
filmin konusu hakkında hiç bir bilgim yoktu. hatta driver falan olunca filmin adı, arabalarla ilgili falansa direk kapatırım demiştim. sadece duyduğum filmin aşmış ve muhteşem olduğu yönündeydi ki bu yüzden filmin zevki kaçmasın diye hakkında bir yazı ya da herhangi bir bilgi gördüğüm anda kendimi kapattım bilgiyi almamak için. şimdi ne kadar iyi bir şey yaptığımı anlıyorum.
filmde martin scorsese karakteri o kadar iyi betimliyor ki bir de buna robert de niro'nun hayat vermesi muazzam bir filmi ortaya çıkarıyor. filmin müzikleri de cuk oturmuş ve muhteşem bir film ortaya çıkmış. film travis in yalnızlığını çok güzel tasvir ediyor ayrıca. yani yalnızların filmidir taxi driver.
film genel anlamda taksi şoförümüzün ruhsal durumunu ve yalnızlığını anlatmakta. kimseyle konuşmayan ve hatta bazen hayal dünyasında yaşayan bir taksi şoförüdür bu. kendine göre sadece iyi veya kötü vardır. ve iyiliğin timsalidir travis bickle. palantine'in taksisine bindiğinde de bunu ortaya koyar. onun derdi sadece sokakların pisliklerden temizlenmesidir yani görüntüden ibarettir. bir gün yağmurun yağmasını ve tüm pislikleri sokaktan temizlemesini ister. hırsızları, fahişeleri, hapçıları, ibneleri, katilleri yağmurun alıp götürmesini istemektedir.kısacası travis cahildir. aşık olduğu kızı(betsy) porno filme götürecek kadar her şeyden soyutlamıştır kendini.
gelelim iyi-kötü temasına. filmde travis kendine göre iyileri savunur. mesela sevgiliyi porno filme götürmek onun için garip değildir. çok da garipser betsy tepki gösterdiğinde. betsy travis ile görüşmediğinde de hatanın karşı tarafta olduğunu ve betsy inin de herkes gibi olduğunu söyleyerek anlaşılamadığını düşünür. işte bunun gibi travis in kendi doğruları vardır. ve kendi doğruları için yeni arayışlara girer. betsy filmin başında kahve içmeye gittiklerinde travis e :
"o bir peygamber, hem peygamber, hem saldırgan, yarı gerçek, yarı kurgu, ayaklı bir aykırıdır." demiştir. yani kötülüklerin savaşçısı bir peygamber gibidir filmde travis.
eline silahı alır, kendine göre doğru olanı yapar ve judie foster'ın oynadığı karakteri(iris) kurtarmak için hiç çekinmeden 3 adam öldürür. kendisi de boynundan yaralanır. iris kurtulur ve medya travis i "kahraman" olarak niteler. filmin sonunda betsy inin taksiye binmesi ve travis in ondan para almaması bir gururlu genç olayı mı yoksa bir özür mü orasını anlayamadım. (ne için mi özür? porno filme götürdü kızı be)
filmden bir kaç not da vermeden geçemeyeceğim. filmin başında taksi şoförü olmak için başvururken "sicilin nasıl?" sorusuna "temiz.ahlakım gibi tertemiz" cevabı verir ki burada film beni sarmıştır. aldatılan adamı oyanayan -filmin yönetmeni- martin scorsese imiş(sonradan öğrendim bunu). ayna karşısında "are you talking to me" repliği çok güzeldi ki bu yamulmuyorsam gülbeyaz adlı dizide bir oyuncu tarafından canlandırılmış ve "benle mi konuşaysun?" olarak düzeltilmiştir. film boyunca robert de niro'nun gülüşleri muhteşemdir. travis in adamları vurduktan sonra kanepeye oturması ve polisler geldiği zaman kanlı elini silah yapıp 3 kere beynine sıkması muhteşemdi.
edit: başında pek spoiler olmayacak demişim ama baya olmuş. bu yazıyı da sona koydum ki ibnelik olsun*