belki ilginizi çeker
  1. · yarın diye bir şey yoktur
  2. · sağcıdan sanatçı olmaz
  3. · firavun imanı
  4. · yüzyılın kırk romancısı
  5. · hüseyin avni ulaş
  6. · osmancık
  7. · sahibini arayan madalya
  8. · akşehir
  9. · küçük ağa
  10. · osman kavala
gündem
  1. · the twilight saga new moon
  2. · soğuk havada kısa etekle dolaşan kızlar
  3. · çok istenip de olunamayan meslekler
  4. · günün tek kelimelik özeti
  5. · sevgilinin söylediği unutulmayan sözler
  6. · kız arkadaşı behlül ve sawyer la yatakta basmak
  7. · demokratik sol halk partisi
  8. · gayrı dayanamam
  9. · kırmızı şarap

tarık buğra  

  1. cumhuriyet döneminin tanınmış edebiyatçılarındandır.

    (bkz: küçük ağa)
    (bkz: osmancık)
    (bkz: yarın diye bir şey yoktur)
    (bkz: gençliğim eyvah)
    (bkz: yağmur beklerken)
    (selenge, 27.11.2004 18:40 ~ 08.06.2005 15:24)
  2. büyük romancı ve şair..
    ve şiir;

    hatırlamak

    eski çağların ormanlarında, çok eski bahçelerde

    unutulmuş kuşlar vardır, ben bilirim,

    yaklaşırlar bana, yalnız bana, allı pullu kanatlarla,

    yalnız benim duyduğum masallarla, ninniler, ağıtlarla...

    boştur, ama boştur, boş; bittiği yerden başlar

    daha da dikleşerek yokuşlar,

    tanrı üfleyivermiş gibi söner de güneş

    erir gider avucuma kondu konacak sandığım kuşlar.

    ve ben taş duvarlara, demir kapılara çarpar parçalarım bardakları,

    sanki eskiten, tüketen, eciş bücüş eden

    ben değilmişim gibi, çılgın naralarla karşıladığım

    o mutlulukları, anları, elleri, dudakları.

    hatırlar, hatırlar, hatırlar, hatırlarım -gene de-

    mıhlanıp kaldığım bu dar, bu yoksul, bu kör pencerede.

    başım döner, çıldırırım sonra da

    hatırlamakla yeniden bulmanın

    o kıl kadar, o aşılmaz uçurumu önünde.

    ve ben, yeniden yur, yıkar, sarar sarmalarım da

    maviden, yeşilden kefenlere bebeklerimi,

    bitkin, terli, soluk soluğa ve üzgün -çok, çok üzgün-

    yeni doğuşlar beklerim.

    terim daha soğumadan beklerim -korku, dua, diş gıcırtısı karmakarışık-

    mıhlanıp kaldığım bu dar, bu yoksul, bu kör pencerede;

    tanrı küsmüş gibi -bilirim- bitecektir de ışık

    eriyip gidecektir gümüş pullu uçuşlar,

    yumuşak, dost ve serin sokuluşlar,

    avucumu kondu konacak sandığım kuşlar.
    (x sentos, 20.01.2008 17:26)
  3. ''bana öyle gelir ki, lise diploması, edebiyatta başka hiçbir şey vermese de, yalnız yunus emre'yi anlatabilse türkiye değişecek, türkiye olacaktır.'' sözlerinin sahibi büyük edebiyatçı.. hocası pertev naili boratav ve göç ile birlikte yaşanan eknonomik problemler nedeniyle yazar olduğunu beyan eden şahs. küllük müdavimi.. ilk hikaye kitabı oğlumuz;

    oğlumuz

    karım, belirmeğe başlayan pencerenin önünde oturuyordu. bütün geceyi orada geçirmişti.

    - sen hala yatmayacak mısın, dedim.

    doğruldu. kül rengi pencerenin önünde sadece bir gölgeden ibaretti. fakat bu gölgede beraber geçirdiğimiz yirmi küsur yılın her gününden bir şey vardı.

    - ezan okunuyor, diye mırıldandı.

    sesi bana hüzün verdi. o, erişemiyeceği kadar ötede gibiydi ve karım kur'anla vadedilen saadetini, sanki asırlardan beri beyhude yere bekliyordu.

    pencere iyiden iyiye aydınlanmıştı.

    renksiz, sessiz ve serin kuşluk vakti: yatağın ılıklığı, belirsiz duygular, düşünceden kaçış. dalmışım.

    - yahu...
    - ne var?
    - geldi...
    - iyi ya işte...

    fakat mesele bu değildi: karım beni kayıtsız buluyor ve üzülüyordu:

    - bir şey söylemeyecek misin: bu üçüncü oluyor. ha yahu: ne yapacağız?

    bilir miyim ben. fakat ona:
    - yarın bir şeyler yaparım, diyorum.

    hangi yarın? gökyüzü tatlı maviliğini bulmuştu bile. gün, katılmağa mecbur olduğumuz gün, başlıyordu. karım haklı. bunun üzerinde durmak lazım. oğlum yatağına daha yeni giriyordu. ona, bu yaptığının ümitsiz bir isyan olduğunu anlatmalıydım. yataktan, birdenbire fırladım. karım telaşlandı:

    - fazla sert davranma. nede olsa artık.

    devam edemedi. ona baktım: gözlerindeki mana allak bullaktı. ah benim saz benizli, kır saçlı bebeğim.
    çıkarken, omuzlarıma hırkamı koydu.

    odası gündoğdu tarafındaydı. pencereleri büyükçe bir bahçeye bakardı. karşı evden kurtulmak üzere olan güneş duvarları hafifçe pembeleştirmişti.

    ve o, uyumuştu.

