|
|
- (bkz: türkiye malezya olur mu/!lagara lugara)
- türkiye'nin sorunu resmi olarak sosyolojik evriminin 150 yıl sonrasını yaşıyor olmasıdır. modern türkiye'nin sunduğu olanaklar henüz hazmedilmemiştir. problem sadece rejim ile de sınırlı değildir. ulusal birikimlerin hortumlanması, yılbaşı kutlamalarını hatırlayın, töre nedeniyle duyduklarımız, .. bunların hepsi geri kalmışlığın hukuğun üstünlüğüne alışamadığımızın göstergeleri. sosyolojik evrimimizin malesef henüz derbeylik halkasındayız.
yağma ekonomisine dayanan bir devletin çöküşü ve emek üretip doğrulmaya çalışan bir türkiye. herşey kağıt üstünde ve elitin istediği gibi yürümüyor malesef.
sovyet tehtidi nedeniyle entellektüel birikimin tırpanlanması , yükselen sol rüzgarlar karşısında irticanın görmezlikten gelinmesi, okşanması. nasıl bir netice bekliyordunuz?
uzun vadeli ulusal vizyonumuz olsaydı problemler en azından bu seviyede olmazdı, yine seksen darbesinde entellektüel çevreler tırpanlanmasaydı bugünkü sahne çok daha farklı olurdu. birikim kolay olmuyor.
tedariksiz hacete gitmeyeceksin.
eksi oy üzerine edit: düzeltiyorum, hazar'dan viyana'ya kazablanka'ya süveyş'e yedi düveli haraca bağlayan bir sakson kavmiydi.(void, 18.01.2008 12:14 ~ 16:28)
- (bkz: paranoya)
- son 20 yılda özel televizyonların çabaları, televole tipi programların artması ve kapitalizmin görkemli zaferi türk kadınının bu konudaki hassasiyetini batı düzeyine taşımıştır. artık türk kadının gözünde "rejim" önemli bir sorundur. günde 3 defa tartının üzerine çıkılır, kiloda +- 300 gram farklılık tespit edilirse hemen rejime başlanır. istediği kiloya gelince de normandiya çıkarmasını başarıyla tamamlamış general havasında arkadaş grubunun yanına gidilir. diğer arkadaşları hala 1-2 kilo fazlalalıklarıyla uğraşmaktayken kendisi öenmli bir rejim sorununu başarıyla halletmiştir.
- türkiye'nin varolabilme problemidir aslında bugün rejim diye tartıştığımız. iki kutuplu soğuk savaş döneminden,bol kavgalı,kanlı,böl parçala yönet esasına dayalı bop(büyük ortadoğu projesi) girdabına sürüklenen türkiye resmidir önümüzde duran. erol manisalı'nın yorumu için:
(bkz: http://www.hakimiyetimilliye.org/...)
- kaç kutuplu olduğu henüz bilinmemekle beraber giderek daralan ve içinde bulunanları kendi yumurtasına hapsedecek olan problemler bütünüdür.
bir şekilde aynı kapalılıkta sıkışmış milyonların avazını bastırabilecek potansiyeli de kendisi hesaba katacaktır. üstüne sağır olmuş kulakları yalayan dili kesik seslerden başka bir şeye dönüşemeyecektir.
görünen o ki tekrardan bu yumurtaya uygun koşullarda kuluçkaya yatacak bir kıçta bulunamayacaktır.
dır dır!..
ama o kıçı s.kecek birileri daima olacaktır.
senin problemin onların zevki olmaktan öteye geçemeyecektir.
- (bkz: korku temelli yönetim)
- "unlu yiyeceklerden olabildiğince uzak durulmalı, üstelik çok hareketsiz kalmışsın, yan gelip yatmanın yeri ve sırası değil, bol bol deniz e girin, yüzmek iyi gelecektir"
"ağlanacak halinize de gülmeyin. çok gülmek kalbi yorar."
- türkiye'deki insanların aşağılık kompleksini üzerinden atmadığı sürece bitmesi mümkün olmayan problem.
ne zaman kamuoyu daha teknik konularla bombardımana tutulur, halk bunlarla uğraşmaya başlar, her mevzuu hayat memat meselesi olmaktan çıkar, o zaman bir miktar ileri gitmiş oluruz herhalde.
