abd savunma bakanlığı pentagon'un, araştırma birimi rand corporation'ın hazırlığı ve radikal'in iki gündür bir yazı dizisi hâlinde yayımladığı 135 sayfalık raporun başlığı.
söz konusu rapor, türkiye'de, *devrim sürecinden akp iktidarına kadar uzanan siyasal islâm hareketlerini ve nedenlerini incelerken; aynı zamanda kapatma davasını merkez alan bir perspektiften bakarak, türkiye için dört ayrı senaryo çiziyor.
senaryo 1: akp ılımlı, ab yönelimli bir yol izler, iktidardaki gücünü somutlaştırır. dindarlığın kamusal alanda ifade edilmesi üzerindeki kısıtlamalarda bir miktar erozyon yaşanır (bkz: türban) fakat islamî yasaları getirmeye yönelik çaba göstermez.
senaryo 2: "sinsice islamîleştirme" yaşanır, yeniden seçilmiş bir akp hükümeti daha saldırgan bir islamî gündem izler; yargıç atamalarında ve askerî atamalarda söz sahibi olmaya çalışır.
senaryo 3: akp kapanır ancak kriz derinleşir. akp muhtemelen başka bir isimle yeniden ortaya çıkarken, ab ile ilişkilerdeki gerginlik artar.
senaryo 4: sosyal gerilimler öyle artar ki, ordu, ya "yumuşak darbe" yapar ya da düşük ihtimal de olsa doğrudan müdahale eder.
raporun dili ve yaklaşımı, türkiye'de genel anlamda kemalist-laik elit kesim ile muhafazakâr-müslüman kesim arasında bir çatışmanın var olduğuna dair. kemalist ideolojinin, devlet eliyle dayatmacı bir anlayış içinde türkiye'yi batı menşeli bir moderniteye yerleştirmesinden ve bunu yaparken de, halkı, osmanlı/islâm tarihinden koparmaya çalışmasından bahsediliyor. bu elit devrimin, yalnızca kent soylu bir güruha empoze edilebildiği ve bu naif çabaların, kırsal alandaki halka ulaşmadığı vurgulanıyor. tek partili dönemin, devrimi bir parti ve devlet programı olarak sorgusuz sualsiz uygulamasının, kırsal kesimin gittikçe kendi içinde örgütlenmesine; nurculuk ve nakşibendi benzeri örgütlerin, kırsal kesimde güçlenmesine neden olduğunu belirtiyor.
1950'de ise, artık halkın tepkisini bir alanda toplamayı başarabilen demokrat partinin, islâm'ı referans alan söylem ve siyasetinin, türkiye'de başat siyasî güç olduğundan ancak bunun da, kemalizm ideolojisinin yılmaz savunucusu ordu tarafından bertaraf edildiğinin altını çiziyor. adnan menderes'in idam edilmesinden bahsetmese de, 60 darbesiyle, kendisini artık sivil bir siyasî güç olarak hissettirmek isteyen ordunun, bu anayasayla kurduğu mgk kurumunun, türkiye'deki ayrımı netleştirdiği ve ordunun siyasal meşruiyetini güçlendirdiğini vurguluyor.
ilginç bir şekilde işaret ettiği nokta da şu ki, dinî söylemleri önlemek için 60'da darbe yapan ordunun, 80 darbesiyle islamlaştırma politikası uyguladığından bahsediliyor. lâik bir devlet olmasına rağmen din derslerinin zorunlu olması, diyanet işleri başkanlığı ile müftü ve imamların devlet memuru olması gibi eylemlerin, 80 darbesine gerekçe olarak gösterilen aşırı sol fraksiyonları önlemek için, ordu tarafından planladığı söyleniyor.
raporun iki günlük özetinden çıkardığım sonuç, türkiye'nin gerçek anlamda çok iyi bir şekilde tahlil edildiği. "türkiye, islâm'ın siyasî rolü ve dış politikaya etkisi açısından kilit bir sınav, birçok açıdan farklı, belki de eşsiz bir örnek" sözlerinden de anlaşılabileceği üzere türkiye, abd ve batı güçleri için bulunmaz bir laboratuar. doğal bir laboratuar değil elbette, yapay ve dış destekli olarak hazırlanmış; malzemeleri, tüpleri, beherleri ve "profesörleri" ithal edilmiş bir laboratuar. "bakalım neler olacak?" one-liner'lı bir tiyatro, bir piyes, bir sinema sahnesi türkiye. sonucunda ölüp ölmemek, kardeşi yıkıp yıkmamak serbest yeter ki, olumlu ya da olumsuz olarak bir rapor verebilelim.
oktar babuna'nın, post-modern ve post-mortem ilikleri olalım.
abd savunma bakanlığı pentagon'un, araştırma birimi rand corporation'ın hazırlığı raporun türkçesi:
çoğunluğu müslüman laik bir demokratik devlet olan türkiye, nato üyesi ve abd müttefiki sıfatıyla ortadoğu’daki güvenlik ortamını şekillendirecek amerikan stratejisi açısından merkezi önemde. fakat son yıllarda müslüman dünyadaki bölgesel siyasi çerçeveyi dönüştüren ve dinselliğin artışıyla islam’ın siyasi ifadesinde kabarışı içeren değişimlerden de muaf değil. bu eğilimler bir dizi faktör eşliğinde ortaya çıktı: dindar bir girişimci sektörün ve islami köklere sahip hâkim bir partinin yükselişi, kemalizm ve onun çağdaş türkiye’deki geçerliliği üzerine daha açık bir tartışma ve cumhurbaşkanı seçimi konusundaki siyasi kriz. türkiye islam’ın siyasi rolü ve dış politikaya etkisi açısından kilit bir sınav, birçok açıdan farklı, belki de eşsiz bir örnek..
daha akp’nin 2002 genel seçimindeki zaferinden önce türk siyasetinde hatırı sayılır bir dinsel bileşen vardı. 1980 ve 90’ların hâkim merkez sağ partileri (anap ve dyp) daima muhafazakâr kanatlara sahipti. necmettin erbakan son 30 yılda bir dizi islamcı parti kurdu ve 1970’lerde başbakan yardımcısı, 1990’larda da kısa süreliğine başbakan olarak çok etkili oldu. çok partili demokrasiye geçilen 1950’lerden önce islamcılığın, resmi kemalist parti chp’nin tekelindeki siyasi sistem içinde hiçbir tezahürü yoktu.
islamcı köklerine rağmen akp gizli bir islamcı gündem izlemiyor. erdoğan hükümeti türkiye’nin ab üyeliğine öncelik vererek bir dizi önemli reform gerçekleştirdi. tartışmalı 301. maddeyi değiştirmek veya kaldırmak konusundaysa birçoklarının umduğundan daha az atak davrandı. milliyetçilerle kemalistlerin muhalefeti, kendi saflarında da muhafazakâr milliyetçilerin olması, ayrıca yükselen milliyetçi iklim, akp’ye bu konuda pek az manevra alanı bıraktı.
akp, daha ziyade batı avrupa’daki hıristiyan demokratları andıran ‘müslüman demokrat’ bir hareket olduğunu, dini siyasi gündemi aktif bir parça değil, kültürel bir arkaplan olarak gördüğünü savunuyor. bunun türk siyasetinde yeni bir sentezin samimi bir ifadesi mi, yoksa ordu dahil, laikleri kenarda tutmayı amaçlayan bir taktik mi olduğuna dair tartışmalar söz konusu.
akp, ab’yi kalkan olarak kullandı
akp ve onun sağındaki dinci partilerdeki unsurların daha islami bir sosyal program için bastıracağı muhakkak. erdoğan ve cumhurbaşkanı abdullah gül gibi pragmatistler bunun risklerinin farkında. bu koşullar ışığında, gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi ve akp’nin önereceği olası anayasal değişikler, ülkedeki laik-dindar dengesi açısından kilit önemde birer sınav olacak.
türkiye’nin farklı olmasının bir nedeni, dinin siyasi söylemin örtük bir parçası olması. türkiye’de laikliğin bir işlevi de bu: fransız laisite modeli uyarınca, din devlet otoritesine tabi. anayasa, siyasi islam’ın ifadesine katı sınır getiriyor. dinsel birlikler yasal faaliyet gösteremiyor.
kemalist anlamıyla türk laikliğinin daha kozmopolit bir entelektüel tartışmanın baskısı altında evrildiğine kuşku yok. laiklik yanlıları dinin siyasetteki rolünü kısıtlamak istiyor, fakat dinselliğe gerici gözüyle bakış artık o kadar yaygın değil. türk laiklerinin ortak paydası, büyük oranda batılılaşmış hayat tarzlarının aşınmasını önleme arzusu. kentli laikler islamcı etkinin arazlarına, bir ‘hayat tarzı’ merceğinden bakıyor...
türkiye’nin farklılık nedenlerinden biri de tarihi. osmanlı imparatorluğu dünya sahnesinde önemli, müslüman dünyada merkezi role sahipti. laik devrim birçok alanda ülkeyi modernleştirip batılılaştırdı. fakat 85 yıl sonra bile sonuçları tartışmalı. keskin bölgesel, sınıfsal ve kültürel farklılıklar sürüyor ve bu çözülmemiş gerilimler, bugünkü siyasi manzaranın parçası. akp’nin başarısını bir yanıyla, türk halkının müesses siyasi seçkinlerden kaynaklı rahatsızlık hissiyatını yakalayabilmesiyle izah etmek mümkün. kilit bir soru şu: akp mevcut rotasını sürdürecek mi, yoksa kurumsal kısıtlamalar veya daha radikal unsurların basıncı partiyi daha açık bir dinsel gündem benimseye mi sevk edecek?
ülkenin evrimini şekillendiren kilit faktörlerden biri de ab. ab projesi akp’nin iç ve dış hedefleriyle örtüşüyor. akp insan hakları ve demokrasiyi, otoriter kemalistlerden korunma aracı olarak keşfetti. demokrasiden konuşmanın avantajlarını idrak etti -bu dil partinin batı’yla iletişim kurup, gizli islami gündemi olduğundan kuşkulananları temin etmesini sağladı. erdoğan türkiye’yi ‘pazarlamaktan’ söz ederken, küreselleşme fikrini de savundu. karşılığında batı akp’nin bir müttefiki olarak ortaya çıktı.
türkiye’deki islami manzara:
türkiye karmaşık ve olağanüstü zengin bir dinsel geleneğe sahip. bilhassa son 10 yılda daha gözle görülür bir ‘dinselliğin’ ortaya çıkışı birçok etkinin bir ürünü: kemalist mirasın solgunlaşması, geleneksel pratiklerin yeniden keşfi, dini okullar ağının ve sosyal yardım kurumlarının yaygınlaşması, demokratikleşme ve dini açıdan daha açık bir orta sınıfın yükselişi. bir unsur da, daha dindar kitlelerin taşradan batı’ya göçü.
türk siyasi liderliğinde islam’ın rolü daha selçuklu ve osmanlı dönemlerinde bile tartışmalı bir meseleydi. 17. asrın sonundan itibaren padişahın etkisinin azaldığı, ulemanın giderek nüfuz kazandığı bir süreç yaşandı. atatürk’ün halifeliği kaldırması ve hızlı bir laikleştirmeye girişmesi, daha erken dönemde kökleri olan bir laikleşme eğilimini güçlendirdi, fakat toplumdaki tartışma ortadan kalkmadı. siyasi islam analizcileri, dinin siyasi otoriteye tabi kılınmasını modern türkiye’de dini bir devletin ortaya çıkma ihtimaline karşı bir sav olarak sık sık kullandı.
son yıllarda reformcu düşünce türk teologları arasında zemin kazanıyor. türk toplumunun küreselleşme ve modernleşmesinin modern bir islam talebi ürettiği öne sürülüyor. nur hareketiyle başlayarak, akılla vahiy arasında çatışma görmeyen ve demokrasi, dini hoşgörü, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisini içselleştirmiş dini okullar ortaya çıktı. bu da türkiye’yi, islam’ın modernist yorumlarının katı dinsel muhafazakârlık karşısında tutunmakta zorlandığı diğer ortadoğu ülkelerinden farklı kılıyor.
din ve siyaset üzerinde ülkenin etnik ve demografik durumunun etkisi var. osmanlı döneminde ülke farklı etnik ve dini topluluklardan menkul bir mozaikti. cumhuriyet türkiyesi’yse daha homojen. gayrimüslimler, bugünün türkiyesi’nde sayıları çok az kalmış azınlıklar. cumhuriyetin laik tabiatı vaktiyle epey kalabalık olan bu toplulukların mirasçılarına nispeten istikrarlı, ama bazen zorlu bir ortam sunmakta. azınlık meselesinin dini ve milliyetçi hissiyatın parlama noktaları mahiyetinde süregiden potansiyelinin dramatik bir tezahürü, 2007’de önde gelen ermeni gazeteci hrant dink’in öldürülmesiydi.
etnik türkler çoğunluğu oluştursa da, türkiye hâlâ etnik çeşitliliğe sahip. kürtler nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturuyor ve entegrasyonları, ülkenin en önemli toplumsal (ve güvenlikle ilgili) meselesi. türkiye’deki kürtlerin çoğunluğu bugün, kentleşmiş batıya geniş çaplı göçün sonucu olarak, geleneksel bölgelerinin dışında yaşıyor. demografik değişim, kürt bölgelerindeki 15 yıllık isyan ve karşı isyan eylemlerinin yarattığı zorluklarla güçlenmiş durumda.
etnik kimliğin ötesinde, birçok türk kökenlerinin izlerini anadolu dışına kadar sürebiliyor ve sürüyor da. bu bağlantılar son yıllarda türk politikasında ve dış politikada daha önemli bir rol oynar hale geldi. kemalist ideolojiyse, bu etnik bağlantılara da pek az alan bıraktı. atatürk için türk kimliği etnisiteden ziyade bir yaşanılan yer meselesiydi: türkler, türkiye’de yaşayıp kendilerine türk diyenlerdi. fakat popüler algıda, türk milliyetçiliğiyle etnik ve dinsel kimlik arasındaki çizgi genellikle bulanıktı.
etnisite, bölgecilik ve dinsel politikalar, türkiye’de birçok açıdan birbirini etkiliyor. daha geleneksel ve görünür islami pratikler kırsal ve daha yoksul bölgelerde yaygın. kentlerde artık daha dindar topluluklar yaşıyor. dini partiler göçmenler arasında yüksek oy alıyor, sık sık milliyetçi partileri geride bırakıyor.
pkk ve diğer ayrılıkçı kürt hareketleri genelde islami sağdan ziyade laik sola meyilli. türkiyeli kürtler arasında dini aşırılıkçılık, kürt milliyetçiliğiyle hiçbir zaman rahat uyum sergilemedi. ancak, bilhassa güneydoğudaki ve batı kentlerine göçen kürtler arasındaki haklardan mahrum edilme hissiyatı hatırı sayılır miktarda kürt’ü alternatif olarak dinci hareketlere yöneltiyor. türkiye’nin başka bazı bölgeleri de dini muhafazakârlıklarıyla biliniyor. sufi aktivizminin geleneksel merkezi konya bunun önde gelen örneği.
türkiye’de laikliğin anlamı, birçok batı toplumundaki gibi devletle dinin ayrılmasından ibaret değil. kemalist devlet dinin devlet kurumlarınca kontrolünde ısrarlıydı. cumhuriyet osmanlıların dini gözlem altında tutup düzenleme mekanizmalarını devraldı. islam’ı düzenlemenin aracıysa başbakana rapor veren ve bütçesi birçok bakanlıktan fazla olan diyanet işleri başkanlığı.
