bir ülkede yargıda iki başlılık varsa bu ülkede hukuktan bahsetmek mümkün değildir.
türkiyede yargı birliği yoktur, bu nedenle hukuk devletinin en temel ilkesi olan eşitlik ilkesi de türkiyede mevcut değildir. şimdi hızlı bir şekilde uzun uzadıya yazmadan bu konuyu açalım:
-
askeri yargı
özerk bir ‘askeri yargı’nın varlığı yargı birliğini kökten yıkmıştır. türkiye’de askeri mahkemeler sadece askerleri değil, duruma göre sivilleri de yargılayabilmektedir.
anayasa’nın 145. maddesi, ‘asker olmayan kişiler’in bazı suçlarının askeri mahkemelerde yargılanacağını belirtmekte ve ‘asker kişiler’in genel mahkemelerde yargılanması gereken, sivil hayata ve kamu düzenine ilişkin bir suç işlemeleri ihtimalini neredeyse yok saymaktadır.
-
askeri yargıtay
askeri mahkemelerin verdikleri nihai kararların yargıtay tarafından denetlenmesi de mümkün değildir. ‘
askeri yargıtay’ denilen bir ‘yüksek mahkeme'nin varlığı yargıtay kavramıyla da bağdaşmaz. bir ülkede
birden fazla yargıtay olması her şeyden önce ‘hukuk devleti’ kavramıyla çelişmektedir.
şemdilli olayında van 3. ağır ceza mahkemesinin sanıklara “adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs” suçlarından 39 yıl, 5 ay, 10’ar gün hapis cezası vermesinin ardından yapılan itiraz üzerine dava van jandarma asayiş kolordu komutanlığı askeri mahkemesinde yeniden görülmeye başlanmış ve ilk duruşmada sanıklar tahliye edilmiştir.
askeri yüksek idare mahkemesinin ve askeri mahkemelerin kuruluşlarında bulunan hakim sınıfından olmayan subay üyelerin statüsü avrupa insan hakları sözleşmesinin aradığı bağımsızlık ve tarafsızlık koşullarına uymamaktadır.
disiplin mahkemelerinin mevcut kuruluş tarzı tamamıyla avrupa insan hakları sözleşmesine aykırıdır. diğer yandan askeri mahkemelerde görev yapan askeri hakimlere doğrudan askeri makamlar tarafından verilen subay sicil notunun da bu hakimlerin terfilerinde değerlendirmeye katılması bağımsızlık ve tarafsızlık bakımından eleştirilebilecek bir noktadır.
(bkz:
memurların yargılanması hakkında kanun)
(bkz:
cumhurbaşkanı seçiminde 367 oyu şart koşmak/!şehzade mustafa)
(bkz:
anayasa mahkemesinin asker üyeleri)
(bkz:
anayasa mahkemesinin hukukçu olmayan üyeleri)
(bkz:
1982 anayasası)
1. hiçbir büyük medya grubuna ait olmayan nokta dergisi, şimdi emekli olmuş deniz kuvvetleri komutanı'na ait "günlükler" olduğunu belirterek içeriklerini yayınladı.
2. "günlükler" basbayağı "askeri darbe tasavvurlarına aitti.
3. polis dergiyi bastı, yani dergiyi matbaada basmak manasında değil de, bürosunu basmak, her şeye el koymak manasında.
4. komutan önce günlükleri reddetti; sonra yargı yoluna başvurdu.
5. askeri, siyasi, polisiye, yargısal, ulusal, kamusal, "bir kısım medya"sal kuşatma karşısında, derginin sahibi nokta'yı kapattı.
6. derginin yönetmeni alper görmüş hakkında dava açıldı.
7. böyle böyle günler geçti.
8. "günlükler" in sahte olmadığı belirlendi.
9. görmüş "iftira ve neşren hakaret" davasından beraat etti.
10. belgelerde adı geçen eski komutanlar bir şey demedi. onlara da bir şey diyen yoktu zaten.