- ağızlarda sakız olan rejim elden gidiyor söylemlerinin aksine, unutulan, kuytu bir köşeye saklanan rejimin sağlıklı uygulanama problemidir. rejimi uygulayamamak başarısızlık olarak adledildiğinden dolayı, sürekli devlet eliyle beslenen bir rejim aleyhtarlığı problem olarak vatandaşa sunuluyor.
- "türkiye iran olur mu?" endişesiyle dile getirilmiş olan problem. fakat endişe taşıyan bu cümle ile mollalar iran'a gibi sloganları karıştırmamak gerek. ikincisi provakatif, birincisi ise endişeleri dile getiriyor. bu endişeler kesinlikle paranoyak değildir, bu endişeleri paranoyaklıkla yermeye çalışanlar ikiyüzlü insanlardır, çünkü gerçekler ortada. çok örnek bulunabilir, arka arkaya okumak, biraz düşünmek gerekli:
(bkz: http://www.milliyet.com/...)
(bkz: http://www.milliyet.com.tr/...)
bazı sınırlar geçilince geri dönüş yok. demokrasi gibi bir değeri araç olarak görme ikiyüzlülüğü mide bulandırıcı. bugün farklı renkler bir arada, bir şemsiyes altında yaşıyabiliyor, kapkara çarşafların diğer renkleri boğacağı ise yanıbaşımızda yaşanan bir gerçek.
olaya aşağıdaki gibi bakanları görmek de beni şaşırtmıyor açıkçası.
"türkiye abd olur mu?" çerçevesinde incelenmesi gereken problem.
(bkz: obezite)
- vardır böyle bir problem ve sorumlusu atatürk'tür.
uğruna bedel ödenmemiş hiçbir şey için toplumsal bir "kaybetme korkusu" yaşanmaz. bu ülkenin insanları, bu vatanın bağımsızlığı için milyonlarca candan oluşan kabarık bir fatura ödediler ve o yüzdendir toprak konusundaki hassasiyetleri. ancak; eğri oturup doğru konuştuğumuz zaman, cumhuriyet için, "çağdaş medeniyet" için, laiklik için, medeni kanun için ödediğimiz hiçbir bedel olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. atatürk'ün uzak görüşlü iradesinin eseridir bütün bunlar ve tepeden inmedir. babanın oğluna aldığı sıfır kilometre araba gibidir, kıymeti bilinmez, çalışarak elde edilmediği için vurulur sağa sola.
aydınlanma talebi halktan gelmedikçe, halk bunun için bedel ödemedikçe, er ya da geç değersizleştirildiği, önem yitirdiği tarihte ilk kez bizim başımıza gelmiyor. bir adam çıkıyor, doğru istikamet ahanda şurası diyor, gücü de var, "biat" kültürü iliklerine işlemiş bir toplum da onu takip edermiş gibi yapıyor*. durumdaki samimiyetsizlik de o güçlü adamın ölmesinden birkaç sene sonra su yüzüne çıkıyor.
sapla saman karışıyor; kim mazlum, kim zalim görünmez oluyor. amerika'nın "yeşil kuşak" politikalarının ürünü olan çocuklar, kendi mevcudiyetlerinin belki de en önemli sebebi olan o ülkeye güya diş bilerken, içinde bulundukları toplumda yine güya zencileştirilmelerinden bahsederken içten içe o diş biledikleri ülkeden medet umuyorlar.
bu ülkede rejim problemi hep vardı ve hala var ama bu problem mevcut iktidar filan değildir.
halk sahip çıkması gereken değerlere çok önceden sırt çevirdi. bu toplum hiçbir zaman aydınlanmadı; bilime, sanata hiçbir zaman kendiliğinden değer vermedi. hep miş gibi yaptı. halk kendiliğinden bir aydınlanma süreci geliştirmedikçe de bu durum, "körlerle sağırlar birbirini ağırlar" şeklinde sığ, yavan, gerçeklikten uzak bir vodvil komedisi gibi, bağırışı çağırışı, hengamesi eksik olmadan sürer gider.