diyanet’in islam’ın sadece sünni kolunu yönettiğini not etmek önemli. başka kol veya dinlere hizmet vermiyor -bu da laikliğine rağmen türk devletinin her dine eşit mesafede durmadığının göstergesi. diyanet’in iki işlevi var: 77 bin caminin idaresi ve dini bilginin üretimi. müftüler ve imamlar devlet görevlisi. diyanet yönetimindeki dini yetkililerin siyasete bizzat dahli olmadığı söylense de, fikirleri başörtüsü gibi tartışmalı meselelere kaçınılmaz olarak dokunuyor.
tarikatlar osmanlı’dan beri faal
vaktiyle doğu anadolu’nun siyasi kontrolü için osmanlı’yla boy ölçüşen bektaşi ve safevi gibi sufi tarikatlar vardı. sünni çoğunlukla birleşik olmasına rağmen, tarikat hetorodoks şii inancının unsurlarının barındırıyordu. sufi tarikatlar, cumhuriyet döneminde yasaklanıp yeraltına itilse de, önemli dinsel ve toplumsal ağlar olarak ayakta kaldı. nakşibendiler ve kadiriler faal olmayı sürdürdü. bizzat eski cumhurbaşkanı turgut özal iskenderpaşa nakşibendi tarikatı’nın destekçisiydi. tarikatlar 1950’lerden itibaren yeniden doğuş yaşadı, siyasette dolaylı da olsa aktif rol oynadılar. nakşibendi en göz önünde olanıydı, ki özal’dan erdoğan’a uzanan siyasi şahsiyetlerin bu hareketle bağlantıları vardı.
nakşibendiler hoşgörü ve esneklikleriyle biliniyor. üyeleri hayatı iki alana ayırıyor: mahrem olan, dini olan. bu da hayatın tadını çıkarma imkânı veriyor. erdoğan’ın nakşibendi tarikatı’nın daha katı olan ismail ağa koluna bağlı olduğu söyleniyor. türkiye’deki siyasi islam’ın kökeninde nakşibendiler vardı. erbakan’ın islamcı partileri, nakşibendi halidi şeyhi mehmet zahid kotku’nun teşvikiyle kuruldu. kotku’nun ölümü sonrası yerine damadı esad coşan geçti ve islam’ın bir kültür olarak gücünü vurguladı. 1980’lerde birçok nakşibendi anap’a katıldı. özal’ın ağabeyi korkut özal, muhafazakâr güçleri bir araya getiren birlik vakfı’nı oluşturdu. bu bağlantılar sonra akp’ye taşındı. akademisyen şerif mardin’e göre, sufi tarikatların siyasi önemi bu ilişkilerde: tarikatların temelinde kurumsal nüfuz değil, himaye ve dernekler var.
özal dönemindeki liberalleşme türkiye’de ‘dini bir pazarın’ oluşmasına yol açtı. nakşibendi tarikatları, gülen hareketi ve milli görüş islam’ın toplumdaki doğru rolü konusunda yarışa girdi. gülen hareketinin kökleri, ‘kılıcın cihadı’ döneminin bitip ‘sözün cihadı’nın başladığını savunan ve bilim ve akılcılıkla islam’ı uzlaştırmaya çalışan said nursi’ye dayanıyor. nursi türkiye’deki ermenilerin ve rumların haklarını savundu ve hıristiyan liderlerle temasa geçti.
gülen nur hareketini ‘türk islam’ı olarak yeniden keşfetti. bireysel dönüşüm vurgusundan uzaklaşıp kamusal alana ve islam’ı toplumsal sermayeye dönüştürmeye odaklandı. gülen hareketi dinler arası diyaloğu teşvik etmek konusunda faal. bir örgüt ağı gülen’in islam vizyonunun propagandasını yapıyor. bunlar arasında geniş bir okul, hastane, yardım ve medya kuruluşları ağı var. asya, avrupa ve abd’de de çeşitli kuruluşlar aracılığıyla yoğun faaliyetler yürütüyor.
laiklik yanlıları bu harekete kuşkuyla bakıyor ve akp gibi onun da islami gündemi olduğuna inanıyor. bazılarına göre akp tabanının önemli kısmını gülen destekçileri oluşturuyor. bazı akademisyenlere göreyse, hareketin islamcı gündemi yok; yandaşları osmanlı çoğulculuk ve hoşgörü modelini savunuyor. bu açıdan akp’yle örtüşen çıkarları var: tavizsiz kemalist laiklik modelinin yerine dine alan açan, ama islam devleti kurmaya çalışmayan yeni bir sentez koymak.
1950’lerde kalifiye din personeli yetiştirmek için kurulan imam hatiplerin sayısı özal döneminde arttı. refah hükümetinin sonlarına doğru rollerini kısıtlayan düzenlemelere konu olan bu okullar tartışma yarattı. akp imam hatip mezunlarını, devlet dairelerinin ve şirketlerinin sorumlu mevkilerine yerleştiriyor. hükümetin bu okulların mezunlarına üniversiteye daha rahat girme hakkı verecek yasa tasarısı şiddetli laik muhalefetle karşılaştı. tartışmanın her iki tarafındaki türkler de şunu biliyor: akp kadrolarının devlet aygıtına alınması, laik-dindar dengesinde değişimin en önemli araçlarından olabilir.
önde gelen dini azınlık olan aleviler, sosyal ve siyasi iklimde önemli bir faktör. alevilik için önemli olan tasavvuf; tarikatların ibadet mekânlarını kapatmaya yönelik kemalist politika kendilerini de olumsuz etkilese de, alevilere karşı resmi ayrımcılığı sona erdiren laik cumhuriyeti desteklediler.
ağustos 2001’den önce var olmayan akp’nin, son genel seçimde atatürk’ün laik mirasını temsil eden chp’den daha fazla oy alması siyasal islam’ın artan gücünü gösteriyor
türklerin büyük kısmının kendilerini ilk önce türk veya türkiye cumhuriyeti vatandaşı, ikinci olarak müslüman olarak gördüğü varsayılıyordu. fakat son anketler, müslüman kimliği türklüğün bileşeni olarak görmek konusunda çarpıcı bir yükselişi ortaya koydu. anketi yapan tesev’in yönetim kurulu başkanı can paker’e göre türkler iki sosyopolitik kesime bölünmüş halde: üçte biri laik, üçte ikisi dindar. laik türklerin yüzde 10’u ultralaik, son derece milliyetçi, avrupa karşıtı ve giderek abd karşıtı. dindar türklerin yüzde 10’uysa şeriata dayalı bir devlet istiyor. dinsel bölünmenin coğrafi hatlarla açık bir bağlantısı yok. doğu anadolu’da sosyal açıdan daha muhafazakâr, fakat bu batıdakilerden daha dindar olduğu anlamına gelmiyor. şeriata destek doğu anadolu’da en büyük bazı şehirlerin varoşlarında olduğu kadar fazla değil.
anket türkiye’nin dindar hale gelmekte olduğuna dair yaygın izlenimi teyit ediyor, ama çoğu türk’ün dine dayalı devlet istemediğini de gösteriyor: katılanların yüzde 76’sı şeriata karşı, sadece yüzde 9’u bunu destekliyor. anketin bir bulgusu da, insanların cumhurbaşkanında görmek istediği özelliklere dair verdiği cevaplardan çıkıyor. buna göre, ankete katılanların yüzde 86’sı modern türkiye’yi temsil eden bir hayat tarzına sahip olmasını istiyor. inançlı bir müslüman olmasını isteyenlerin oranı yüzde 74, laikliğin bekçisi olmasını isteyenlerin oranı ise yüzde 75. velhasıl türklerin iyi bir müslüman olmakla laik olmak arasında bir çelişki görmediği açık.
tesev araştırması türkiye’de canlı bir tartışma başlattı. tartışma sık sık ‘laik-islamcı ayrışması’ temelinde ifade edildi. fakat birçok türk de bugün türk siyasetindeki asıl ayrışmanın laiklerle islamcılar arasında değil, milliyetçilerle (veya devletçilerle) reformcular arasında olduğunu savunuyor. 2006 tarihli tesev çalışmasının yazarlarından ali çarkoğlu, raporun temel sonucunun şu olduğuna inanıyor: türkiye’de dini meseleleri liberal bir perspektiften ele alma potansiyeli mevcut.
siyasal islam’ın yükselişi
son on yıllarda türkiye’de islamcılığın veya siyasal islam’ın gücü artmakta. 1970 öncesinde dinsel sağ, merkez sağ partilerinin içinde bir fraksiyondan ibaretti. 1970’lerdeyse milli görüş’ü kuran erbakan liderliğinde ayrı bir siyasi hareket olarak ortaya çıktı. islami partiler kemalist yetkililerin sıkı denetimiyle karşılaştı ve birçok defa yasaklandı. ancak son dönemde çeşitli kisveler altında tekrar ortaya çıkarak seçmenin önemli kesimini çeken dayanıklılık ve kabiliyet sergilediler. yine de yakın zamana dek büyük oranda bir çatı hareketi niteliğini sürdürüyorlar.
bununla birlikte islami köklere sahip akp’nin son iki genel seçimdeki başarısı, siyasal islam’ın artan gücünü gösteriyor. akp kasım 2002 seçiminde oyların yüzde 34’ünü, temmuz 2007’de yüzde 46.6’sını (atatürk’ün laik mirasını temsil eden chp’nin iki katından fazla) elde etti.
bu, ağustos 2001’den önce var olmayan bir parti için çarpıcı bir başarı ve siyasal islam’ın bir biçiminin siyasetin gölgeli alanından çıkıp türk siyasetinin baş aktörlerinden biri haline geldiğinin göstergesi. akp kendisini islamcı değil, ‘muhafazakâr demokrat’ diye tarif ediyor, ama birçok kemalist gizli bir islami gündemi olduğundan ve elde ettiği üstünlüğün devletin laik doğasına tehdit oluşturmasından korkuyor. türkiye’de dine dayalı politikaların yükselişinin açıklaması nedir? akp’nin başarısı türk siyasi hayatının ve dış politikasının ‘yeniden islamileşmesi’ni mi temsil ediyor? bunun türkiye’nin siyasi gelişimine ve dış politika yönelimine etkisi nedir?
türkiye’de siyasal islam’ın yükselişinin kökleri osmanlı’nın reformlara girişilen son dönemine ve atatürk’ün 1923’te kurduğu cumhuriyet sonrası yaşanan siyasi dönüşümün doğasına uzanıyor. atatürk’ün türkiye’yi modern, batılı, laik bir devlete dönüştürme çabası, özünde ‘bir yukarıdan devrimi’ temsil ediyordu. devletin başını çektiği yukarıdan aşağıya bir toplumsal mühendislik girişimi mahiyetinde, küçük bir askeri-bürokratik seçkin tabaka tarafından isteksiz bir geleneksel topluma laik vizyonun dayatılması şeklinde uygulandı. seçkinler bu dönüşümü hayata geçirirken, halkı veya muhalefeti kaale almak veya ikna etmek için pek az çaba gösterdi. doğu ergil’in de işaret ettiği gibi, “ulusun laikleştirilmesi veya türkleştirilmesi halkla ciddi bir biçimde müzakere edilmedi.” seçkinler, ‘güçlü devleti’ basitçe herhangi bir muhalefeti ezmek ve yıldırmak için kullanmaya çalıştı.
kemalist seçkinler osmanlı geçmişiyle radikal bir kopuşa gayret etti. osmanlı dönemi ve ona bağlı her şey, maziye ait pek az görkem unsuru haricinde, batılılaşma ve laikliğe dayalı yeni bir proje adına itham edildi ve bir köşeye atıldı. cumhuriyet’in kurulmasını izleyen ilk 10 yılda kemalistler, halifeliğin kaldırılması, harf devrimi, öztürkçeleştirme, eğitim sisteminin laikleştirilmesi, bütün dini kurumların ve kaynakların devlet denetimine alınması gibi, islami geçmişle ve genel anlamda islam dünyasıyla bağları koparmayı amaçlan pek çok reforma imza attı.
ancak bu reformların büyük kısmı kent merkezleriyle sınırlıydı; kırsal bölgeler büyük ölçüde dokunulmadan kaldı. 1950’lere dek nüfusun geniş kesimleri izole ve geleneksel hayatını sürdürürken, kent merkezleri modern ve laikti. netameli bir uyum çerçevesinde iki türkiye bir arada var oldu: kentli, modern, laik ‘merkez’ ve kırsal, geleneksel, dindar ‘çeper’. ikisi arasında pek az bağlantı vardı. din tümüyle bastırılmadı veya ortadan kaldırılmadı. kamusal alandan sürüldü ve devletin sıkı denetimine sokuldu. dini kurumlar devletin eklentisi, din görevlileriyse devletin memurları haline geldi. kırsal bölgelerdeyse islam güçlü toplumsal köklerini sürdürdü ve tarikatlara 1925’te getirilen yasağa rağmen büyük oranda devlet kontrolünün dışında kaldı.
neticede kent dışında bir tür dinsel ‘karşıkültür’ oluştu. siyaset alanından zorla çıkarılmalarına tepki olarak birçok müslüman kendi gayriresmi ağlarını ve eğitim sistemlerini kurdu. nakşibendi ve nurculuk hareketi gibi ağlar bir tür ‘karşı kamusal alan’a ve daha popüler bir islami kimliğin kuluçkasına dönüştü. hakan yavuz’un işaret ettiği gibi, islam ‘kemalist devletin gizli kimliği’ olmayı sürdürdü ve yukarıdan aşağı dönüşümden dışlanan çoğunluğa kendine ait bir dil sundu.
osmanlı selefi gibi kemalist devlet de kendi kontrolü dışında özerk grupların gelişmesinden hazzetmiyor ve bilhassa özerk dini faaliyeti modernleşme çabalarına karşı potansiyel tehdit görüyordu. milliyetçi ideolojiye muhalefet derhal bastırılıyordu. bu durum kırsal nüfusun dini hayatın önemli parçası sayan geniş kesimlerini yabancılaştırmanın yanı sıra genel anlamda sivil toplumun gelişimini de sekteye uğrattı.
nüfusun çoğunluğu siyaset dışı kaldı
kemalist devletin modernleştirme çabaları belli gruplar, bilhassa da kürtler arasındaki direnişi kışkırttı. cumhuriyetin ilk yıllarında yeni devlet bir dizi kürt isyanıyla yüz yüze geldi; osmanlı’nın etnisite ve islam’a yönelik daha hoşgörülü tutumuna alışmış kürtler, yeni rejimin türk milliyetçiliği ve laikliğe yaptığı vurguya karşı çıktı. isyanlar etnisiteyle dinin bir bileşimi ve anadolu’nun kemalist modernleşme politikalarıyla rahatsız edilmesinin bir sonucuydu.
atatürk’ün ölümünün ardından rejimin otoriter eğilimleri yoğunlaştı. ismet inönü, rejimin meşruiyetini katı bir kemalizm yorumu üzerine inşa etmeye çalıştı. tek parti iktidarı, toplumun radikal dönüşümünü gerçekleştirmenin aracı oldu. nüfusun çoğunluğu siyasetin dışında kaldı ve kendini islam’ın üzerinde önemli bir nüfuz kullanmayı sürdürdüğü geleneksel alışkanlıklara ve hayat tarzlarına vakfetti. son yıllarda olup bitenler bir bakıma bu dışlanmış çeperin siyasi sesini ve temsilini bulma çabası. bu sesi artan biçimde siyasi islam sunuyor. islami hareketin siyasi hedefleri ve ideolojisi zamanla değişti ve ilk baştaki gündeminin birçok temel niteliğini hafifletti veya ılımlı hale getirdi. batılılaşmaya karşı husumetini, daha geniş siyasi destek çekme çabası çerçevesinde bir kenara bıraktı. 1946’da çokpartili sisteme geçiş, türkiye’de siyasal islam’ın yükselişi bakımından önemli bir dönüm noktasıydı. bu sistemin kurulması sonrası kemalizm’i temsil eden chp iktidar tekelini yitirdi. partiler rekabet etmek durumunda kaldı ve islam oy çekmekte önemli faktöre dönüştü. cumhuriyet’in kurulmasından sonra siyasetten dışlanan dindar kırsal çeper, muhafazakâr partilerin çıkarlarını hesaba katması gereken önemli seçmen kitlesine dönüştü. ülkeyi 20 yıldır rakipsiz yöneten chp de islam’a karşı daha hoşgörülü bir tutum sergilemeye mecbur kaldı.
