insan-ı kamil olmanın yolu imiş.
dört kapısı varmış;
şeriat kapısı, tarikat kapısı, marifet kapısı, hakikat kapısı*. okuduğuma göre zor olan kapıları açmak değil, sabredip dört apıyı kendinde açık bırakabilmekmiş, bir diğerinden diğerine geçebilmek, hak olan yolu yolu kaybetmemek için.
imâm-ı rabbânî rahmetullahi aleyh; “tasavvuf, allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmekte yardımcı olarak, dindeki ihlâs mertebesini elde etmeye yarar.”
ebû sa’d ibni arabî; “tasavvuf, fuzûlî, boş işleri terk etmektir.”
islam ilimleri içerisinde kaynağı üzerine en çok tartışılan ilim dalıdır. tasavvuf, en genel anlamıyla sahih hadis kitaplarında geçen ve akademik çevrelerde "cibril hadisi" adıyla meşhur olan hadiste ifade edilmiştir. buna göre cebrail, "dihye" adlı bir sahabenin kılığına girerek o esnada arkadaşlarıyla sohbet eden hz.peygamber'in yanına gelir ve ona, ilkinde iman, ikincisinde islam üçüncüsünde ise ihsan nedir şeklinde üç tane soru sorar. hz. peygamber ilk soruya bugün imanın şartları dediğimiz maddeleri sıralayarak, ikincisine de islamın şartları dediğimiz maddeleri sıralayarak cevap verir. ihsan sorusuna ise "allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmendir, her ne kadar sen onu görmesen de o seni görmektedir." şeklinde cevap vermiştir. daha sonra cebrail, onu tasdik ederek uzaklaşmıştır. sahabe ise ne olduğuna bir anlam veremediği için hz. peygamber şunu söyleyerek onların gönüllerine su serpmiştir: "bu cebrail idi ve size dininizi öğretmek için geldi."
işte cibril hadisinde yer alan cümleler islam dininin aksiyomatik ifadesidir. buna göre;
-iman itikadi konuları içerir. allah, peygamber, melek, cennet, cehennem gibi...islam ilimleri içerisinde bu hususlarla ilgilenen bilim dalı kelam'dır.
-islam amelî konuları içerir. yapıp-etme ile ilgili hükümleri ifade eder. bununla ilgilenen ilim dalı ise fıkıh yani islam hukukudur.
-ihsan ise ahlak ile ilgili konuları içerir. insanın nasıl "daha güzel bir insan" olabileceğinin ipuçlarını verir. bu konuyu kendine dert edinmiş bilim dalı ise "tasavvuf" diye isimlendirilmiştir.
ilk iki maddeyi uygulayan kimse müslüman olmuş demektir. fakat tasavvuf mübah, nafile bir alandır. zorunlu değildir. bu nedenle tasavvufa inanmayan ve onu yaşamayan kişi müslüman değildir denemez. bu hükümleri ifade eden kavramlarda kendini göstermiştir. örneğin;
- "allah'ın birliğine inanmak ve namaz kılmak bir müslüman için farzdır."
- "yemek yerken tabağında hiçbir şey bırakmamak mübahtır. yani hoş görülen, tanrı tarafından sevilen bir tutumdur".
bu yargılardan ilki iman ve islam'ın yani kelam ve fıkhın ilgi alanına girmişken ikincisi ihsan'ın yani tasavvuf'un yani güzel ahlakın alanına girmiştir.
tasavvuf kelimesinin belirli bir tanımı yoktur. bunun nedeni, onu tanımlamak isteyen her sufinin farklı hallerde olmalarıdır. tasavvuf mantığı ile bakacak olursak bu yola yeni girmiş biri için hayatın anlamı olan tasavvuf, allah'a ulaştığına emin olan her türlü meseleyi aşmış bir insan için sadece oyundur. tasavvuf ile ilgili tanımlamaların farklılığını bu gözle değerlendirmek daha sağlıklı sonuçlar verebilir.
dahil olduğu ya da sentez ögesi olduğu herşeyi ayrı bir lezzetlendiren felsefedir. bu olguyu o denli mühim ve değerli kılan şey asla teist bir bakış açısının ürünü olması değildir zannımca. o bakışın, o duruşun samimiyetinden ve o müthiş ulviliğe rağmen mütevazı oluşundan gelir. sanırım can baba da bunu fark etmiş olsa gerek ki o da tasavvufi yaşayışın en güzel ve kaliteli örneklerinden biri olan olan mesnevi dergahına olan hayranlığını dile getirmiştir. ateist olmasına rağmen eski mistikliğinde olsaydı oralar; ilgileneceğini ve hatta dahil olacağını belirmiştir.