11. öyle öyle günler yine geçecekti sanki.
hiçbir siyasetçiye memleket "al evine götür, eşe dosta dağıt, parselle, el koy, istediğin gibi oy" diye teslim edilmediği gibi...
hiçbir komutana da, silahlar, silahlı kuvvetler, rütbeler, üniformalar ile memleket, "sizindir, kimseye yar etmeyin, biraz ters geleni indirin, müdahale edin, darbe yapın" diye teslim edilmiyor.
her ikisi de kamuya karşı sorumlu kamu görevleridir. kamuya karşı kullanılmak üzere değildir.
ne babadan oğla, kıza, geline, damada geçer; ne anayasa'da belirtilmiş "zümre egemenliği, imtiyaz yasağı" gibi çok önemli "cumhuriyetçi ilkeler"i çiğneme hakkı verir.
bir daha söyleyeyim:
birisi, ne ankara'da cumhurbaşkanı, başbakan olduğu için, ne karada, havada, denizde, jandarmada komutan olduğu için "zümre egemenliği ve imtiyaz" oluşturamaz.
(parasıyla, servetiyle, medyasıyla da oluşturamaz tabii!)
ama yaşayan en önemli darbecisini, cumhurbaşkanı yaptığı yetmeyip bizzat halk oyu ile anayasal korumaya almış memleketin dengesi bozuktur zaten.
ne eylülün, ne şubatın, ne nisanın hukuki hesabı sorulmuştur.
bunu ne askeri yargı ne sivil yargı, ne bir gün "demokratik türkiye cumhuriyeti"nin kurmayları, ne de "türkiye büyük millet meclisi"ndeki millet temsilcileri sormuştur.
burası, en büyük medyasının, güçlü darbecileri değil, korumasız, mütevazı ama gazetecilikte ısrarlı meslektaşlarını taşladığı demokrasi, hukuk ve gazetecilik kültürüne sahiptir.
burada ya tezgah kurulur ya da gizli mutabakat vasıtasıyla gemi yüzdürülür.
yiğitlikten, mertlikten bunca bahsedilen bu topraklarda, en resmisinden en hür teşebbüsüne, en devletlisinden en çetesine, sözde sivil toplum örgütlerine kadar, kalleşlik ile entrika hüküm sürer.
mesele sadece "darbe niyetleri" değildir.
hakiki bir cumhuriyet ile hakikate düşkün bir demokrasi, öncelikle "zümre egemenliği ve imtiyaz" ın hukuki, siyasi, idari, ahlaki hesabını sorar.
kamusal görevlerin, kamu kaynaklarıyla alınmış silahların, kamusal eğitimle edinilmiş diploma, unvan, rütbe ve makamların, kamusal seçimle gelinmiş mevkilerin, asker veya sivil şahıslar tarafından nasıl olup da "kendi malları, imtiyazları, egemenlik hakları" gibi tasavvur edilip kullanılmak istendiğinin hesabını sorar.
ayırmaz...
askere de sorar, sivile de sorar.
türkiye'nin en büyük yalanı buradadır:
kendine "türkiye cumhuriyeti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir" derken, en büyük fırtına hep "laiklik" üstünde koparken...
"cumhuriyet ve demokrasi"nin "zümre egemenliği ve imtiyaza karşı" sözü ve özü her gün, her an ankara'dan başlanarak yurt sathında çiğnenir.
sakat bir cumhuriyet ile yarım demokrasi, zaten sosyal devlet de olamaz, hukuk devleti de!
altta kalanı asla koruyamaz!
umur talu
türkiye
hukuk devleti midir?
kesinlikle hayır. türkiye vatandaşının devletine ve onun gücüne olan inancını kaybetmesine neden olan hukuksuzluk ülkenin heryerine sinmiş ve güvenlik kuvvetleri ile yargıya olan inanç dip noktaya ulaşmıştır. darbe ürünü bir anayasa ve katlanarak büyüyen dava seli altında ezilen yargıçlar, yetersiz alt yapı ve yapanın yanına kar kalması nedeniyle türkiye tam bir hukuksuzluk cenneti olmuştur. sivil mahkemenin 39 yıl ceza verdiği sanıkları askeri mahkeme yargılayıp serbest bırakmış, 367 kararları alınmış, muhtıralar - darbeler birbiri ardına gelmiş, başbakan ve bakanlar asılmış, partiler kapatılmış, binlerce kişi işkenceden geçirilmiş, idam edilmiş ve hukuksuzluk heryere bulaşmıştır.