1950’de demokrat parti chp’nin iktidar tekeline son verdi. dp devletin kemalist algılarıyla çok daha az iştigal halindeydi ve laik batılılaşma politikalarıyla dışlanıp mağdur edildiğini hisseden kesimlere hitap etti. katı laik politikaların bazılarını sona erdirmeyi ve kürtlere dayatılan kültürel kısıtlamaları kısmen gevşetmeyi vaat etti. dp gerçekte “islam’ı ve geleneksel kırsal değerleri yeniden meşrulaştırdı.” sonuçta bu gruplar ilk kez aşama aşama rekabetçi siyasete sokuldu.
köklü bir değişim getirmese de menderes’in politikaları birçok kemalist tarafından bozguncu ve tehlikeli addedildi ve 1960’taki ilk darbeyi getirdi. ordu 1961’te iktidarı siyasetçilere geri verdi ve kışlasına döndü -fakat öncesinde siyasi rolünü güçlendiren bir dizi reform yapmayı ihmal etmedi. en önemlilerinden biri milli güvenlik konseyi’nin (mgk) kurulmasıydı; ordu hâkimiyetinde olan ve hükümetin iç ve dış politikasının kemalist devrimin temel ilkeleriyle, özellikle de laiklikle uyumlu olmasını garantilemekle görevli bir yapıydı bu. teknik olarak tavsiyede bulunan bir yapı olsa da, mgk ordunun siyasi süreçteki rolünü kurumsallaştırdı ve ordunun görüşlerini doğrudan doğruya sivil liderliğe geçirebildiği bir mekanizma kurdu.
1961 anayasası örgütlenme özgürlüğünü genişletti ve özerk grupların artışına yol açtı. 1960’larda tekrar su yüzüne çıkan dini örgütler, 1970’lerde mantar gibi çoğaldı. dini ağlar yoksulların modernleşmenin sorunlarıyla başa çıkmasına yardım etti ve hızla değişen dünyada dayanışma arayan yerinden edilmiş grupların yuvasına dönüştü. daha az kısıtlayıcı bu ortamda dini güçler kendi siyasi partilerini kurabildi.
yani menderes döneminin birçok önemli sonuçları oldu. demokratikleşme sürecini genişletti ve siyasi arenayı daha önce siyasetten itilen veya dışlanan dini ve etnik gruplara açtı. ikincisi, dini grupların yeniden su yüzüne çıkıp siyasi örgütlenmeye girişmesi için gereken alanı sağladı.
ironik olan, ordunun siyasal islam’ın güçlenmesine katkıda bulunmuş olması. sol ve sağ şiddetinin, 1970’lerde ülkeyi iç savaşın eşiğine getirecek boyutta yükselmesi, orduyu düzeni sağlamak için 1980 müdahalesine sevk etti. ordu, sol ideolojiler ve komünizmle mücadele çerçevesinde, islam’ın rolünü güçlendirmeye girişti. ordu vesayeti altında din eğitimi bütün okullarda zorunlu kılındı. kuran kursları açıldı ve devlet kontrolünde din ve ahlak eğitimi teşvik edildi. ordu aslında devlet kontrolünde ‘yukarıdan bir islamileştirme’sürecini oturtma gayretindeydi. islami simgeleri milliyetçilikle kaynaştırararak daha homojen ve daha az siyasi bir islami topluluk yaratmayı, halkı sol ideolojilerin etkisinden yalıtmayı umdu. ‘aile, cami ve kışla’ üçlüsüne dayanan bu yeni ‘türk-islam sentezi’ radikal solcu ideolojilerin gücünü kırmak ve türk olmayan islami düşünce akımlarının etkisini yok etmek için tasarlandı. ordu yeni sentezin, iran kaynaklı islami radikalizme karşı set çekeceğini umdu.
bu yeni sentezi oluşturma sürecinde ordu aydınlar ocağı’na mensup bir grup muhafazakâr akademisyenin çalışmalarını kullandı. bu dernek söz konusu sentez için ahlaki ve felsefi bir mantığı yayıyor, yeni muktedir seçkinlerin hâkimiyetini meşrulaştırmak için osmanlı, islam ve türk popüler kültüründen menkul bir ideoloji inşa ediyordu. ulusu ve devleti bir aile ve cemaat olarak yeniden yorumlayan bu akademisyenler osmanlı-islam fikirlerini cımbızlama usülü kullandı; amaçları maziyi bugünle ilişkilendirmek ve ideolojik parçalanmanın aile, ulus ve devlet için oluşturduğu tehlikeyi vurgulayarak farklı çıkarları bir araya toplamaktı. eğitim sistemi ve medya o dönemde ideolojinin popülerleştirilmiş bir versiyonunu kitlelere yaymak için kullanıldı.
bu ideolojik programın mimarları, toplumu tekrar birleştirecek, güçlü ve istikrarlı temel oluşturacak yeni bir depolitize türk-islam kültür formu yaratmayı umdu. ne var ki bu sentez muğlak bir mesaj verdi. bir yandan türkiye 1982 anayasası uyarınca laik olarak tarif ediliyordu. diğer yandan dinin rolü eğitimde, türk milliyetçiliğini teşvik etmenin aracı mahiyetinde güçlendiriliyor, bu da laiklik vurgusunu zayıflatıyordu. ayrıca islamcılara kendi mesajlarını genişletip güçlendirme fırsatları sunuyordu.
ülke içi medeniyetler çatışması
başbakan turgut özal’ın 1980’lerde gerçekleştirdiği ekonomik ve siyasi reformlar da islami grupların güçlenmesine katkı yaptı. reformlar devletin ekonomi üzerindeki kontrolünü zayıflattı ve anadolu kentlerinde yeni bir girişimci ve kapitalist sınıfı yarattı. ‘anadolu burjuvazisi’ diye nitelenen bu yeni orta sınıfın islami kültürle bağları güçlü. bu grup liberal ekonomik politikalardan ve devletin ekonomik ve toplumsal alandaki rolünün azaltılmasından yana. dini özgürlüklerin artırılmasını de destekliyor. 1990’larda refah partisi’ni desteklediler. bugün akp’nin çekirdek seçmen tabanını oluşturuyorlar.
özal reformları büyük bölümü arap dünyasından gelen bir sermaye akışıyla da sonuçlandı. bu da islamcıların siyasi örgütlenmesine imkân tanıdı. özal’ın dine daha hoşgörülü yaklaşımı müslüman grupların özel okulları ve üniversitelerin kurulmasını finanse etmesine imkân verdi. islami grupların başta televizyon gibi olanakları daha fazla kullanabilir hale gelmesi de, seçmen tabanlarını genişletmesini sağladı.
demografik değişikliklerin de etkisi oldu. sanayileşme ve modernleşme projeleri kırsal nüfusun kentlere akmasına yol açtı. geleneksel alışkanlıklarını da beraberinde getiren göçmenler, yabancılaşmış bir halde, büyük kentlerin çeperindeki gecekondu mahallelerinde yaşamaya başladı ve kent kültürüne entegre olmadı. islami partiler için önemli bir oy deposu olan bu göçmenlerin akınının sürmesi, ülke içi bir ‘medeniyetler çatışması’na katkıda bulundu. biri laik ve kentli, diğeri taşralı ve dindar olan iki türkiye daha yakından temas edince sosyal gerilimler kızıştı.
bu ekonomik ve sosyal değişimler, 1970 ve 80’lerde islami siyasi grupların güçlenmesine katkıda bulundu. islamcıların milli selamet partisi’yle başlayan ayrı siyasi parti macerası, 1970’lerde milliyetçilikle islam’ı birleştirdikleri ‘yeniden büyük türkiye’ ve 1980’lerde de ‘adil düzen’ sloganları üzerinden ilerledi. 1987 genel seçimlerinde yüzde 7.16 oy alan refah partisi ülke barajı nedeniyle meclis dışında kalınca, birçok refah yanlısı özal’ın dini ve bürokratik laik muhafazakârları bir araya toplayan anap’ına katıldı.
erbakan dengeyi tutturamadı
siyasal islam 1990’ların başında güçlü bir çıkış yakaladı. 1994 yerel seçiminde refah partisi oyların yüzde 19’unu ve türkiye’nin en büyük iki kenti istanbul ve ankara da dahil, 28 il belediyesi kazandı. 1995 genel seçimindeyse yüzde 21.6 oranıla birinci parti oldu ve dyp ile erbakan başbakanlığında koalisyon oluşturdu. refah’ın çarpıcı seçim başarısı laik yapıda, özellikle de orduda şok dalgaları yarattı. kuruluşundan beri türkiye ilk kez islamcı bir parti ve islamcı bir başbakan tarafından yönetiliyordu.
refah’ın çıkışındaki en önemli faktör belki de, gündemini dinsel meselelerden sosyal olanlara daha çok vurgu yapacak biçimde değiştirmesiydi. en iyi örgütlenmiş partiydi. inançlı müslümanlardan oluşan ekipler yoksullara yardım amacıyla bir dayanışma ağı oluşturdu. tabandaki ağı insanlara iş bulmasında ve sağlık hizmeti almasında yardımcı oldu, bedava yiyecek dağıttı. refah, ab’nin 1989’da türkiye’nin adaylık başvurusunu reddetmesiyle ve batı’nın bosna’daki müslümanlara yönelik katliamları önleyememesiyle oluşan batı karşıtı tepkiden de yararlandı.
ancak iktidara geldiğinde çoğalan iç sorunlarla başa çıkmakta pek az beceri sergiledi. erbakan sistem karşıtı söylemiyle laik yapının çıkarlarını dengelemekte zorlandı. gerilimleri yatıştırmak yerine, toplumu laik-islamcı hatlarında daha fazla kutuplaştırmayı tercih etti. bir yandan ab’yle gümrük birliğini kabul edip israil’le anlaşmalara riayet ederek sertlik yanlısı taraftarlarını kızdırırken, başörtülü üniversite öğrencilerini destekleyen tutumu ve taksim meydanı’na cami yapmak gibi tehditkâr çıkışlarıyla laik yapıyı küplere bindirdi. dahası görevdeki ilk aylarında libya ziyareti ve ab’ye alternatif bir islami ekonomik topluluğu önerisi gibi girişimlerle islamcı bir dış politikayı zorlayacağının işaretini verdi. bu adımlar erbakan’ın taşkın söylemiyle birleşince, laik yapıyı, özellikle orduyu alarma geçirdi. fakat ordu bu kez doğrudan müdahale yerine mgk’nın 28 şubat 1997 toplantısında erbakan’a laiklik karşıtı faaliyetleri engelleyecek tavsiyelerden oluşan bir liste sundu. erbakan bunları yerine getirmeye ayak direyince ordu laik yapıyı erbakan’a karşı seferber etti. sonuçta refah lideri 1997’de başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. bu süreç sonradan ‘sessiz’ veya ‘postmodern’ darbe olarak anılır oldu.
‘28 şubat süreci’ dinin toplumu birleştirmek için kullanılabileceği fikrinin terk edildiğinin ifadesiydi. bunun ardından ordu islamcı fikirlere ve ideolojiye karşı açık bir kampanya yürütmeye girişti ve kürt ayrılıkçılığıyla islamcılığı türkiye’nin güvenliğine yönelik en büyük iki tehdit olarak teşhis etti. bu süreç, islamcı hareketin yönelimi ve gelişmesi üzerinde de önemli bir etki yaptı. aleni bir islami programı doğrudan doğruya zorlamanın başarılı olamayacağı ve laiklerin, özellikle de ordunun güçlü muhalefetiyle karşılaşacağı gerçeğinin de altını çizmiş oldu. islamcı hareketin birçok üyesi başarılı olmalarının tek yolunun laiklerle doğrudan çatışmaya girmekten kaçınmak ve dini gündemi daha az vurgulamak olduğu sonucuna vardı.
böylece ortaya çıkan tartışmalar, islami hareketi ikiye böldü. necmettin erbakan ve recai kutan gibi gelenekçiler ciddi bir politika değişikliğine karşı çıkarken, tayyip erdoğan ve abudullah gül gibi yenilikçiler partinin özellikle demokrasi, insan hakları ve batı’yla ilişki gibi konularda tavrını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini savundu. kapatılan refah’ın yerine kurulan fazilet partisi’nin de 2001’de kapatılmasının ardından hareketteki bölünme resmileşti. gelenekçiler saadet partisi’ni, yenilikçiler akp’yi kurdu.
saadet’te kalanlar milli görüş’ün eski politikalarında ısrar ederken, akp’de bir araya gelenler yerleşik laik yapıyla işbirliğine açık bir tutum sergiledi. akp türkiye cumhuriyeti’nin temel değerlerine ve anayasasına bağlılığı programına koydu. batı karşıtlığını da terk ederek geleneksel batılı değerlerini vurguladı. akp batı’yı, bilhassa da ab’yi, kemalist devletin kısıtlamalarına karşı mücadelesinde önemli müttefik addeder hale geldi. parti ab üyeliğini ordu nüfuzunun azaltılması ve dini hoşgörüyü genişletecek ve kendi siyasi selametini de garantiye alacak bir araç gibi gördü.
batı karşıtı söylemin terk edilmesine, küreselleşme karşıtı söylemin de terk edilmesi eşlik etti. 2001 ekonomik krizi de ımf programına sıkı sıkıya uymanın ve daha fazla yabancı sermaye çekmenin türkiye’nin mali zorluklarının üstesinden ekonomiyi tekrar ayakları üzerine oturtmak açısından vazgeçilmez olduğunu açıkça ortaya koydu. bu yüzden de akp liberal piyasa politikalarını ve türkiye’nin küresel ekonomiyle daha fazla entegre olmasını teşvik etti.
akp’nin ideolojik değişimi ve farklı söylemler benimsemesi, desteğini artırmasına yardım etti. 2002’deki ilk seçim zaferinin arkasında daha ılımlı ve pragmatik bir siyasi mesaj olduğu kuşku götürmezdi. fakat başarısına katkıda bulunan başka faktörler de vardı. en önemli olan ikisi, türkiye’nin felaket ekonomik sicili ve ayyuka çıkan yolsuzluklardı. başarılı bir ekonomik performans sergileyen akp, kendisini ‘temiz yönetim’in simgesi olarak sunmayı da başardı. akp türk solunun 1990’ların başında güç kaybetmesinden de yararlandı ve ortaya çıkan boşluğu işçi sınıfıyla varoşların oylarını toplayarak doldurdu. akp’nin en büyük oy depolarıysa son dönemde göç edip varoşları dolduran ve artık kentlerde çoğunluğu oluşturan kitlelerdi. akp, refah döneminden aşina olduğu çok iyi gelişmiş yerel altyapı ve toplumsal ağlarını kullanarak bu kesimlerin desteğini becerikli bir şekilde topladı.
22 temmuz seçimi
22 temmuz seçiminin sonucu, akp’nin tabanını genişletme kabiliyetini çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya koydu. 2002’de yüzde 34 olan oy oranını yüzde 46.6’ya çıkaran parti ülkenin yedi coğrafi bölgesinde de oylarını artırmayı başardı. en önemli artışıysa kürtlerin yaşadığı güneydoğu bölgesinde gerçekleşti. en büyük beş kentte oylarını artırırken, istanbul’da muhalif partilerin toplam oyuna yakın destek topladı. bu akp’nin çeperlerdeki gücünü aşama aşama kent merkezlerine de genişlettiğini gösteriyor. bununla birlikte esas desteğini kentlerin daha yoksul ve az gelişmiş kesimlerinden almayı sürdürüyor.