    elbiselerini masanın üstüne atıvermiş, pijamasının ceketini giymemişti. yatağının yanındaki sandalyeye iliştim. içim bir tuhaftı. ona bakamıyordum: fakat onunla doluydum. tıpkı, çok eskiden bir defa daha olduğu gibi: o zaman daha küçüktü, tifoya tutulmuştu, ateşi vardı, sayıklıyordu. o, şimdi bunu hatırlamaz ki...

    karlı bir şubat gecesi doğmuştu. babamın kucağına verirken bir tuhaftım. isim ararken kamus bana ne kadar boş gelmişti. ona, ışıl ışıl, kainat gibi manalı bir kelime bulmak istiyordum. sonunda ömer dedik. bu da ona yakışmıştı. onu, tarihe girmiş bütün ömerleri... ikbaline layık görüyordum.

    ilk gülüş. ilk diş. ilk kelime. annesine doğru, genç, güzel ve mesut annesine doğru ilk adım.

    sonra yedinci yaş. mektebe götürdüğüm gün ne kadar ağlamıştı: sanki varlığına evden başka bir ortak kabul etmek istemiyordu. fakat bu mukadderdi: o da her oğul gibi sokak, mektep ve çarşı arasında, günden güne kat'îleşen bir bölünmeye mahkumdu.

    ve on dördüncü yaş: hırçınlıklar, iştahsızlıklar. bize yeni bir ortak daha, ortakların en yenilmezi. karımın mağrur telaşları ve benim ilk endişem.

    liseyi, daha sonra fakülteyi bitirdi. bu arada, onu biraz daha iyi yaşatabilmek için, karım, düğününden kalma üç beşibirliğini bozdurdu. ve o, ilk aşkın bahtsızlığı ile sarsıldı, bizi de perişan etti.

    böylece biz ona bütün bütün bağlanırken, dünyamız artık tamamen onunla hudutlanırken.

    "sen bizden ayrılıverdin. sevgimiz arttıkça sen biraz daha fazla rahatsız oluyordun. ben bunu anlıyordum: sen bunda biraz da hürriyetine tecavüz bulunuyordum. fakat annen...

    ben biliyorum: sen, artık odaların bu döşeniş tarzını, hatta bu evi beğenmiyorsun. uçmayı öğrenmiş bir serçe yavrusu gibi, gözün başka dallarda. senin düşündüğün, kimbilir ne cici şeydir. bizi misafir edeceğin odayı da unutmamışsındır: buna eminim. bu kadarı da bize... bana yeter. fakat annen. bunu sen de seziyor, arada sırada, hatta sık sık kardeşlerini nasıl okutacağından, bizim için neler tasavvur ettiğinden bahsediyorsun. fakat birbirimizden niçin gizleyelim: sen böyle konuşurken sesini titreten şeyde biraz vicdan burukulması ve daha çok çaresizliğin azabı yok mu? ama sen bunun için üzülme, senin elinden ne gelir, hayat böyle işte, yapamazsın ki...

    ben, senin içkiden ne umduğunu biliyorum; alışmayacağına da eminim. fakat annen.

    sonra ben senin dışarıda ne aradığını, evden niçin kaçtığını da biliyorum. belki de küçük bir orospu. ben onlara düşman değilim: hatta... fakat annen. kadıncağız böyle birine kapılıvereceksin diye tir tir titriyor. sen gecelerini böyle dışarıda geçirince, kuruntuları, ışıl ışıl caddeleri ve gazinoları masal mağaralarına çeviriyor.

    fakat bütün bunlara ne lüzum var; sen sanki bunları bilmiyor musun? ben sanki bütün bu şeylerin senin kalbini nasıl sızlattığını bilmiyor muyum? annen, ben, sen bize bakma. bütün budalalık bizde. biraz hasta olmanı bekler gibiyiz. hala bize en çok ait olduğun günlerdeki gibi kalmanı istiyoruz. değişebileceğini aklımız almıyor. işte, gözlerimi bir türlü yüzüne çeviremiyorum, sana bakamıyorum. annen de böyle. şimdi biz, seni uyandıramayız. çünkü, düşünmeğe cesaret edemeden biliyoruz ki, artık senin uykun da değişti. eskiden bizi bekler gibi uyurdun. evet, artık uykun da değişti. hatta asıl değişiklik uykularında oldu; sen uykularında da bizden uzaklaştın..."

    başımı çevirdim; ona baktım. bunu yaparken romatizmalı kolumu kullanır gibiydim. fakat içim birdenbire ferahladı: sanki yıllardır aradığım bir arkadaşımı bulmuştum. ıslık çalmak istiyordum. perdeleri indirdim; güneş onu rahatsız edecekti. benimkilere benziyen sert ve siyah sakallı yüzünü hafifçe öperek dışarı çıktım.

    çayımızı içerken karım biraz dalgındı. ben, küçük oğlumun çayını gizlice, hiç sevmediği limonla doldurdum.


    * tarık buğra. oğlumuz: hikayeler. istanbul: [y.y.], 1949 s. 3-6.8

    hikaye! alıntı:

    http://www.kultur.gov.tr/...
    (x sentos, 20.01.2008 18:18)
  4. 2008, doğumunun 90. yıl dönümü olan edebiyat insanı..
    (gölgeningücü, 07.02.2008 15:50)
  5. bazı yazarlar vardır ki, hayat görüşleri sizinkine taban tabana zıttır. politik duruşlarından da, savundukları fikirlerden de zerre kadar hazzetmessiniz. yine de, öyle saf bir edebi yetenekleri olur ki, yazdıklarını okumadan da edemezsiniz. tarık buğra, benim için, bu yazarlardan biridir.
    (tembel, 07.02.2008 15:57)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil