duydum ki bu kentteki bir boşluğu doldurmaya yeltenmişsin. söylesene o boşluk hangisi? söyle çünkü seninle aynı boşluğu doldurmak istiyorum ben de. tek başıma yapamam bunu ve tek başına yapamazsın sen de. bizler birer boşluk yarattık hatırlasana birbirimizin hayatlarında. o boşluğu doldurmadan nasıl hacim kazanabiliriz ki zaten. hadi inat etme artık kirpiğine düştü yalnızlık. benim dudaklarımdaysa pişmanlığın salyası.
evet haklısın birbirimizi seviyorduk ve ben bir başka tende yara açtım kendime. sus böyle kayıtsız konuşma canım yandı zaten yüksek ateşte. muhteşem bir hata olduğumun ben de farkındaydım bu yüzden gitmem gerekti. ama sen de kalmadın ki bende, sen de ardına bakmadın giderken. birlikte gittik esasen ama farklı yönlere...
taşkent sokağında iki adam bıraktım ben giderken, dudağımı kavuran pişmanlıktan kaçarken kalbimde bir boşluk yarattım. dönmeyecektim inan karşıma tekrar çıkmasaydın. hiç cesaretim yoktu aynı sahneye çıkıp, aynı dramı oynamaya seni görene kadar. ben yalnızca sana sürüklendim bir ahmak kalp ağrısıyla. ama istersen hiç başlamasın, istersen yine yok olayım sen yalnızca bir şeyler iste...
seni seviyorum ama uzaktayken daha çok seviyorum diyorsun öyle mi? yanında, yakınında olayım istemiyorsun öyle mi? haklısın hiç başlamamalıydı. bunu ancak şimdi anlayabiliyorum. ancak bu mavilikte; senin yuvarlanan böcekler gibi üzerime savurduğun sözcüklerle anlayabiliyorum. denizin üzerinde süzülen bir poşet gibi havalanan perde çarparken yüzüme ancak görebiliyorum yüzünü. ve artık gizlemiyorum avuçlarımda sakladığım yanlışlarımı. eriyip parmaklarımın arasından kulağına akıyorlar. açık sıralıyoruz cümlelerimizi, açık açık bir ayrılık başlatıyoruz bu sevdaya.
bakamıyorum gözlerine, bakamıyorsun yüreğime ve göremiyorsun senden gebe aşkımı. ellerin saçlarıma dolaşıyor, aşkın cansız yatıyor dizlerimde ve ben gitmeye hazırlanıyorum. bu son olsun diyorum bu son vazgeçişim olsun, bu son olsun diyorsun ama biraz daha kal benimle diyorsun. bu berbat suskunluğu kucağıma bırakıp gitme diyorsun; kalıyorum. kalıyorum ama yine de susuyorum. seçilmiş kelimelerim yok çünkü sana yakıştıramıyorum cümlelerimi, üzerine giydiremiyorum. ağır ağır geçiyoruz taşkent sokağı’ndan. uzaklaştıkça yakınlaşıyoruz. ardımızda bıraktık sanıp sarıyoruz ellerimizi birbirimize, kokunu alıyorum içime. kokunla anlıyorum bunun son olduğunu. biliyordum diyorum çıkarken bu yüzden sana bıraktım yüzüklerimi, döndüğünde hatırla diye bıraktım diyorum.
yol hızlı tükensin diye sokaklar bize geliyor sanki. ardımdan teneke çalacak haylaz çocuklar gibi sessizce yaklaşıyor sokaklar. ben küfre yelteniyorum madem ben tükeniyorum bu ahmak suçluluğu da bastırayım diyorum. sen sus diyorsun şimdi değil, bu sokakta değil, daha fazla yıpratmayalım onu. dönüp kendi göz bebeklerime bakıyorum. gözlerime biriken ıslak taşlara durun diyorum şimdi ifşa etmeyin içimde ki titrek elleri. onları kamufle etmek için berbat suskunluğa son veriyorum. anlamsız hikayeler anlatıyorum sana, içine yer etmediğim kahkahalarımla çeviriyorum etrafını. sessizlikte patlayan kahkahalarım; anlam kazanıyor senin gülüşünle. nerede sevemediysek birbirimizi, oradan geçip gidiyoruz; taşkent sokağından geçip gidiyoruz kayıtsızca. ve ben son kez yelteniyorum aşkı terke ama bu kez sen gitme diyorsun ve ben yine elinde kalıyorum.
hacim kazanıyoruz seninle yeniden. bu hacmi yaratmak bize pahalıya patlıyor; katil oluyoruz. bir başka adamı öldürüyoruz ve benim dudaklarımdaki pişmanlık salyası sana da bulaşıyor. birlikte suçlanacağız şimdi diyorum sen de artık alacaksın aşkın kekremsi tadını. acı bir tebessüm oturuyor dudaklarımıza; hırkanın kolunda bırakıyoruz onu ve mırıldanmaya başlıyoruz sevdamızı.