2007 seçimleri merkezle çeper arasındaki açık yarılmaları gösterse de (chp en fazla oyu büyük şehirlerin daha zengin kesimlerinden aldı), tanju tosun’un işaret ettiği üzere, akp’nin herkesi kapsayan bir partiyi ifade ettiğini ve dini bir parti olarak görülmemesi gerektiğini de ortaya koydu. farklı gruplardan aldığı destek, akp’ye bir merkez sağ partinin dayanaklarını sağlıyor. parti sağa özgü kültürel tercihlerle genelde solla anılan sosyo-ekonomik politikaları harmanlamayı başarıyor ve bu bileşim her seçmen kesiminden destek görüyor. seçmenin başlıca kaygısı olan ekonomik istikrar, akp’nin seçim başarısında kilit bir faktör. ordunun 27 nisan’da yayımladığı ve üstü kapalı askeri müdahale tehdidinde bulunduğu ‘geceyarısı muhtırası da’ akp’nin halk desteğinin artışına katkıda bulunmuş gibi görünüyor.
akp’nin muhafazakâr demokrat bir parti olma iddiasına rağmen, çoğu türk laik ve dış gözlemci hâlâ partinin seleflerinin islami gündemini rafa kaldırıp kaldırmadığını ve laikliğe uyup uymayacağı ya da dini bir gündem yerine özelleştirme, yapısal reformlar ve ab’yle entegrasyona öncelik vermesinin politik stratejisinde sadece taktik bir manevra olup olmadığını sorguluyor.
insan hakları vurgusu işe yaradı
akp’nin kasım 2002’deki seçimleri kazanmasının ardından erdoğan önceliğinin ekonomik istikrar ve ab üyeliği olduğunu ilan etti ve islami gündemin çekirdeğindeki sosyal sorunlara az vurgu yaptı. islami kökenlerine rağmen, akp, modernlik ve avrupa’yla entegrasyon dilinden konuşmanın getirdiği avantajların farkına vardı. ab üyeliği projesi, iş dünyası ve halktan geniş destek topladı ve demokrasi ve insan hakları vurgusu, akp’ye ordunun siyasetteki etkisini frenleme ve yerleşik kemalist kurumsal yapıyı kırma girişiminde bulunma imkânı tanıdı.
akp’nin yönelimini yeniden avrupa’ya doğru belirlemesinin türk siyasetinin yeniden konumlanmasında payı oldu. batı, akp’nin sessiz destekçisi haline gelirken, eski batı yanlısı laikler ab üyeliğinin karşıtları olarak ortaya çıktı. vaktiyle türkiye’nin batı’ya yönelimin savunucusu olan chp, daha milliyetçi bir yöne doğru hareket etti ve batı tesirinin bazı yönlerini devletin ve kemalizm’in bütünlüğüne tehdit sayıp batı’ya yönelik daha müphem bir eğilim benimsedi.
akp’nin türkiye’de baskın bir siyasi parti olarak ortaya çıkışı, türk toplumunda yeni ekonomik ve sosyal güçlerin ortaya çıkışıyla bağlantılı. yeni sosyal kesim -dindar girişimci sınıf- 1980’lerde turgut özal’ın özelleştirme sürecini benimsemesinden sonra gelişti ve anadolu’da yayıldı. üyeleri, kırsal ya da küçük kasaba kökenli küçük ve orta ölçekli girişimcilerdi; çoğu istanbul’a yerleşti. türk siyasi dinamiklerine dair bir görüşe göre, türk toplumundaki dini-laik bölünme, gücün geleneksel iş kurumları ve onların bürokrasi ve ordu içindeki müttefiklerinden yükselen ve siyasi anlamda ifadesini akp’de bulan bu sosyal sınıfa geçmesi şeklindeki yeniden dağılımını yansıtıyor.
iş dünyasının dindar kesimi, 1990’da türk iş dünyası kurumlarını temsil eden tüsiad’a (türk sanayici ve işadamları derneği) alternatif olarak kurulan müsiad (müstakil sanayiciler ve işadamları derneği) tarafından temsil ediliyor. her ne kadar üyelerinin çoğu akp’ye yakın olsa da müsiad, siyasi bir örgüt olmadığını söylüyor. ekonomik olduğu kadar sosyal bir gündeme de sahip ve bireylerin çalışma alanlarında dini ibadet özgürlüğünün genişletilmesini ve dindar müslümanlara yönelik ayrımcılığa son verilmesini istiyor. örgüt aynı zamanda islami değerleri iş dünyası pratiğine ve sosyal politikaya tercüme etmenin yollarını da arıyor.
müsiad, üyeleri için üç aylık çerçeve adlı ticari bir dergi çıkartıyor. mart 2006’daki sayısında, dernek başkanı mektubunda şöyle diyor: “büyük dinimiz islam ticarette gelirin onda dokuzunun alınmasını ve faizin yasadışı (haram) olduğunu söyler, ama meşru ticaret ve kar yasaldır (helaldir).” mektupta ayrıca “3 bin metrekareden büyük alışveriş merkezlerinin ibadet için uygun alanlara sahip olmaları gerektiği” de belirtiliyor. aynı sayısında başka bir makale de aynı meseleyle başlıyor: “batı menşeli tüketim ekonomisinde tükettiğiniz sürece önemsenirsiniz. elbette bu, kişinin dikkatli olması gereken bir tuzaktır.”
yeni kurulan ve anadolulu muhafazakâr girişimcilerin çıkarlarını temsil eden tuskon (türkiye işadamları ve sanayicileri konfederasyonu) da aynı türden. tuskon’un gizli siyasi gündemi yok, ama kurucuları ve üyeleri gülen hareketine yakın. (tukson’un hareketin ‘dördüncü ayağı’ olduğu sanılıyor, diğer üçü eğitim, medya ve dinlerarası diyalog faaliyetleri.)
‘zina yasası’ tasarısı fiyaskoydu
akp’nin iktidardaki ilk beş yılında türk siyasetinin yeniden konumlanması aynı zamanda akp’nin türk siyasetinde yeni bir sentezi temsil edip etmediğine dair soruyu ortaya çıkardı. parti yetkilileri islami gündemleri olmadığını öne sürüyor. bir yetkiliye göre önemli olan, islam’ın siyasete etki edip etmediği değil, nasıl etki ettiği. islam’ın liberal bir yorumunun, siyaseti liberal bir biçimde etkileyebileceğini söylüyor. akp hükümetinin kamusal duruşları ve politikaları erbakan’ın temsil ettiği siyasal islam’dan keskin bir kopuş niteliği taşıyor -1997’de refah partisi liderliğindeki hükümetin başbakanlığını yaptığı sırada erbakan, kutuplaşma yaratıcı islamcı bir retorik izledi ve uluslararası alanda islami bir blok yaratmaya girişti. akp’nin kuruluşundaysa erdoğan, açıkça partinin islamcı olmayacağını ve parti üyelerinin basitçe ‘müslüman demokratlar’ olacağını belirtti. akp ab üyeliğini programının merkezi bir bölümü yaptı ve 2004’teki zina yasası fiyaskosu harici genel olarak partiyi bölücü sosyal meselelerden uzaklaştırdı.
temmuz 2007 seçimindeki parti listesinden daha dini kanattan gelen yaklaşık 200 adayın çıkarılması (yeni adaylardan bazıları türk siyasetinin liberal ve merkez sol kesimlerinden geldi) partiyi islamcı unsurların yer aldığı eski çizgisinden uzaklaştırma niyeti olarak tanımlandı.
laikler siyasal islam’ın gücü nedeniyle ancak ‘katı’ bir laikliğin siyasal islam’ın türk siyasi kurumlarını ele geçirmesini engelleyebileceği görüşünde. laikler arasında akp’nin kamuoyuna karşı ılımlı duruşunun vitrin dekoru olduğu ve stratejisini değil, taktiklerini değiştirdiği yönünde yaygın bir inanış var. tenkitçiler, akp’nin gerçek gündeminin kanıtları olarak parti liderlerinin 1990’larda yaptığı sertlik yanlısı konuşmalarından dem vuruyor. örneğin 1996’daki genel seçim öncesinde gül’ün ‘bu cumhuriyetçi döneminin sonu’ ifadesi veya erdoğan’ın 1996’da demokrasinin amaç değil araç olduğu ve istanbul belediye başkanı’yken ‘şeriatın hizmetkârı’ ve ‘istanbul’un imamı’ olduğu yönündeki ifadeleri.
erdoğan hükümetinin 2004’te zinayı suç haline getirme girişimi de laiklerin akp’nin modern cilasının altında islami bir çekirdek olduğu yönündeki korkularını alevlendirdi. ironik olarak, zina yasası hazırlığı, hükümetin ab kriterlerini karşılamak amacıyla giriştiği tck reformunun bir parçasıydı. reform paketine zina yasasını sokma girişimi tahmin edildiği üzere laik muhalefetin ve avrupalıların güçlü tepkisine yol açtı. türk basınında yer alan haberlere göre, erdoğan akp’deki muhafazakârların baskısı altında kalmış ve bu nedenle zina yasası için bastırmıştı. böyle bir düzenlemenin meclis’te akp çoğunluğuyla dayatılmasının ciddi bir krizi tetikleyeceği ve ab’yle ilişkilerin bozulmasına yol açacağı açıklık kazandığında, hükümet tck reform yasa tasarısını geri çekti.
laiklerin diğer büyük korkuları da akp’nin türk laikliğinin kaleleri olan eğitim ve adalet sistemini islamileştirme çabasında olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor. imam hatip mezunlarının üniversitelerin dini eğitimle ilgisiz fakültelerine girebilmeleri konusu büyük tartışma kopardı (destekçileriyse bunun ayrımcılığın kaldırılması meselesi olduğunu savunuyor). hükümet yasadışı kuran kurslarına hoşgörülü bir yaklaşım sergilemek ve yükseköğretim politikasına islami gündem sokma arayışında olmakla itham edildi. devlet memurları için zorunlu emeklilik yaşının düşürülmesini öngören ve teoride 2 binden fazla kadronun boşaltılması anlamına gelen yasa düzenlemesi nedeniyle de akp hükümeti suçlamaların hedefi oldu.
demokratik siyaseti öğrendi
akp’nin bakış açısına göre, adli sistemdeki bazı kesimler yetkilerini yasamayı engellemek ve akp’nin altını oymak için kullanıyor. örneğin haziran 2005’te yargıtay başsavcısı akp’nin sekiz kararnamesinin anayasa’ya aykırı olduğunu saptadı ve partinin yargılanmasını talep etti. gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi yönündeki ilk girişimi engelleyen anayasa mahkemesi kararı da türklerin ve dış gözlemcilerin çoğu tarafından siyasi bir karar olarak görüldü.
şerif mardin, akp’nin, 1890’lardan beri ortaya çıkan islamcı ifşanın beşinci temsilcisi konumunda bulunduğuna ve bugün nerede durduğunu söylemenin zor olduğuna işaret ediyor. akp uzlaşma gerektiren demokratik siyasetin kurallarını öğrendi. ama mardin bunun ne kadarlık bir alıcı katmana sahip olduğunu ve bu katmanların nereden geldiğini soruyor. mardin, bu katmanlar üzerinde çok az çalışıldığını ve akp’nin siyasi gündeminin değerlendirilebilmesi için bunların iyi anlaşılmak zorunda olduğunu belirtiyor. akp liderleri islam teorisyenleri değil. ideolojiye ilgi duymuyorlar.
onların ilgili olduğu ‘günlük islam’ın’ geliştirilmesi: alkole vergi konulması ya da başka bir yolla bir okulda birinin kutlu doğum haftasına dair kitap dağıtılması. bu gibi adımlar islami bir gündemin dayatılmasına dair bir sorundan ziyade, bunu misyonlarının bir parçası olarak gören alt düzey yetkililer tarafından yürütülen eşzamanlı faaliyetler meselesi. bu önceden tahmin edilemeyen olasılıklar içeren dinamik bir fenomen.
yeşil sermaye
büyük tartışmalara yol açan bir konu da, sahipleri islamcı olan ve resmi maliye kayıtlarına geçmeksizin almanya’daki türklerden yüklü miktarlarda para toplayan şirketler; bu şirketlere para verenlerin çoğu yatırımlarını kaybetti. bu holding şirketlerinin (‘yeşil holdingler’) çoğunun merkezi türk islamcılığının beşiği olan konya’da ve faaliyetleri refah partisi’nin yükselişine rastlıyor. (bir meclis komisyonunun incelediği 78 yeşil holdingin 55’inin merkezi konya.)
türk sermaye piyasası kanuna göre, bir şirket hisselerini halka arz edebilmesinden önce sermaye piyasaları kurulu’na (spk) kayıt yaptırmalı. dinci sağın yükselişiyle beraber, çok sayıda yeşil holding kuruldu ve amaçları türkiye ve almanya’daki dinibütün insanlardan para (‘yeşil sermaye’) toplamaktı. bu şirketler kayıt zorunluluğunu görmezden geldi. paralar yatırımcılardan makbuz veya hisse sertifikalarıyla (ki resmi bir hükmü yoktu bunların) toplanacak ve türkiye’ye özel kuryelerle aktarılacaktı. 1982’de kurulan yimpaş ve 1985’te kurulan kombassan holding yeşil sermaye fenomeninin öncüleriydi. 1990’larda daha fazla bu tür şirketler kuruldu ve sanayi 1997-1999 arasında patlama yaşadı. 1990’ların sonunda spk bu tür 77 holdingi mercek altına aldı. soruşturmalardan karışık sonuçlar çıktı. fakat en azından iki öncü holding yargılandı. haziran 2007’de yargıtay yimpaş başkanı ve on yönetim kurulu üyesi için verilen iki yıl hapis cezasını onadı. aynı ay yargıtay konya’daki bir mahkemenin kombassan yönetim kurulu üyeleri için verdiği beraat kararını bozdu. 2002’de akp’nin iktidara gelmesinin ardından muhalefet partisi chp mecliste yeşil holdingler meselesini işlemeye başladı. mart 2005’te konuyu araştırmak üzere bir meclis komisyonu kuruldu. komisyonun hazırladığı 270 sayfalık rapor, yeşil holdinglerin en az 5 milyar avro topladığı sonucuna vardı. meclis tarafından da onanan rapor başbakan ve adalet bakanlığı’na gönderildi, fakat hiçbir adım atılmadı.
ortadoğu’dan para alıyor mu?
yakın dönemde de türk yardım derneği deniz feneri’nin avrupa kolunun, kardeş girişim kanal 7’yle beraber, şaibeli mali operasyonlar içinde olduğu ortaya çıktı. 1996’da küçük çaplı yardım toplayan bir televizyon programı olarak başlayan, sonra programın adını alarak dernekleşen bu girişim hızla genişledi ve ankara’yla izmir’de bürolar açtı. 2004’te de vergi muafiyeti statüsü kazandı. derneğin avrupa koluna göre, amaç almanya ve başka ülkelerde yaşayan türklerin yardım faaliyetlerini organize etmekti.
nisan 2007’de franfurt yetkilileri, bir buçuk yıllık bir karapara aklama araştırması çerçevesinde derneğin bürolarına baskın düzenledi. mali polis derneğin ve kanal 7 avrupa’nın 17 çalışanıyla kanalın başkanını gözaltına aldı. derneğin 2002-2006 arasında avrupa çapında topladığı 14 avronun 8 milyonu bilinmeyen amaçlarla kanal 7’ye aktarılmıştı. alman yetkililer ayrıca türkiye’ye para taşıyan beş kuryenin de isimlerini tespit etti. hürriyet gazetesine göre deniz feneri’nin yıllık 100 milyon dolar para toplama kapasitesi var.