tasavvuf tesiri ile icra edilen sanatlar her daim insanının yozlaşmış, nasır tutmuş,gündelik hayatın sığlığında derinlerde menzil dışına çıkmış ruhuna ve çoğu zaman karşılaşsa bile belkide tanıyamayacağı özüne ulaşmanın en zahmetsiz ve muntazam yoludur. bu yüzdendir ki ney*sesi her dem insanın kabuğundan usulca girer benliğine. sanki ferahlatır o nefes, biraz da acıtır insanın kalbini. bu yüzdendir ki bir ebru gördüğümüzde renkleri görsek bile onlara bakmış oluruz*, suyun üstünde yüzen halleri beyin kıvrımlarımızda dolanır aheste aheste. resimden müziğe, edebiyata kadar neyin içinde içinde bulunuyorsa tasavvuf; içtenlikle yer alıyorsa, onda samimiyet,tevazu ve estetik hadsafhadadır. müzik kulaktan önce kalbe sonra beyne, ışık da aynı şekilde gözden kalbe ve beyne gider. zaten bu öncelikli gidiş gelişin bir uyumu sağlanırsa o bünye da hazmetmiştir bu güzelliğin derinliğini kendi çapında.
tasavvuf en kısa ifadeyle edep adap yoludur. yani insana yakışır, kula yakışır bir edeple kendini bilme, allah'a ulaşmadır. burda bilinmesi gereken her ilimde olduğu gibi tasavvufta da insanın kendi başına yol almasının çok zor olduğudur. insanın kamil bir mürşide bağlanması gerekir ki bu yolda güvenle ilerleyebilsin.
tasavvuf, bir kişisel şahsiyet eğitimi yoludur. bu yolda çeşitli mertebelerden bahsedilir. ibnü’l-arabî tasavvuf’ta bahsedilen şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerini şu şekilde tasvir eder:
şeriat makamında “senin ve benim” kavramı bulunur. dini hukuk kuralları bireysel haklar ve kişiler arasındaki ilişki kurallarına göre işler. tarikat makamında ise “benimki senindir, seninki de benimdir”, yani dervişler birbirleriyle kardeş mesâbesinde oldukları için, aralarında kişisel mülkiyetin sözü olmaz. hakikat makamına yükselen sûfî ise, farkına varır ki, “ne senindir ne benim”, her şey allah’a aittir, biz ise yalnızca onun kullanıcılarıyız, gerçek sahipleri değiliz. marifet makamında ise “ne ben varım ne de sen varsın”. bu makamda sâlik farkına varır ki, allah’tan başka bağımsız bir varlık yoktur.
merkezi ankara üniversitesi ilahiyat fakültesi'nde olan, türkiye'den ve yabancı ülkelerden tasavvuf araştırmacılarının akademik düzeyde makalelerinin yer aldığı; çoğu zaman hacimli ve altı ayda bir çıkan dergi.
dinin insanın varlığının bir çekirdeği olarak düşünüldüğü öngörülürse bunun kabuğunu kurallar bütünü olan şeriat olşuturur. ve öze yani tanrının varlığına ermek için çıkılan yol tarikat olarak nitelendirilir. asıl amaç olan tanrının varlığında buluşma ise hakikat olarak tanımlanır ve hakikate ermek isteyen insanın aydınlatıcısıdır tasavvuf.yunus emre nin de dediği gibi;
bir hikaye vardır; simurg diye. sanırım bu hikaye tasavvufu açıklamaya yardımcı olacaktır.
bir gün bütün kuşlar bir araya gelerek, kuşların şahı olan ve kafdağında olduğuna inanılan simurg isimli kuşu bulmaya karar verirler. kuşlar simurg’u bulmak için yola çıkarlar. önlerinde çok uzun, belki yıllar sürecek bir yol vardır.
kuşlar yola çıkarlar. kimi kuşlar daha yolun başından vazgeçerek geri döner, kimisi bir fırtınaya yakalanıp düşer, kimisi sıcak memleketlerden geçerken ölüp düşer, kimisi soğuk bir kışta dayanamaz düşer ... velhasıl düşen düşene. bu arada yıllar geçmiş ve kuşlar memleketlerinden artık çok uzaktadırlar. işte bu kuşlar bir gün uçarken sürünün önünde uçan kuş, geriye doğru döner ve kalan kuşları sayar. şaşırır kalır. zira geriye otuz tane kuş kalmıştır. otuz kuş; yani si (otuz)- murg (kuş). kuşlar o anda anlarlar ki, aslında simurg denilen kuş onlardır, simurg onların kalbindedir. tek sorun onu bulmak için zorlukları göze almaktır.
işte yukarıda anlatmaya çalıştığımız bu hikaye tasavvufu özetlemektedir.
tasavvuf bir bakıma islamı yorumlama biçimidir denilebilir. tasavvuf ehline göre -ki onlara mutasavvuf denir- kainatta iki çeşit varlık vardır:
asıl varlık: allah'tır. sonsuzdur
gölge varlık: allah dışında kalan, allah'ı işaret eden, gelip geçici olan her şeydir.
tasavvufçular der ki: madem allah dışında kalan varlıklar gölgedir, geçicidir o zaman değersizdir. onlara takılıp kalmamak lazımdır. asıl amaç asıl varlık olan allah'tır.yunus der ki: "ben yanarım dün u günü/ bana seni gerek seni’“yani bana gölge değil asıl varlık olan allah lazımdır der.
peki asıl varlık olan allah'a nasıl ulaşılır? tasavvufçulara göre allah gönüldedir. öyleyse yine ancak gönülle bilinir. peki her gönül sahibi gönlündeki allah’ı fark eder mi? hayır der tasavvufçular. onu gönlünde hissetmek için önce gönlünü temizlemelisin. onu günahlardan arındırmalısın ki allah ı bulasın. işte tasavvufçular bunun için nefislerini terbiye ederler, ve çile çekerler. az yer, az içer, az uyur ve çok ibadet ederler. işte bunları hakkıyla yapanlar simurg daki kuşlar gibi, gönüllerindeki padişahı yani allah’ı fark edeceklerdir. yalnız herkes buna ulaşamaz. hikayede; vazgeçen, düşen kuşlar işte bu yolu tamamlayamayanlardır.
tasavvuf ta aşk da yine önemli bir kavramdır. varlıkta olduğu gibi aşkı da iki çeşit görürler. ilahi aşk ve beşeri aşk.
ilahi aşk: sonsuz güzellik olan allah'a duyulan aşktır.
beşeri(mecazi aşk): allah dışındaki varlıklara duyulan aşktır.
tasavvufçulara göre asıl aşk, ilahi olan aşktır. zaten tasavvuf ehli olan dervişlerin gönlü de bu allah aşkı ile yanar durur. yüreklerinde kor vardır, ciğerleri kebap olmuştur o aşk ateşiyle.
peki o halde tasavvufçular beşeri aşka nasıl bakarlar?
tasavvufçular; yaratılan her şeyi severler, onlara değer verirler.bunu yapmalarındaki temel de “yaradılanı sev, yaradandan ötürü“anlayışıdır. onlar allah dışındaki varlıkları allah’a ulaşmak için bir araç olarak görürler. leyla ile mecnun mesnevisini hatırlarsak; mecnun leyla’nın aşkı ile deli olup çöllere düşmüş, bu aşk yüzünden kabileler savaşmıştır. ve en sonunda leyla mecnun’a gelip:
- işte geldim, ben senin leyla’nım dediğinde, mecnun:
- hayır sen benim leylam olamazsın.çünkü benim leyla’mın eti kemiği yoktur, der.
yani mecnun leyla’ya duyduğu beşeri aşkı aşmış leyla’nın şahsında ilahi aşkı yani allah’ı bulmuştur.
yine tasavvufçulara göre bu dünya bir ayrılık dünyasıdır. zira insan bu dünyaya geldiği andan itibaren sevgiliden yani allah'tan ayrılır. çünkü insan yaratılırken allah ona kendi ruhundan üfler. işte tasavvufçular der ki:
yaratıldığımız anda sürgünlüğümüz başlar. çünkü o anda allah’ın gönlünden kovuluruz derler. bu sebeple de bu dünya bir sürgün yeridir, sevgiliden ayrılık yeridir. bu anlayışladır ki mevlana’nın öldüğü gece ‘şeb-i aruz' dur, yani düğün gecesidir. çünkü o en sevgilisine, allah' a kavuşmuştur.
tasavvuf'un temelinde insan sevgisi ve hoşgörü yatar. yine yunus der ki: "bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil’“yukarıda söylediğimiz gibi yaratılan ve özellikle insan(çünkü onda allah'tan bir ruh vardır) sevilmeli, incitilmemelidir.
dünyadaki sol felsefeyle çıkış noktası ve karakter olarak benzerlik gösterir. emeviler zamanında devlet zengin, sarayda alemler, fakir kendini tasavvufa vurdu teselli bulmak için, dünya fani felan. millet malı götürdü tabi.tepkisel bi olgu diyelim.
kısaca islami ilim, felsefe. kullandıkları dilin ağır olmasına ramen üzerinde çalışıldığında olağan üstü düşüncelere ve derin yorumlara yönlendirecek olgudur.
vahdet havuzunun şerbetidir. herşey tanrıdır, herşey tanrıdandır. dünya üzerinde olup biten herşeyin tanrının insan oğluna tesadüfü reddeden gizli anlatıları olduğuna inanmaktır. kayıtsız şartsız iman. "aşk imiş her ne var alem , bilim yaninda aciz bile değildir" sözü bu inanışın felsefesini ortaya koyar. sanılanın aksine sufi herkes olamaz lakin her dinden kişi sufi olabilir. tasavvuf insanlar arasında yapmaz , herşeyi vahdetin bir akisi gibi görür.