- olmayan bişeydir. türkiye şu anda dünyanın pek çok ülkesi gibi kapitalist rejimi benimsemiş ve bunu daha uzun süreler yaşatacak bir ülkedir. bence şeriat tehlikesi falan da yoktur, olsa olsa üniversitede ve kamu kuruluşlarına türban girer. başka da bişey olmaz. şu anda olduğu gibi laik ve kapitalist bir devlet olarak hayatımızı sürdürürüz. eski solcu yeni neo-liberal ya da eskiden beri neo-liberal köşe yazarlarımızın, aydınlarımızın yazdığı ve sürekli olarak bi bok atma çabası içinde bulunduğu kemalist rejim 1938'de ölmüştür. kemalist olduğu idda edilen ismet paşa, milli şef mustafa kemal'in bilmem ne kaç yıllık dışişleri bakanı'nı * görevden almıştır. 2. beş yıllık kalkınma planını çaaat diye durdurmuştur. bu adam mı kemalisttir, bu adammı korumuştur kemalist rejimi? diğerlerinden bahsetmiyorum bile, adnan menderes, çoban sülü, turgut özal, deniz baykal, mesut yılmaz, tansu çiller... allah aşkına hangisine kemalist denebilir ki? bunun için inönü dönemi tek parti iktidarına bok atarken yada eğitim sistemimize söverken, bunları kemalist olarak nitelendirmemek gerekir. kemalizm dediğin deniz baykal'ın, türkan saylan'ın, tuncay özkan'ın savunduğu şeyler değildir. türkiye da kemalist rejimle yönetilen bir ülke değildir.
ek: kapitalist bi rejim oluyo mu olmuyo mu bi fikrim yok ama ne demek istediğim anşıldı heralde(anthrax, 21.04.2008 15:31 ~ 15:33)
- televizyonun karşısından kalkınca çözüm üretebilceğine inandığım problemdir. biraz dışarının havasını koklamak lazım. biraz spor.. derin derin nefes almak lazım. yakında nefesimizi bile imece usuluyle içimize çekmek ihtimalimiz var; yaşayarak öğreneceğiz.
- ilkbahar- yaz arası zuhur eder bu sorun. rejim mevzunda bilirkişi sibel can, ananas yemesini salık veriyor türk halkına. oysa başbakanımız ne diyor; "pirince zam geldiyse bulgur yiyin." brecht * de "ekmek bulamazsanız pasta yiyin" diyor mesela. kafalar şu sıralar çok karışık. türkiye'de rejim yapmak hakikaten problem.
bi' de tabi soldan sağa geçip de takunya dansı yapanlar var ki; yaktıkları ve yaktırdıkları kaloriler ile rejim aynı koltuğa sığmıyor. hassas olan rejim değil bu ülkede, hassas olan tartılar * .
- (bkz: türkiye iran olur mu)
(bkz: türkiye isveç olur mu)
(bkz: türkiye adam olur mu)
- epik-göstermeci, brechtien bakış açımızı daimi yerel kebabımıza katık ederek mevzuyu sulandıralım. ekonomi-politikten uzak bir coğrafyada, sınıfsız-kaynaşmış toplumun çöpçüsüyle zengin tüccarıyla omuz omuza saf tuttuğu camilerde eşitlik komedyalarına özel bir bölme ayıralım. hürmet ve ihtimamı dinde arayanların devrim kıvılcımını vakt-i zamanında kime yüklediklerine dikkat edelim. işte o vakit entelijansiya gözlerinden ve samimiyetinden öper. bye!
- 'türkiye'nin rejim problemi' diye birşey yoktur. zira o problem 29 ekim 1923 günü atatürk tarafından çözülmüştür zaten. rejimi karşıdevrim yaparak değiştirmeyi akıllarının en ücra köşesinden geçirmeye cesaret eden örümcek kafallıların ütopik düşlerinden biri olarak kalacaktır. asla gerçekleşmeyecektir.
- bu ülkede imaj üzerinden harlanan dini seçenekler, resmi ideoloji, rozetler, seccadeler, takkeler, bayraklar vb. görseller hepimizin bittabi ezberindedir. bunları tekrar tekrar ısıtıp kalaylamak yeni kelamlar ortaya koymak anlamına geliyorsa varsın mesaj endirekt kıvamda tüm müslümanları kutsasın.
efenim sahnedeki bir oyundur. oyalanıyoruz. oyuna -milliyete, dine ve bilimum hamasete- kapılmayınız. unutulmuşu, yanlış tanıtılmışı ekonomik özünden bağımsız dramatik tonda hatırlatanlara sözgelimi gülümseyiniz.
yeşil kuşak, laikçilik, neo-liberalizm? bu üç kavrama sırt çevirmeyip üçüne de eş cesaretle bakabilmeyi göze aldığınızda ne görüyorsunuz? sahi asıl tehlike, asıl yağmacı hangisi? makatınıza değmesin türkiye'nin rejim problemi. aman derim!
- çok şişmekten ve tembellikten dolayı ortaya çıkan problemdir.
|