akp’nin ortadoğu’dan para aldığı iddiaları da söz konusu oldu. türkiye’deki yeşil sermaye konusunu araştıran michael rubin’e göre akp’nin ekonomi yönetimi altında anlaşılmaz bir islamcı sermaye akımı yaşandı, fakat buna dair kanıtlar belirsiz. (kayıt dışı nakit yatırım sorununun islami bağlantılı şirketlerle sınırlı olmadığı vurgulanmalı.) akp’ye ortadoğu’dan para geldiğini gösteren net kanıtlar yoksa da, partiyle islami finans sektörü arasında bağlantılar var gibi görünüyor. islami bankacılık sektöründeki yöneticiler, devlet finans kurumlarının başına atanıyor. sözgelimi ülker’in islami finans kurumlarının yönetim kadrosunun önemli bir bölümü, akp başa geldikten sonra iki büyük devlet bankasının yönetimine getirildi. mayıs 2006’da erdoğan merkez bankası’nın başına islami bir finans kuruluşunda uzmanlık yapan bir ismi atamaya çalıştı, fakat cumhurbaşkanı tarafından reddedildi. laikler akp’nin merkez bankası’daki kilit mevkilere islamcıları yerleştirme çabasında olduğundan endişeli. ne var ki, türkiye’deki üst düzeyde ideolojik bölünme göz önüne alındığında, akp’nin yapacağı yüksek profilli bir atama büyük ihtimalle siyasi bir nitelik kazanacaktır.
türkiye’deki gayrimüslim azınlıklar akp iktidarını karmaşık duygularla izliyor. öte yandan parti nakşibendi tarikatının da etkisiyle, kürtler arasında siyasi gedikler açtı
başörtüsü, türkiye’deki din ve devletin rolüne yönelik süregiden tartışmada muazzam önemi haiz bir simge haline gelmiş durumda, fakat halkın büyük bölümü için yüksek önceliğe sahip bir mesele değil. tesev’in 2006 anketine cevap verenlerin sadece yüzde 3.7’si başörtüsünü en önemli mesele olarak görüyordu. akp yandaşları için başörtüsü giymek kişisel bir tercih ve bunun kısıtlanması bireysel hakların ihlali.
akp’nin bakış açısına göre, insanlar devlet kurumlarında islami kimliklerini ifade edebilmeli. akp’li bir meclis üyesi, partinin devlet görevlileriyle sıradan vatandaşlar arasında bir fark gözettiğini söylüyor. mevcut giyim kurallarına göre devlet görevlileri başörtüsü giyemez ve giymemeli, fakat devletten hizmet alanlar için böyle bir kısıtlama yok. akp’li vekile göre ihtiyaç duyulan şey, herkes için işleyen bir toplumsal konsensüs.
laikler içinse kamusal alanlarda başörtüsünün kullanımı kişisel bir tercihten ziyade, laik devletin dokusuna siyasi bir saldırıyı temsil ediyor. başörtüsünü türk toplumunun islamileştirilmesinin her yere sirayet eden ve gözle görülür bir simgesi sayıyorlar.
bu noktada algılamayla gerçeklik arasında gözle görülür bir bağlantı eksikliği var. 2006 tarihli tesev araştırmasına göre cevap verenlerin yüzde 64’ü son yıllarda başörtüsü kullanımının arttığı görüşünde, fakat tesev’e göre gerçekte başörtüsü kullanımı 1999-2006 yılları arasında azaldı. algıyla gerçeklik arasındaki mesafenin nedeni başörtülü kadınların artık kamusal alanlarda daha fazla yer alması olabilir.
başörtüsü meselesi, başbakan tayyip erdoğan ve akp liderlerinin başörtülü eşlerinin resmi devlet törenlerine veya etkinliklerine katılıp katılmaması tartışmasıyla daha da boyutlanıyor. laiklerin abdullah gül’ün cumhurbaşkanlığına itiraz etmesinin en önemli nedenlerinden biri bayan gül’ün başörtüsüydü. bu yüzden gül’ün cumhurbaşkanlığı akp hükümeti ile laikler arasında daimi bir gerilim kaynağı özelliğini koruyacak gibi görünüyor.
2002’den sonraki ilk iktidar döneminde başörtüsü yasağına cepheden meydan okumayan akp, 2007 seçimindeki ezici zaferle birlikte bu konuda cesaret kazanmış göründü ve başörtülü kadınların üniversitelere girme yasağını kaldırma girişiminde bulundu.
imam hatip okulları tartışması
tartışmalı bir başka konu da imam hatip mezunlarına yönelik üniversiteye girişte kullanılan ve ayrımcılık yarattığı öne sürülen seçme sisteminin kaldırılmasının gerekip gerekmediği. 1997’de yök lise öğrencilerinin üniversite giriş sınavında kendi bölümleriyle ilgili bir programa başvurmaları halinde daha yüksek puan almaları kararı aldı. bu imam hatip mezunlarının ancak dini eğitim veren fakültelere başvurmaları halinde yüksek puan alabilmeleri anlamına geliyordu. yani dini eğitim vermeyen fakültelere girebilmeleri için diğer okullardan mezun olan öğrencilerden daha yüksek puan almak zorundaydılar. imam hatip mezunlarının 1990’larda üniversitelerin yönetim ve hukuk gibi alanlarına daha fazla sayılarda girmeye başlamalarıyla, imam hatip okulları meselesi erbakan hükümeti ve ordu arasında sürtüşme noktası haline geldi. imam hatip mezunlarının dini eğitim vermeyen fakültelere girmesine yönelik sınırlamalar, laiklerin okulların mesleki okullar olmaktan çıkıp, din adamı eğiten okullar haline gelmesi ve milli eğitim sistemine bir alternatif olması korkusunu yansıtıyordu. ancak dindar türkler imam hatip okullarını öncelikle çocuklarının dini eğitim almasını sağlayacak okullar olarak görüyor, zorunlu mesleki eğitim veren okullar olarak değil.
akp hükümeti imam hatip mezunlarının örneğin mezun olmadan önce devlet okullarına transferine izin vererek bu fakültelere girişine imkân tanınmasının yollarını aradı. aralık 2005’te eğitim bakanlığı imam hatip öğrencilerinin uygunluk kurslarına giderek düz liselerden mezun olmalarına imkân veren bir düzenleme yayımladı. ancak yök karşı çıktı ve şubat 2006’da danıştay yürütmenin durdurulması yönünde nihai karar aldı. laikler sorunu islamcıların devlet bürokrasisinin içine işlemesi olarak ifade ederken, akp taraftarları bunu imam hatip mezunlarına yönelik ayrımcılığı kaldırma çabası olarak tanımlıyor. ikincisi toplumdaki yaygın kanıyı işaret ediyor gibi görünüyor. zira 2006 tesev araştırmasına göre, katılımcıların yüzde 82’si imam hatip mezunlarına üniversiteye girişte alan açılması gerektiğine inanıyor.
yahudi cemaati tedirgin görünüyor
gayrımüslim azınlıklar (başta rum, ermeni ve yahudi cemaatleri) akp iktidarını karışık duygularla izliyor. bir yandan söz konusu cemaatlerin bazı üyeleri laiklerin akp’nin uzun dönemde amacının bir tür islami devlet kurmak olduğuna dair korkusunu paylaşıyor. ancak kemalist devlet de diğer dinlere karşı en az islam kadar kısıtlayıcı davransa da, bazı gayrımüslimler daha islami bir devlettense laik bir devlette yaşamanın daha iyi olduğuna inanıyor.
göründüğü kadarıyla, akp’nin dini yönelimine ve toplumun islamileştirilmesine dair kaygılar en çok yahudi cemaatinde varlığını hissettiriyor. bu anti-semitizm’in islamcı bir tema olarak görülmesinden kaynaklanıyor olabilir. 2006’daki bir araştırmaya göre türkiyeli yahudiler ülkede anti-semitizm konusunda çok verimli bir zemin olmadığına, bunun dışarıdan ithal edildiğine inanıyor. ancak yahudi prototipleri yaygın. 2006’daki tesev raporuna katılanların yüzde 55’i dünya ekonomisini yahudilerin yönettiğini, yüzde 53’ü de ülkedeki nüfuzlu çevrelerin yahudilerin çıkarlarına hizmet ettiğini düşündüğünü söylüyordu.
islamcılar anti-semitizm’i yaymak için iki noktaya dayanıyor: israil-filistin ihtilafı -ve anti siyonizm’in anti-semitizmle birleştirilmesi- ve radikal islam’ın yükselişiyle bağlantılı dini temalar. islamcılığa yönelik güvensizliği nedeniyle yahudi cemaati 2007 seçiminde, giderek batı karşıtı bir tutum almasına ve azınlık hakları konusunda sicili hiç parlak olmamasına rağmen chp’yi desteklemiş görünüyor.
anti-semitizm islamcılarla sınırlı değil; ultramilliyetçi çevrelerde de aynı ölçüde yaygın. son dönemde türkiye’deki ‘gizli yahudileri’ ifşa ettiğini öne süren kitaplar satış rekorları kırıyor. bu kitaplardan biri, erdoğan’la eşini de gizli yahudiler olarak mossad’la laik türkiye’yi yıkma komploları yapmakla suçluyor.
akp’nin dine toplumda alan açma niyeti, gayrimüslim cemaatlerin daha özgür hareket etme yeteneğini artırabilir. sözgelimi ilk akp hükümetinin önerdiği ve chp’nin şiddetle karşı çıktığı azınlık vakıfları yasası, bu konudaki katı kısıtlamaların gevşetilmesini ve devlet tarafından el konulan vakıf mülklerinin geri verilmesini öngörüyordu. dini eğitim üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması da hıristiyan tarikatlarının avantajına olabilir.
haftalık ermeni gazetesi agos da temmuz 2007 seçiminden önce türkiye’deki 70 bin ermeni’nin yaklaşık yüzde 60’ının akp’ye oy vereceği tahmininde bulunuyordu. 2 bin kişilik rum cemaatinde de benzer bir eğilim gözleniyordu.
dtp davası akp için bir ikilem
akp ayrıca kürtler arasında da önemli gedikler açtı. 22 temmuz seçimlerinde akp, geleneksel olarak kürt yanlısı partilere oy veren doğu ve güneydoğu kentlerindeki oy oranını ikiye katladı (2002’de yüzde 27,29 iken 2007’te yüzde 54 oldu). akp’nin bu başarısının bir nedeni kürt sorununa daha açık ve hoşgörülü bir yaklaşım tarzı benimsemesi olarak görünüyor. ama dini grupların, özellikle nakşibendi sufi tarikatının etkisi de bunda bir rol oynamışa benziyor. kürt bölgesinde en iyi örgütlenmiş islami grup olan nakşibendi, kürtlerin baskın olduğu demokratik toplum partisi’ni (dtp) çok sert biçimde eleştirdi ve onun eleştirisi bazı gözlemcilere göre parti tabanında bir etki yarattı. dtp’nin tarikatların kürt bölgesinde etkisinin son yıllarda azaldığı yönündeki iddialarının aksine, etkileri kürtler arasında artmış görünüyor.
aynı zamanda dtp, meclisteki temsilcilerinin pkk terörünü kınamaması ve partinin pkk’yla bağları olduğu iddiaları nedeniyle de yoğun eleştirilerin hedefi oldu. 2007 sonbaharında başsavcılık anayasa mahkemesi’nden pkk’ya eğilimi ve türkiye’deki kürt bölgelerinde özerkliği desteklediği gerekçesiyle dtp’nin kapatılması talebinde bulundu. bu talep akp açısından bir ikilemi de ortaya koydu: erdoğan hükümeti pkk’nın terörist saldırılarını artırdığı bir dönemde terör konusunda yumuşak davranıyormuş izlenimi vermek istemiyor, ama aynı zamanda kemalistlerin akp’nin kapatılmasını meşrulaştırmak üzere kullanabileceği bir emsal teşkil edebileceği endişesiyle parti kapatmalarını desteklemek konusunda tereddütlü davranıyor.
ordunun imam hatiplere bakışı net
kemalizmin başlıca müritleri ve savunucuları konumundaki orduyla islamcı köklere sahip bir parti olan akp, türk demokrasisinin sunduğu çerçeve dahilinde bir arada var oluyorlar, fakat iki tarafın stratejik hedefleri arasında alttan alta bir gerilim yaşanıyor: ordu kemalist devletin din konusunda tayin ettiği sınırları aynen korumaya ve akp’yi veya benzeri bir partiyi laik devleti ve ordunun onun içindeki rolünü zayıflatmaktan alıkoyacak yapısal engeller yaratmaya çalışıyor. akp’yse ordunun siyasi nüfuzunu azaltmaya ve islam’a kamusal alanda daha fazla yer açmaya gayret ediyor.
kasım 2002’deki akp zaferinin ardından genelkurmay başkanı general hilmi özkök, akp hükümetiyle barış içinde bir arada yaşama zemini oluşturmaya çalıştı. özkök geçmişteki askeri müdahalelerin yararını sorgularken, halkın kararına güven beyan etti ve orduyu gündelik politikadan uzak tutmak için elinden geleni yaptı. ordu, laikliğin altını oyma girişimleri olarak gördüğü durumlarla yüz yüze gelince bu uzlaşmacı konumdan ayrıldı. imam hatip tartışmasında tavrını belli ederek, imam hatip mezunlarına dini olmayan üniversite bölümlerine eşit koşullarda girme imkânı verilmesinin cumhuriyetin laik ilkelerini ihlal ettiğini savundu.
ordu bilhassa kendi iç uyumuyla ilgili meselelere karşı duyarlı. yüksek askeri şûra islami eğilimleri olduğundan kuşkulanılan personeli sürekli ihraç ediyor. üst düzey akp yetkilileri de sık sık ihraç edilen subayların mahkemelere başvurabilmesi için yasal değişikliğe gitme söz veriyor ve erdoğan ihraç kararlarına şerh koyuyor.
diğer yandan ordu türkiye’nin anayasal çerçevesini ab standartlarına uyumlu hale getirmek amacıyla asker-sivil ilişkilerine dair yapılan değişikliklere (sözgelimi mgk’nın idare yetkilerinden arındırılıp danışma kurumuna dönüştürülmesi ve sivillerin çoğunluğu) direnmedi.
gerilim büyükanıt’la tırmandı
orduyla akp arasındaki ilişkiler özkök’ün yerini, güçlü bir laik olan eski kara kuvvetleri komutanı general yaşar büyükanıt’ın almasından bu yana daha gergin hale geldi. islamcı grupların başını çektiği büyükanıt’ın atanmasını engelleme çabası başarılı olmadı. bu amaçla yürütülen kampanyada öne sürülen iddialar arasında büyükanıt’ın büyükbabasının yahudi olduğu ve ‘gerçek’ bir türk olmadığı da vardı. van başsavcısının büyükanıt hakkında, şemdinli’de bir kitapçıya düzenlenen bombalı saldırıyla (saldırıdan iki astsubay sorumlu tutuluyordu) ilgili açılan davayı etkilemeye çalıştığı gerekçesiyle (büyükanıt saldırıdan sorumlu tutulan subaylardan biri için ‘iyi çocuk’ demişti) dava açma girişimi az kalsın bir krizin patlak vermesine yol açacaktı. ordu başsavcının ‘yetkisini aştığını’ ve silahlı kuvvetlere saldırdığını, suçlamaların hukuki temelden yoksun olduğunu iddia etti. neticede adalet bakanlığı soruşturması, büyükanıt’a dava açılmasına mahal olmadığı sonucuna vardı.