taş ile bomba... kanun ile adalet
dün ergun babahan da sorguladı;
"başbakan'ın gezisinde protestolarda taş atan çocuklara 23 yıl hapis istemi" hakkaniyetli mi?
böyle yüksek bir "bedel"in sebebi, "çocuklar"ın "terör örgütü üyeliği"nden yargılanabilecek olması.
yargıtay ceza kurulu'ndan böyle bir "içtihat" çıkması.
mesela, bir maçta, mahalle kavgasında taş atan büyükler dahi böyle yargılanmazken, bu "çocuklar" aynı miktarda, aynı büyüklükte taş için de 23 yıl sanığı olabiliyor.
sanık demek, mahkûm da olabilir demek.
yani, duruma göre, yaş ile taş farklı manalar taşıyor. akıl yaşta değil, taşta çünkü!
şöyle bir varsayım hukuka yerleşiyor yani:
taş atan çocuk yarın bomba da atabilir, kurşun da sıkabilir!
böylece "istikbal"e dair bir ihtimal de, peşinen cezalandırılıyor.
peki o zaman.
ben size bir başka "atma" ile "sıkma" hikâyesi anlatayım.
içinde çocuk da olsun, genç de, atma da, polis de, mahkeme de.
hem, yargıtay da!
çocuk bu ya!
çocuk, 17 yaşında amatör futbol takımındaki antrenörünü dövmüştü.
çocuk, 19 yaşında "çeçen davası" için azerbaycan'a gitti.
çocuk, 23 yaşında mcdonald's' a bomba attı. 6 kişi yaralandı, 5'i çocuktu.
çocuk, bomba attığı şehirde değil, istanbul'da yakalandı.
çocuk yakalanınca, bomba attığı şehrin emniyet müdürü, "olayın bir örgütle bağlantısı yok. münferit vaka" dedi.
çocuk bombadan yakalanmışken ona bomba verip yönlendiren "abi"yi polis gizledi.
çocuk, gazetecilere seslendi: "3 yıl yatar çıkarım. efsanenin fotoğrafını şimdiden çekin" diye bağırdı.
çocuk tutuklanmıştı ama 11 aylık tutukluluktan sonra mahkemede serbest kaldı.
çocuk bile tahliyeye şaşırdı.
çocuk çabuk çıkmıştı çünkü yaralı çocukların aileleri de, hamburgerci de şikayetçi olmamıştı, şikâyetçi olmamaya ikna olmuştu.
çocuk için tek şikâyetçi otomobili hasar görmüş beydi; avukat "kendisiyle uzlaşmak istiyoruz" dedi.
çocuk tutuksuz yargılanırken avukat "900 ytl'lik hasar karşılığı müşteki ile uzlaşıldığını" mahkemeye bildirdi.
çocuk bombayı attıktan 1.5 yıl sonra, bombadan "6 yıl 8 ay hapis"e mahkum oldu.
çocuk, karar yargıtay' da onaylanırsa, tahmin ettiği gibi "3 yıl 10 ay hapis" yatıp çıkacaktı.
çocuk 25 yaşına gelmişti. bomba atmıştı. ama tahliye edilmişti. bombadan mahkumdu. ama serbestti.
çocuk, yargıtay kararı henüz çıkmadığı için, mahkum olduğu halde dolaşıyordu.
çocuk sadece dolaşmıyordu.
çocuk türkiye'yi sarsacak suikast örgütlüyordu.
çocuk hani bombayı bir "abi"den almıştı ya, çocuk yakalandığında "örgüt işi değil" diyen emniyet müdürü o "abi"yi "muhbir" diye gizliyor, besliyordu. "abi"yi jandarma da elde tutuyordu.
çocuk bir başka çocuk ayarladı, ona silah verdi. onu azmettirdi.
çocuk mahkûm iken ancak mahkeme tahliyesi ve yargıtay beklemesi sayesinde serbest iken, öteki çocuk gitti, istanbul'da cadde ortasında, kaldırımda, savunmasız adamı ensesinden vurdu.
çocuk yakalandığında dendiği gibi yine "ortada bir örgüt yok" açıklaması geldi hemen.
çocuk azmettirici olarak yakalandı.