laikler ve ordu büyükanıt’a yönelik kampanyayı akp ve islamcı sektörler tarafından orduyu zayıflatmak için yürütülen bir planın parçası olarak algıladı. (chp ‘orduya karşı bir darbeden’ dem vurdu.) van başsavcısı ferhat sarıkaya’nın van yüzüncü yıl üniversitesi rektörü hakkında da yolsuzluk gerekçesiyle dava açmış olması, bu kesimlerin söz konusu kuşkularını daha da kuvvetlendirdi. (laiklere göre rektöre açılan davanın arkasında, üniversitedeki islamcı faaliyetleri engelleme girişimi yatıyordu.) akp hükümetinin büyükanıt olayındaki rolüyse lastikliydi. başbakan tartışmayı sona erdirmenin bir yolu olarak büyükanıt’ın meclis tarafından onaylanma sürecini hızlandırdı, fakat yandaşlarını büyükanıt karşıtı kampanyaya katılmaktan alıkoymadı (ya da alıkoyamadı).
akp’yle ordu arasındaki gerilim büyükanıt’ın genelkurmay başkanı seçilmesiyle tırmandı. büyükanıt istanbul harp akademisi’nde eylül 2006’da yaptığı konuşmada islami köktencilik tehdidine dikkat çekti. ekim 2006’da da kara kuvvetleri komutanı general ilker başbuğ ankara harp akademisi’ndeki konuşmasında ‘gerici (islamcı) tehdidin alarm verici boyutlara ulaştığını’ söyledi, islamcıları laikliği ‘sabırla ve sistematik şekilde’ aşındırmakla suçladı ve ordunun bu konuda sesini yükseltme hakkını savundu.
gül önemli bir siyasi geleneği kırdı
akp’nin gül’ü cumhurbaşkanlığına aday göstermesi gerilimi doruğa çıkardı. bu adaylık türkiye’nin büyük kentlerinde kitlesel gösterileri ve büyükanıt’ın genelkurmay başkanlığı’nın sitesinde yayımladığı ‘geceyarısı bildirisini’ tetikledi. bildiride ordunun ‘laikliğin kesin savunucusu’ olduğu ve ‘gerektiğinde yaklaşımını ve tavrını açık ve somut bir biçimde ortaya koyacağı’ ilan ediliyordu. birçok türk bildiriyi üstü örtülü bir darbe tehdidi olarak yorumladı. genelkurmay bildirisi ve ardından anayasa mahkemesi’nin tartışmalı ‘367’ kararının ardından meclis cumhurbaşkanı seçemeyince akp 22 temmuz’da erken seçime gitmeye karar verdi.
gül’ün en nihayetinde 28 ağustos’ta cumhurbaşkanı seçilmesi, önemli bir siyasi dönüm noktasını temsil ediyor. türkiye cumhuriyeti tarihinde ilk defa laik olmayan bir isim cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyor. bu da önemli bir siyasi geleneğin kırılması anlamına geliyor. bununla birlikte gül’ün seçilmesi akp’yle ordu arasındaki gerilimleri sona erdirmesi mümkün görünmüyor. ordu gül’ün seçilmesiyle ilgili derin kuşkular besliyor ve rahatsızlığını ifade etmeyi sürdürüyor (sözgelimi ordu liderliği gül’ün yıllık resepsiyonunu ve yemin törenini boykot etti). rahatsızlığın bu aleni sergilenişleri muhtemelen devam edecek. ancak akp’nin 2007’deki ezici seçim zaferi ordunun hükümete karşı, türkiye’nin laik düzenini açıkça tehdit eden adımlar atmadıkça, doğrudan müdahaleye girişmek konusunda temkinli davranmasına yol açacak.
ab’ye üyelik müzakereleri durabilir
erdoğan’ın ikinci başbakanlık döneminin başında akp’nin yüz yüze olduğu asıl tehdit ordunun doğrudan müdahalesi değil, yargının partinin kapatılmasına karar vermesi. 14 mart’ta yargıtay başsavcısı abdurrahman yalçınkaya, anayasa mahkemesi’ne 162 sayfalık bir iddianame göndererek akp’nin kapatılmasını istedi. iddianame akp’yi ve liderlerini türk anayasası’nın ikinci maddesinde ifade edilen laiklik ilkesini ihlal etmekle suçluyordu. gül, erdoğan ve diğer akp yetkililerinin konuşmalarını ve açıklamalarını da buna kanıt olarak gösterdi.
anayasa mahkemesi türkiye’deki en yüksek yargı otoritesi. cumhurbaşkanının atadığı 11 üyeden oluşuyor ve laikliğin kalesi olarak biliniyor. mahkeme yalçınkaya’nın iddianamesini oybirliğiyle görüşme kararı verdi. iddianame, ülkenin siyasi geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek ülke içi bir krizin kapısını açmış durumda. mahkeme iddianameyi haklı bulursa, sadece akp’nin kapatılması değil, cumhurbaşkanı gül ve başbakan erdoğan’ın 70 akp üyesiyle birlikte beş yıllığına siyasetten men edilmesi ihtimali gündeme gelecek.
ancak akp’nin kapatılması, muhtemelen partiyi siyasi bir güç olarak ortadan kaldırmayacak. 22 temmuz seçimi sonuçlarının da altını çizdiği üzere, akp ülke çapında güçlü bir halk desteğine sahip. kapatılması halinde parti büyük ihtimalle başka bir isimle tekrar ortaya çıkacak. bununla birlikte akp’nin kapatılması türkiye içinde laik-dindar bölünmesini keskinleştirecek ve bazı dindar türklerin siyasi sisteme inancını kaybetmesi sonucunu doğurabilecek.
türkiye’nin zaten ciddi engellerle yüz yüze olan ab üyeliği umutları da daha çok zarar görecek. birçok ab üyesi akp’nin kapatılmasını üyelik müzakerelerinin yavaşlatılması (hatta askıya alınması) için gerekçe olarak kullanacak. sonunda akp kapatılmasa bile aylar boyunca siyasi varlığını savunmak ve hayatta kalmak için mücadele etmekle meşgul edilmiş olacak. bunun sonucunda da ülke içi reformun arkasındaki (ekim 2005’den beri zaten yavaşlama halindeki) dinamik, muhtemelen iyice cansızlaşacak ve bu da türkiye’nin ab ile ilişkilerindeki gerilimleri artıracak.
akp batı’yla ilişkileri sürdürmekte kararlı görünse de, ab içinde türkiye’ye muhalefet artıyor. parti, ‘stratejik derinlik’ doktrini altında doğu’yla ilişkileri de artırdı
akp’nin evrimi dış politikasında da yansımalarını buluyor. batı’yla ilişkileri reddeden ve batı karşıtı bir program takip eden milli selamet partisi ve refah’ın aksine akp, türkiye’nin batı yönelimini sürdürdü ve batı’yla güçlü bağlar kurdu. ab üyeliğini dış politikasının köşetaşlarından biri haline getirdi. akp türkiye’nin diğer bölgelerdeki, bilhassa ortadoğu, orta asya, kafkaslar ve balkanlar’daki ilişkilerini de genişletip derinleştirmeye çalıştı. batı dışındaki bölgelerle ilişkilerin derinleştirilmesi süreci akp’den önce başlamıştı. sözgelimi turgut özal döneminde türkiye orta asya’yla daha yakın bağlar için çabaladı. fakat türkiye’nin güçlü tarihsel ve kültürel bağları olan bölgelerle ilişkilerini güçlendirmesi çabaları akp döneminde hız kazandı ve bu politikayı erdoğan’ın dış politika baş danışmanı ahmet davutoğlu’nun mimarı olduğu ‘stratejik derinlik’ stratejisi büyük oranda şekillendirdi. bu doktrinin odağında, bir ülkenin uluslararası ilişkilerdeki değerinin jeostratejik konumuna bağlı olduğu fikri var. türkiye, stratejik konumu ve boğazlar üzerindeki kontrolü nedeniyle böyle bir role özellikle uygun görülüyor.
stratejik derinlik doktrini, türkiye’nin osmanlı geçmişinden kalma tarihsel ve kültürel bağlarına vurgu yapıyor. bu bağlar, türkiye’yi bölgesel bir güç kılabilecek önemli birer imkân addediliyor. doktrin ayrıca türkiye’nin çeşitli ittifaklar kurarak batı’yla ilişkilerini dengelemesi, böylece hem bölgesel hem de küresel olarak hareket özgürlüğünü ve gücünü artırması gerektiğini öne sürüyor.
stratejik derinlik, türkiye’de osmanlı mirasına dair süregiden ve son yıllarda gözle görülür bir biçimde tekrar gündeme gelen daha geniş çaplı bir tartışmanın parçası. kemalistler on yıllar boyu osmanlı imparatorluğu’nun rolünü kötüledi ve türkiye’nin modernleşmesinin önünde bir engel olarak gördü, fakat birçok türk son dönemde osmanlı’ya dair daha nüanslı ve olumlu bir bakış geliştirmeye başladı. gerçekten de davutoğlu gibi birçokları osmanlı mirasını, türkiye’nin daha aktif bir bölgesel ve küresel rol oynamasını sağlayabilecek müspet bir unsur olarak görüyor.
ab’deki muhalefet dini ve kültürel
türkiye’yle ab arasındaki ilişkiler, üyelik müzakerelerinin başladığı ekim 2005’ten bu yana giderek soğuyor. bu soğumadaki birinci faktör, türkiye’deki reform sürecinin yavaşlaması. iktidarının ilk dönemlerinde reform sürecine yüksek öncelik tanıyan akp’nin bazı kesimlerinde ab’yle ilgili rahatsızlık baş göstermiş durumda. bilhassa avrupa insan hakları mahkemesi’nin haziran 2004’te başörtüsü yasağı lehinde verdiği karar birçok akp üyesini şoka uğrattı ve ab yönelimli politikanın sağlayacağı yararlara dair soru işaretleri yarattı.
aynı zamanda ab içinde de genişlemenin sürmesine (özellikle de türkiye’nin üyeliğine) yönelik kamuoyu desteği de mayıs-haziran 2005’te fransa ve hollanda’daki referandumlardan bu yana önemli ölçüde azalmış durumda. avrupa komisyonu türkiye’yle müzakerelerin devamını desteklese de, başta fransa ve almanya olmak üzere, türkiye’nin üyeliğine muhalefet çoğalıyor.
dahası türkiye ab’nin talep ettiği reformları yerine getirdiğinde bile üyeliğine karşı muhalefet gücünü koruyor. muhalefet büyük ölçüde dini ve kültürel nedenlere dayalı gibi görünüyor. ayrıca büyük müslüman göçmen akınının toplumsal istikrara etkilerine dair artan kamuoyu endişelerini de yansıtıyor.
avrupa’nın türkiye’nin üyeliğine olumsuz yaklaşımına türkiye’nin ab’den duyduğu düş kırıklığının giderek artışı eşlik ediyor. son yıllarda türkiye kamuoyunun ab üyeliğine desteği gözle görülür biçimde azaldı. 2004’te yüzde 73 olan destek oranı 2006’da yüzde 54’e, 2007’de yüzde 40’a geriledi.
bu sorunlara rağmen tayyip erdoğan hükümeti ab üyeliği hedefini koruyor. temmuz 2007 seçiminden önce erdoğan, ab’yle ilişkileri tekrar rayına koymak için yeniden çaba gösterileceği sözü verdi. fakat üyelik sürecini tekrar hal yoluna koymak bir dizi nedenden dolayı kolay olmayabilir.
birincisi fransa’da nicolas sarkozy’nin cumhurbaşkanı seçilmesi türkiye’nin ab üyeliği umutlarına yeni bir engel çıkardı. eski cumhurbaşkanı jacques chirac’ın aksine sarkozy türkiye’nin üyeliğine karşı. bunun yerine türkiye’ye ‘akdeniz birliği’nde önemli bir rol verilmesini savunuyor. ancak ab üyeliği ihtimalini ortadan kaldıran bu fikir ankara’dan pek rağbet görmüyor. ayrıca erdoğan’ın ülke içindeki gündemi ab’nin gündemiyle çarpışabilir. erdoğan’ın en büyük önceliği, 1982 anayasası’nın yerine yeni bir anayasa koymak için onay almak. bu çaba muhtemelen ikinci başbakanlığının ilk dönemlerinde zamanının ve enerjisinin büyük kısmını alacak. ab’nin 301. maddenin kaldırılması gibi diğer talepleriyse, erdoğan’ın yeni anayasaya odaklanması nedeniyle ileri bir tarihe atılacak.
pkk muhtemelen yeniden saldıracak
kürt meselesi de türkiye’nin ab sürecini karmaşıklaştırabilir. erdoğan’ın washington’dan son dönemde aldığı destek pkk sorununu idare etmesini kolaylaştırsa da, kışın sona ermesiyle beraber pkk muhtemelen saldırılarını tekrar başlatacak. süregiden pkk tehdidi erdoğan hükümetinin dikkatini reform gündeminden uzaklaştırmasına ve böylelikle ab’yle gerilimlerin yaşanmasına yol açabilir.
ordu üzerinde sivil kontrol bir başka engel. son on yılda, özellikle de akp döneminde hayata geçirilen demokratik reformlar, ordunun siyaset üzerindeki gücünü azaltsa da, ab üyelik için ordu üzerindeki sivil kontrolün daha da güçlendirilmesi gerektiğinde ısrarlı. ancak türk ordusu kendisini laikliğin mutlak muhafızı olarak görüyor ve türkiye’nin güvenliğine iç ve dış tehditlerin çoğaldığını düşündüğü bir dönemde siyasi rolünün daha da zayıflatılmasını kabul etmek konusunda isteksiz.
son olarak kıbrıs türkiye’nin üyeliği önünde potansiyel bir engel olmayı sürdürüyor. kıbrıs’ta bir çözüm, üyelik koşulu sayılan kopenhag kriterleri’nin bir parçası değil, fakat birçok ab üyesi sorun çözümsüz kaldığı sürece türkiye’yi kabul etmek konusunda kararsız. son dönemde adada çözüm umutlarını tekrar yeşerten gelişmeler yaşanıyor. kıbrıs ihtilafının çözülmesi türkiye’nin ab üyeliği önündeki önemli bir dolaylı engeli kaldırmakla kalmayıp, yunan-türk ilişkilerinin iyileşmesi açısından yeni bir ivme de kazandırabilir. yunanistan’la ilişkiler türkiye’nin avrupa ufkundaki pek az parlak noktadan biri. erdoğan hükümeti 1999’dan beri güdülen yakınlaşma politikasını sürdürüyor. türk-yunan ilişkileri, 1930’lardaki atatürk-venizelos döneminden sonraki en iyi günlerini yaşıyor. iki ülke arasındaki ticaret ve turizm, yanı sıra enerji alanındaki işbirliği gözle görülür biçimde arttı.
bu artan işbirliği türk-yunan ilişkilerine önemli bir yeni dinamik ve bir istikrar unsuru katıyor. aynı zamanda kıbrıs meselesinin, türk-yunan ikili ilişkisinden ayrı tutulmasına da hizmet ediyor. sonuç olarak, kıbrıs nedeniyle bir türk-yunan çatışması tehlikesi önemli ölçüde azalmış durumda.
abd’yle kırılma noktası körfez savaşı
türkiye’nin abd’yle ilişkilerinde ciddi gerilimler yaşandı. halihazırda abd-türkiye ilişkilerindeki çoğu sorunun kökeni 1991 körfez savaşı’na dayanıyor. türklerin çoğu için körfez savaşı, ‘sorunun başladığı nokta.’ savaş, türkiye’nin güney sınırında avrupa koruması altında fiili bir kürt varlığı yarattı ve türkiye’nin burada günün birinde kürt devletinin kurulabileceğine yönelik endişelerini şiddetlendirdi.
ırak’ın abd öncülüğünde işgali, ankara ve washington arasındaki sorunları derinleştirdi. türk liderliği güney sınırında istikrarsızlığı artıracağı ve kürtlerle sorununu ağırlaştıracağı gerekçesiyle işgale şiddetle karşı çıktı. işgalin ardından türkler en kötü korkularının gerçek olduğunu gördüler. ırak büyüyen mezhep çatışmalarıyla enkaza dönüştü, iran’ın hem bölgedeki hem de ırak’taki nüfuzu arttı. türkiye açısından daha da önemlisi işgal, türkiye’nin kendi kürt nüfusu arasında ayrılıkçı baskıları tahrik edecek şekilde ırak-türkiye sınırında bağımsız bir kürt devletinin kurulması ihtimalini güçlendirdi.
söz konusu korkular, pkk’nın kuzey ırak’taki üslerinden başlattığı yeni terörist saldırı dalgasıyla pekişti. ankara pkk tehdidini ortadan kaldırma amacıyla defaaten abd’den yardım istedi. abd son ana kadar pkk’ya karşı askeri bir eyleme geçmekte ya da ülkenin geri kalanına göre nispeten istikrarlı kuzey ırak’ı istikrarsızlaştırabileceği ve ırak savaşında yeni bir cephe açabileceği gerekçesiyle pkk’ya karşı tek taraflı askeri operasyon gerçekleştirmeleri için türklere yeşil ışık yakmakta isteksiz davrandı.
abd’nin pkk’ya karşı askeri eyleme girişmekte başlangıçtaki isteksizliği, türkiye’yle ilişkilerde ciddi bir gerilimin fitilini ateşledi ve türkiye’de 2004’ten bu yana amerikan karşıtlığının çarpıcı bir biçimde artmasına katkıda bulundu. avrupalılar arasında, başkan george w. bush’un uluslararası politikalarına en düşük seviyede onay verenler türkler oldu (yüzde 7 onaylıyor, yüzde 81 onaylamıyordu). abd liderliğine karşı en güçlü olumsuz hissiyat da türkiye’den çıktı. 2006’da araştırmaya katılanların yüzde 56’sı abd liderliğin-
den ‘hoşlanmadığını’ ifade etti.
ancak erdoğan’ın kasım 2007’deki washington ziyaretinden beri ilişkiler düzelmeye başladı. ziyaret sırasında başkan bush, türkiye’ye pkk’ya karşı ‘operasyon için gerekli istihbaratın’ sağlanmasını kabul etti ve erdoğan’a kuzey ırak’taki pkk kamplarına yönelik sınırlı operasyonlar için desteğini vermiş göründü. türkiye pkk’ya karşı -abd istihbaratının yardımıyla gerçekleştirildiği söylenen- birkaç sınır ötesi saldırı düzenledi, ancak, 1990’ların başında yürütülenlere benzer ölçekte büyük askeri saldırılardan kaçındı.
ilişkilerin gelecekteki seyri, ağırlıklı olarak abd’nin pkk’ya karşı türkiye’ye verdiği desteğin yapısına bağlı olacak. türkiye için, pkk sorunu abd-türkiye güvenlik ortaklığı açısından turnusol kâğıdı niteliğinde. abd, pkk tehdidinin ortadan kaldırılması ya da en azından önemli ölçüde azaltılması konusunda türkiye’ye yardım etmeye devam ederse, abd-türkiye ilişkileri yeniden olumlu bir ivme kazanabilir. bununla birlikte pkk’ya karşı abd işbirliği sadece gecici olursa ve gevşemeye başlarsa, ilişkiler bozulabilir ve zaten çatışmalarla kasıp kavrulan bölgede daha büyük istikrarsızlığa neden olabilir.
ayrıca, ortadoğu’da demokrasinin yayılması konusunda da farklılıklar ortaya çıktı. erdoğan hükümeti, bölgede daha fazla şeffaflığın ve demokrasinin güçlü bir savunucusu olsa da, türk yetkililer, özellikle de ordu, abd’nin türkiye’yi ortadoğu’daki müslüman ülkeler için ‘model’ olarak tasvir etme girişiminden rahatsız. ordu ve laik siyasi kurumlar, ortadoğu’ya vurgu yapılmasının türkiye’nin batılı kimliğini zayıflatabileceğinden ve islam’ın toplumdaki gücünü artırabileceğinden korkuyor.
türk yetkililer, türkiye’nin demokrasi yolunun, ortadoğu’daki herhangi bir ülkeye aynı biçimde uygulanabilecek bir model olmadığında ısrarcı. türkiye’nin yörüngesinin, diğer müslüman toplumlar için ‘ilham’ ya da referans teşkil edebileceğini söyleseler de ortadoğu’daki müslüman ülkelerin ‘sorunlarını çözmek için kendi çözümlerini bulmaları’ gerektiğini ve çözümlerin dışarından dayatılamayacağını vurguluyorlar.
soykırım tasarısı ihtilaf yaratacak
ermeni soykırımı meselesi de ayrıca ankara ve washington arasında huzursuzluk kaynağı oldu. ermeniler ve abd’deki destekçileri dönem dönem kongre’ye 1915-1916’da ermeni halkının başına gelen trajedinin türklerin tanımlamayı reddettiği biçimde ‘soykırım’ olarak niteleyen bir tasarı sunuyor. 2007 sonbaharında bush yönetimi, tasarının oylamaya sunulmasını önleyerek, ankara’yla ciddi bir krizin eşiğinden güç bela döndü. ancak ermeni soykırımı meselesi, hiçbir şekilde ortadan kalkmış değil. tasarının, bu kadar mesafe katetmesinden dolayı cesaretlenen destekçilerinin yasalaşmasını sağlamak için çabalarını yoğunlaştırması muhtemel. bu nedenle, bu mesele, abd-türkiye ilişkilerinde potansiyel ihtilaf kaynağı olarak yine ortaya çıkabilir.
soğuk savaş süresince moskova’yla ilişkiler, moskova’nın gücünü ve nüfuzunu akdeniz ve ortadoğu’ya yayma çabaları ve pkk’ya gizli desteği nedeniyle gerilimliydi. ama, soğuk savaş döneminin sona ermesinden beri, türkiye-rusya ilişkileri, özellikle ekonomi alanında gözle görülür biçimde düzeldi. rusya türkiye’nin ikinci büyük ticaret ortağı ve en büyük doğalgaz tedarikçisi. türk ekonomisine önemli ölçüde katkı sunan faal bir bavul ticareti de ortaya çıktı.
türk-rus stratejik ortaklığı zor
enerji, türkiye ve rusya arasında yakın ilişkilerin önemli bir itici gücü oldu. türkiye doğalgazının yüzde 65’ini, petrolünün yüzde 20’sini rusya’dan alıyor. şu anki eğilimler devam ederse, türk yetkililer gelecek yıllarda bu oranın yüzde 80’e yükselebileceğini öne sürüyor. özellikle enerji, turizm ve telekomünikasyon sektörlerinden olmak üzere türkiye’deki rus yatırımı da son yıllarda gözle görülür bir biçimde büyüdü.
moskova’yla ilişkilerdeki gelişme, akp iktidara gelmeden önce başladı. ancak, erdoğan hükümeti döneminde hızlandı. aralık 2004’te vladimir putin, 32 yıl sonra türkiye’yi ziyaret eden ilk rus devlet başkanı oldu. bu ziyaret, geniş bir yelpazedeki ortak çıkarlara, karşılıklı güvene ve iki ülke arasında son yıllarda gelişen inanca atıf yapan ‘derinleşen dostluk ve çok boyutlu ortaklık’ ortak deklerasyonuyla taçlandırıldı. o zamandan bu yana, ankara ve moskova arasında üst düzey siyasi ve askeri anlaşmalar yoğunlaşmış durumda.
ancak yakın gelecekte türkiye ve rusya arasında ciddi bir stratejik ortaklığın ortaya çıkması büyük ölçüde ihtimal dışı görünüyor. iki ülke, rusya’nın güçlü çıkarlarının ve neo-emperyalist amaçlarının bulunduğu orta asya ve kafkasya bölgesinde sözünü geçirme konusunda birbirlerine rakip konumda. dahası, rusya’yla stratejik bir ortaklık türkiye’nin ticaretinin yüzde 50’sinden fazlası anlamına gelen avrupa’yla ve son dönemdeki farklılıklara rağmen türkiye’nin en önemli müttefiki ve güvenlik ortağı olmayı sürdüren abd’yle ilişkilerinin seviyesini düşürmesini gerektirir.
akp iktidarı altında türkiye’nin ortadoğu politikası yeni bir dinamizme tanıklık etti. on yıllardır süren pasiflik ve ihmalden sonra türkiye bölgede önemli bir diplomatik aktör olarak ortaya çıkmaya başladı. ankara, 1970’lerde ve 1980’lerde gergin ilişkiler içinde olduğu iran ve suriye’yle yakın ilişkiler tesis etti. aynı zamanda arap-israil çatışmasında daha açık bir filistin yanlısı eğilim benimsedi, ama bu israil’le geleneksel ilişkileri üzerinde baskı yarattı.
ortadoğu’daki bu yeni eylemcilik, 1950’lerdeki kısa bir dönem haricinde ortadoğu meselelerine derin bir biçimde müdahil olmaya ihtiyatlı ve mesafeli olagelmiş son dönem türk dış politikasından önemli bir ayrılmayı temsil ediyor. bununla birlikte 1990-1991 körfez savaşı’ndan beri ankara ortadoğu krizlerine giderek daha fazla çekildi. örneğin, körfez savaşı’ndan sonra yüzbinlerce ıraklı kürt mülteciye ve kuzey ırak’ta uçuşa yasak bölgeleri güçlendirmek için abd operasyonlarına ev sahipliği yaptı.
türkiye’nin ortadoğu’ya daha fazla odaklanması, batı’ya sırt çevirmesi anlamına gelmiyor. türkiye güçlü bir biçimde batılı kurumlara, özellikle nato’ya bağlı kalıyor. ortadoğu’ya daha fazla odaklanma, aynı zamanda bazı gözlemcilerin korktuğu üzere (akp içinde dış politika görüşleri dini motivasyonlara dayanan unsurlar şüphesiz yer alsa da) türk dış politikasının ‘islamileştirilmesi’nin bir yansıması da değil. daha doğrusu, öncelikle soğuk savaş’ın bitiminden beri türkiye’nin güvenlik çevresindeki yapısal değişimlere verilen bir yanıt. bugün türkiye çoğu güney periferisinde yer alan çok daha çeşitli güvenlik tehditleri ve güçlüklerle karşı karşıya. bu nedenle türkiye ortadoğu’ya dikkatini daha fazla vermek zorunda kaldı ve bölge sorunlarına daha fazla müdahil hale geldi.
bu yaz ve 2006 sonbaharında ankara’nın lübnan krizine tepkisi, türkiye’nin ortadoğu’da daha aktif bir rol oynamaya daha hazır oluşunun önemli bir örneğini sunuyor. erdoğan hükümetinin lübnan’a bm barışgücü askerlerine katılmak üzere bin asker gönderme kararı, türkiye’nin ortadoğu işlerine derinlikli bir biçimde müdahil olmaktan kaçınma yönündeki geleneksel politikasından önemli bir ayrılmanın işaretiydi ve ülke içinde tartışmaya yol açtı. birkaç yıl önce böyle bir eylem düşünülemezdi bile. karar cumhurbaşkanı sezer ve erdoğan arasında açık bir kırılmayı tetikledi. sezer, ‘başkalarının ulusal çıkarlarını korumanın türkiye’nin sorumluluğu olmadığını’ savunarak türk askerinin bm barışgücünde yer almasına karşı çıktı. buna karşılık erdoğan, türkiye’nin ‘sırf seyirci’ olmaya devam edemeyeceğinde ve ulusal çıkarları korumanın en iyi yolunun barışıkoruma sürecinde yer almak olacağında ısrar etti.
iran’la iyi ilişkileri akp başlatmadı
türkiye’nin ortadoğu’daki yeni eylemciliği, ankara’nın iran ve suriye’yle gelişen ilişkilerine de yansıdı. son yıllarda iran ve suriye’ye yönelik abd ve türk politikaları, artan bir biçimde farklılaştı. abd her iki ülkeyi tecrid etme yolları ararken, türkiye onlarla ilişkilerini yoğunlaştırdı. bu dostluklar akp’nin seçilmesinden önce başlamış olsa da akp iktidarı boyunca daha belirginleşti ve abd’yle gerilimleri alevlendirdi.
kürt sorunu, türkiye’nin her iki ülkeyle ilişkilerinin güçlenmesinde önemli bir unsur oldu. iran ve suriye kalabalık kürt azınlığa sahip ve türkiye’nin bağımsız bir kürt devletini önleme yönündeki çıkarını paylaşıyorlar. bu çıkar, iki ülkenin ankara’yla son dönemde daha yakın işbirliği yürütmesini teşvik edici önemli bir unsur.
enerji de türkiye’nin ikinci en büyük doğalgaz tedarikçisi iran’la yakınlaşmasında önemli bir faktör oldu. iran’la enerji alanında yakın işbirliği 1996’da erbakan hükümeti döneminde başlamış olsa da, erdoğan hükümeti sırasında yoğunlaştı. temmuz 2007’de türkiye ve iran, 30 milyar metreküp iran ve türkmen doğalgazının avrupa’ya sevkıyatı için bir mutabakat zaptı imzaladı. anlaşma, iran ve türkmen doğalgazının inşa edilecek iki ayrı boru hattıyla avrupa’ya sevkıyatını öngörüyor. ek olarak, devlet şirketi türk petrol iran’ın toplamda geri kazanılabilir 14 trilyon metreküp rezerve sahip olduğu tahmin edilen güney fars doğalgaz yataklarında üç ayrı kesimi geliştirmek için imtiyaz ruhsatı alacak.
abd, anlaşmayı şiddetle eleştirdi. washington, üçüncü ülkelerin iran’a yatırım yapmasına karşı ve türkmen doğalgazının iran’ı baypas edecek rotalarla sevkıyatını destekliyor. ancak erdoğan hükümeti, anlaşmayı sürdürmeye kararlı görünüyor. akp hükümetinin, türkiye’nin tek bir tedarikçiye fazla bağımlı hale gelmemesi için tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeye ihtiyacı var. dahası, anlaşmaya ülke içinde güçlü destek var ve anlaşma erdoğan hükümetinin türkiye’yi hazar enerjisinin avrupa’ya nakliyatı için merkez haline getirme stratejisinin bir parçası.
bununla birlikte iran’ın nükleer amaçları ankara’da endişe kaynağı. türkiye, nükleer bir iran’ın ortaya çıkmasını istemiyor. ankara’nın endişeleri, iran’dan gelecek doğrudan bir saldırı, iran’ın nükleer silah sahibi olmasının bölgesel askeri dengesi üzerindeki etkileri ve nükleer silahların yayılmasının tehlikelerinden duyulan korkularda pek fazla odaklanmıyor. türk yetkililer, nükleer silahlı bir iran’ın körfez’de istikrarsızlığa yol açabileceğinden ve türkiye’yi kendi güvenliğini korumak için karşı önlemler almak zorunda bırakabileceğinden korkuyor.
türkiye’nin suriye’yle ilişkileri de önemli ölçüde gelişti. iran’la olduğu gibi, gelişme akp’nin iktidara gelişinden önce başladı, ancak bundan sonra büyük ivme kazandı. iki ülke arasındaki yakınlaşma özellikle kürt milliyetçiliğinin yarattığı tehdide dair ortak endişe nedeniyle yoğunlaştı. türkiye gibi suriye de kürt azınlığı nedeniyle ülke içi bir sorunla karşı karşıya. baas liderliği, suriye’deki kürt nüfus arasında ekonomik ve siyasi baskıları uyaracak ve rejimin istikrarını tehdit edecek bir ortama yol açabilecek biçimde kuzey ırak’ta ekonomik olarak kuvvetli bir kürt devletinin ortaya çıkmasından endişe ediyor.
türkiye’nin israil’le ilişkileri de akp döneminde değişim geçirdi. erdoğan hükümeti seleflerinden daha aktif bir filistin yanlısı siyaset izledi. erdoğan israil’in batı şeria ve gazze’deki eylemlerini ‘devlet terörü’ diye niteleyerek, buralardaki politikalarının açık bir tenkitçisi oldu. erdoğan ayrıca hizbullah’ın sınır saldırısına karşılık israil’in lübnan’ı işgal etmesini de sertçe eleştirdi.