çocuk bomba attıktan 27 ay sonra, tutuklanıp mahkemede tahliye edildikten 15 ay sonra, 6 yıla mahkûm olduktan 9 ay sonra, serbestçe gezip cinayet örgütlerken ve "örgüt üyesi değil" denmişken, yargıtay kararı hala bekleniyordu.
çünkü çocuklar;
bomba atmış ve ne bomba atarken ne sonrasında aslında çocuk filan olmayan yasin hayal'in dosyası, büyük bir suikast örgütlediği günde dahi hala yargıtay cumhuriyet başsavcılığı masası 8. bölüm'de bekliyordu. bekletiliyordu.
o gün bizzat araştırdığım, bulduğum ve 23 ocak 2007'de yazdığım gibi, "yargıtay'da ele ve ciddiye alınacağı günü bekliyor"du.
derdim ki
çocuklar;
bunu şimdi yazsam şöyle derdim:
bomba attığı halde örgüt üyesi sayılmayan;
teşvikçisi gizlenen ve mahkemeye dahi çıkarılmayan;
11 ayda tahliye edilen;
mahkûm olduğunda dahi yeniden içeri alınmayan ve serbest dolaşan; mahkûmiyetinin kesinleşmesi için temyiz sonucu istenen bir "bombacı mahkum"un dosyasının en az 9 ay masada bekletildiği yargıtay;
protesto için bomba değil de taş atan hakiki çocukların, örgüt üyeliği suçlamasıyla 23 yıl hapis istenip yargılanmasını gerekli gördü!
bakın, kanun kesin görünebilir ama hukuk esasta başka şeydir.
adalet daha da başka.
bir de vicdan tabii.
umur talu
yargının başı olur mu!
öyle ya da böyle...
bir dava varken, "devlet sofrası" kurulmaz.
orada masaya o dava yayılmaz.
çatal, kaşık ve bıçakla bir davaya dalınmaz.
üstüne bardak bardak su içilmez.
oraya, devletin başı, yürütmenin başı, hükümetin başı, yasamanın başı, meclisin başı bir arada oturtulup yanlarına bir de "yargının başı" diye, yüksek yargı başkanları oturtulmaz.
çünkü, bu yargının başı olmaz.
yargı, kendi içinde hiyerarşiye, emir komutaya, talimat silsilesine, ast üst ilişkisine, amir memur konumuna sokulmaz.
hele hele, "devlet zirvesi ve sofrası"nın gölgesine, midesine asla alınmaz.
ama "askeri hiyerarşi içindeki rütbeleri"yle "askeri yargının başları" da oradaysa, zaten böyle iki başlı bir yargı sisteminin kendisinin de bizatihi "bir nevi askeriye gibi" olduğu anlaşılır!
bu işte elbet iyi niyet, elbet gerilim azaltma arzusu filan vardır.
ama böyle cumhuriyet, demokrasi ve hukuk devleti olmaz.
kuvvetler ayrılığı filan bir yana, yargı bağımsızlığı oluşmaz.
bu "sofra" iyi niyetli bir karikatürdür.
sıkıntılı bir ülkenin gazını almak üzere iyi niyetle verilmiş bir fotoğraf, ama kurumların yerini abartmış, milletin ve yargının üstüne abanmış bir devlet gölgesidir.
bir tören dışında, o gölgenin içine giren yüksek yargı mensubu "hayatının hatalarından biri"ni yapmıştır.
şu 12 eylül anayasası dahi, "yargı"yı böyle bir devlet kademelenmesi içine koyamaz.
kendine özel koruyucu, ömür uzatıcı, hukuk öldürücü organik anayasa maddesi üretmiş 93'ündeki darbeci bile, en azından kâğıt üstünde, bunu yazmadı.
bir demokrasi, demokratikleşme yolunda iken bir yandan, bir gösteriyle bunun da arkasına düşer mi hiç!
bir yanda, yargı üstünde tüm başlarıyla kocaman bir devlet, hükümet, ordu ve yüksek yargı gölgesi...
bir yanda, yargı bağımsızlığı isterken, her seferinde buna tüküren bir anamuhalefet partisi.
bir yandan yargı rütbeleri...
bir yandan rütbeli yargı!
umur talu