israil’le ilişkiler fazla etkilenmedi
erdoğan hükümeti aynı zamanda, hamas’la yakın ilişkiler kurmanın yollarını aradı. hamas’ın filistin topraklarında seçimi kazanmasından birkaç hafta sonra, şam’daki sertlik yanlısı siyasi lideri halid meşal başkanlığındaki bir heyet ankara’da ağırlandı. bu ziyaret, washington ve kudüs’e danışılmadan düzenlendi ve abd’yle israil’in hamas’ı, israil’in varolma hakkını tanımak dahil birkaç şartı kabul edene dek tecrid etme çabalarına doğrudan balta vurması yüzünden her iki başkentte de büyük tedirginliğe yol açtı.
bununla birlikte israil’e yönelik politika değişikliği büyük ölçüde bir ton ve tarz değişikliğiydi. erdoğan türk liderlerinin çoğundan daha açık bir biçimde israil politikasını eleştirse de bu ilişkilerinin çekirdeğini ciddi anlamda etkilemedi. savunma ve istihbarat alanlarındaki işbirliği yüzeyin altında sessizce devam etti ve ankara’nın söylemindeki daha keskin tondan çok az etkilendi.
son olarak, türkiye temel önemdeki arap ülkeleriyle ilişkileri geliştirmenin yollarını aradı. kral abdullah’ın ağustos 2006’da yaptığı türkiye ziyaretiyle ortaya çıktığı üzere (ki bu 40 yıldır yapılan bu türden ilk ziyaretti) suudi arabistan’la ilişkiler güçlendi. iki ülke de arap-israil barış sürecini canlandırmaya ve iran’ın artan gücünü frenlemeye çalıştı. bölgesel bir diğer güç olan mısır’la ilişkiler de güçlendi. türkiye ve sünni arap ülkeleri arasında artan bu işbirliği, türk liderliği cephesinde türkiye’nin güney sınırında istikrarın ortadoğu’daki komşularıyla daha fazla işbirliğine gitmesini ve bölgesel barış çabalarında elini taşın altına daha fazla sokmasını gerektirdiği yönünde artan kabulü temsil ediyor.
ancak türkiye’nin müslüman ülkelerle ilişkilerinin geniş ölçüde kuvvetlenmesinin önünde önemli kültürel ve tarihsel engeller de var. işaret edildiği üzere, türkiye’nin jeopolitik çıkarlarının iran’ın nükleer amaçları ve bölgesel hâkimiyet peşinde olması durumuyla bağdaşması hayli zor. dahası, araplar yüzyıllar boyu süren osmanlı imparatorluğu düzenini unutmuş değilken ve türkiye’nin ortadoğu’daki amaçları konusunda ihtiyatlı davranma eğilimindeyken, türkler de arapları küçümseme eğiliminde. türkiye’nin israil’le güçlü ilişkileri de ortadoğu’daki arap ülkeleriyle ilişkilerin daha kapsamlı olarak gelişmesinin önünde engel teşkil ediyor.
abd ne yapmalı?
türkiye’de akp’nin ve siyasal islam’ın yükselişinin abd politikası açısından birkaç temel etkisi oldu. ilki, türkiye’de siyasal islam’ın tabiatıyla alakalı. türk islam’ı, ortadoğu’nun başka herhangi bir yerindeki islam’dan daha ılımlı ve çoğulcu. türkiye, islam ve batılılaşmayı kaynaştırma yollarının arandığı osmanlı’nın son dönemine kadar dayanan uzun bir geçmişe sahip. bu, türkiye’yi ortadoğu’daki diğer müslüman ülkelerden farklı kılıyor ve diğer ortadoğu ülkelerinde siyasi modernleşme sürecinin simgesi olan keskin bölünmelerden, parçalanmalardan ve şiddetten uzak durabilme şansını artırıyor.
ikincisi, türkiye’de siyasal islam’ın yükselişi, (ya da daha ziyade islam’la ilgili siyasetin) genel olarak, bilhassa demokratikleşme ve geçen birkaç on yılda türk toplumunun sosyoekonomik dönüşümü olmak üzere iç faktörlere bir yanıt olageldi. dış faktörler, ikincil ve daha az rol oynadı. bu, türkiye’deki ‘kavrayışın’ ve diğer ortadoğu ülkelerinden farklılığının da altını çiziyor.
bu önemli, zira islam’la demokrasinin bağdaşması meselesinin kalbine gidiyor. islami kökenli bir partinin dinle devlet arasındaki sınırlara saygı göstererek laik demokratik sistem çerçevesinde çalışma becerisi, islam’ın modern laik demokrasiyle uyumlu olamayacağı tezini çürütecektir. ancak, deney başarısız olursa, bu daha büyük bir kutuplaşmaya, dahası radikal islam’ın yayılmasının frenlenmesi için gerekli ılımlı müslüman siperin inşası için ihtiyaç duyulan uzlaştırıcı ara bölgenin daralmasına yol açar.
yine de siyasetçiler türkiye’yi ortadoğu için bir ‘model’ olarak tasvir etmek konusunda ihtiyatlı olmalı. bu görüş, laikler ve ordu başta olmak üzere, çoğu türk’ü rahatsız ediyor; bunun türkiye’yi ortadoğu’yla yakınlaşmaya ittiğini ve avrupalı kimliğini zayıflattığını düşünüyorlar. bunun siyasal islam’ı güçlendireceğinden ve uzun vadede laikliği aşındıracağından da korkuyorlar. bu endişeler bilhassa türk ordusu içinde kuvvetli.
üçüncüsü, türkiye’deki siyasi gerilimleri ‘islamcılar’ ve ‘laikler’ arasında bir mücadele olarak görmek, meseleyi aşırı basitleştirmek olur. gerilimler yeni ortaya çıkan sosyal sınıflar ve laik seçkinler arasındaki iktidar mücadelesinin (osmanlı ve yakın türk tarihinde derin kökleri bulunan ‘çeper’ ve ‘merkez’ arasındaki bir mücadele) bir parçası. 1980’lerin ortalarından beri toplumun demokratikleşmesi, büyük ölçüde siyasetten dışlanmış güçlerin (islamcılar dahil) örgütlenmesi ve görüşlerini yaymaları için siyasi alan açtı.
abd, ‘ılımlı islam’ın başarısını ister
dördüncüsü, akp islami köklere sahip olsa da, dinsel, sınıfsal ve bölgesel farklılıkları aşan geniş siyasi desteğe sahip. yerel düzeyde seçmenlerle yakın bağ kuran ağları ve etkin parti mekanizması, çoğu dindar ve sosyal açıdan muhafazakâr olan ve türkiye’de kent nüfusunun büyük bölümüne tekabül eden yoksul ve ötekileştirilmişlerin desteğini kazanmasını sağladı. akp’nin liberal ve serbest piyasa ekonomisi politikaları da, sosyal anlamda muhafazakâr olan, ama küresel ekonomiye entegre olmuş ve ‘anadolu kaplanları’ diye anılan bölgesel girişimcileri cezbetti.
akp’nin serbest piyasa politikaları, partinin ab üyeliğine desteğinden etkilenen daha büyük kentlerdeki çoğu laik işadamının da ilgisini çekti. sonuçta, akp’ye demokratik reform ve azınlıklara yönelik hoşgörülü politikası bağlamında verilen destek, çoğu kürt, alevi ve ermeni’nin desteğini almasına imkân tanıdı. akp geniş bir sosyal desteğe sahip; dar, din tabanlı bir parti değil.
beşincisi, akp, seleflerini tanımlayan batı karşıtlığını bırakarak ve batı’yla uyumlu değerleri vurgulayıp yeni bir söylemi benimseyerek, önemli bir ideolojik dönüşüm geçirdi. bunun en fazla göze çarptığı alan, akp’nin ab üyeliği çabasına güçlü desteği. bu değişimin sonucu, türk siyasetinde önemli bir yeniden konumlanma oldu. geçmişte kemalistler batı’yla yakın ilişkilerin ve batı’ya entegrasyonun esas savunucularıydı. son yıllarda bu rol ab normlarını benimseyişinin sonucu olarak akp tarafından üstlenildi. ironik biçimde akp, ülkeyi ab normlarına uyumlu hale getirmek amacıyla tasarlanmış reformlar için bastırırken, kemalist kurumlar ve ordu, ab üyeliğinin ve daha fazla demokratikleşmenin güvenliği ve aynı zamanda kendi siyasi rollerini tehdit edeceğinden endişelenmeye başladı.
akp’ye açılan kapatma davası, abd’nin karşısına zor bir ikilem olarak çıkıyor. abd, istikrarlı, demokratik bir türkiye’nin güçlü destekçisi ve türkiye’deki çıkarlarının ötesinde, islami kökenli bir partiyle laik demokrasinin birlikte var olabileceğine dair modelin başarısı anlamında çıkarları var. iç çatışmalarla sarsılan istikrarsız bir türkiye, ırak ve çevresinde istikrarın sağlanmasını zorlaştırır. bu yüzden abd, türk demokrasisine güçlü desteğini vurgulamalı. ab ve avrupalı ortaklarla işbirliği içinde yapılırsa abd’nin devreye girmesi, büyük ihtimalle daha etkili olur. ancak, abd’nin pozisyonunu açıklarken, zarar verici bir milliyetçi tepkiyi kışkırtmamak amacıyla türkiye’nin içişlerine müdahale ediyormuş gibi görünmemeli ve ölçülü davranmalı.
türkiye’nin ab üyeliği yolculuğunda manzara belirsizliğini koruyor. avrupa komisyonu müzakerelerin sürmesini desteklerken, avrupa’da muhalefet siyasi alanda olduğu kadar kültürel alanda da büyüyor. türkiye’de ab’ye dair hüsran ve düşkırıklığı hissiyatı da yükselişte. ama erdoğan bu davaya üyelik başvurusunu geri çekemeyecek kadar fazla yatırım yaptı. üyelik müzakereleri, avrupa cephesinde daha durgun bir seyir izleyerek de olsa muhtemelen sürecek.
türk dış politikası ‘avrupalılaşabilir’
abd üyelik sürecinin işleyişini yakın takip altında tutuyor. türkiye’nin üyeliği birliği güçlendirir ve batı’nın müslümanların doğal düşmanı olduğu iddiasını çürütür. bunun batı’nın müslüman dünyayla ilişkilerine yararlı etkisi olabilir. gerçekten, ılımlı, demokratik bir türkiye ortadoğu’ya önemli bir köprü işlevi görebilir. ancak türkiye’nin adaylığının reddi, batı karşıtı tepkiyi alevlendirebilir ve türkiye’de batı’yla ilişkileri zayıflatmak isteyenleri güçlendirebilir. böyle bir gelişme ne ab’nin ne de abd’nin çıkarına olur. büyük gelişmemiş bölgelere ve çok farklı kültürel ve dini geleneklere sahip türkiye büyüklüğünde bir ülkenin üyeliğe kabul edilmesi, bilhassa ab’nin kendi içinde reform yapma yönünde cesaret kırıcı bir gündemle karşı karşıya bulunduğu bir dönemde, zorlu bir mücadele olarak ortaya çıkıyor. avrupa içinde türkiye’nin üyeliği meselesine dair hassasiyet göz önüne alındığında, abd türkiye’nin üyeliğini sahne arkasından sessizce desteklemeli ve örtülü baskıdan kaçınmalı. zira bu, ab üyelerini kızdırabilir ve hatta türkiye’nin üyelik şansına zarar verebilir.
aynı zamanda abd?türkiye’nin üyeliğinin uzun vadede ikili ilişkilerin karakteri ve tonu üzerinde etkisi olacağını da kabul etmeli. ankara, abd’yle güçlü güvenlik bağlarını sürdürmeyi hâlâ istese de, türk liderler birçok konuda artan yüzünü washington’a değil, brüksel’e dönecektir. sonuç olarak, türkiye’nin dış politikasının zaman içinde daha ‘avrupalılaşması’ kuvvetle muhtemel.
ortadoğu, abd-türkiye ilişkilerinde hassas bir konu olmaya büyük ihtimalle devam edecek. türkiye’nin bölgede artan çıkarları muhtemelen ankara’yı abd’ye ortadoğu ve basra körfezi’ne yönelik olası operasyonlarda üslerini kullandırmak konusunda ihtiyatlı davranmaya sevk edecektir. abd, bu nedenle ortadoğu’daki operasyonlarında otomatik olarak türk üslerini kullanabileceğine güvenemez. bu durum abd’nin ortadoğu’ya giriş seçeneklerinde değişiklik yaratır ve türkiye’nin incirlik ve diğer üslerinin kullanımı konusunda sınırlamaları artırması halinde incirlik’e alternatifler oluşturulmasını gerektirir.
‘soykırım’ı tarihçilere bırakmalı
abd kongresi’nde dönemsel olarak sunulan ermeni soykırımı yasa tasarısı da ankara’yla ilişkilerde gerilime yol açabilir. 2007’de bush yönetimi, soykırım yasa tasarısını son dakikada rafa kaldırmakta başarılı oldu ve ciddi bir krizin eşiğinden dönüldü. ancak, tasarının tekrar kongre’ye sunulması muhtemel ve potansiyel anlaşmazlık kaynağı olmaya devam ediyor. tasarı yasalaşırsa, türk hükümeti misilleme yönünde baskılarla karşı karşıya kalabilir ve abd’nin incirlik ve diğer üsleri kullanımı sınırlanabilir.
1915-1916’da kesin olarak bilinmeyen sayıda ermeni’nin ölümünün sorumluluğu meselesi, ahlâki ve siyasi açıdan önemli. ama konuyu tarihçilere bırakmak en iyisi. bir soykırım yasa tasarısının geçmesi, türk-ermeni uzlaşmasına katkı sunmaz. aksine, türkiye’de milliyetçi bir tepkiselliği harekete geçirip uzlaşmayı zorlaştıır; ırak’ın ve daha geniş anlamda ortadoğu’nun istikrarına yardım konusunda yakın işbirliğinin hayati olduğu bir dönemde abd-türkiye ilişkilerinde büyük potansiyel zarara yol açar. abd yönetiminin, bu konunun ankara’yla ilişkileri zehirlemesini önlemeye devam etmek için kongre liderliğiyle yakın biçimde çalışması gerekecek.
abd pkk’nın türkiye’ye yönelik terörist saldırılarıyla da daha tereddütsüz başa çıkmalı. türkiye için pkk abd-türkiye işbirliğinin değerinin ölçülmesi anlamında turnusol kağıdı. abd’nin türkiye’ye daha doğrudan yardım konusundaki isteksizliği, ilişkilerdeki gerilimlerin ve 2004’ten beri türkiye’de çarpıcı biçimde yükselen amerikan karşıtlığının başlıca sebebi. kasım 2007’de erdoğan’ın abd? ziyaretinden beri pkk’ya karşı ankara’yla yürütülen yakın askeri ve istihbarat işbirliği, ikili ilişkilerde ırak’ın işgalinden beri -ve büyük ölçüde işgalin sonucu olarak- kuvvetlenen şüphe ve gerilimlerin yatışmasına yardım etti.
bunu başka somut adımlar izlemeli. özellikle abd kuzey ırak kürt bölgesel yönetimi’ne (kby) pkk’yı zaptedip, örgüte lojistik ve siyasi desteğine son vermesi için daha fazla baskı yapmalı. bununla birlikte pkk tehdidi askeri yollarla çözülemez. terör karşıtı sert bir program pkk’nın yenilmesi için yürütülecek uzun vadeli stratejinin önemli unsuru olsa da, bu, kürt sorununun kökenindeki sebeplere hitap edecek sosyal ve ekonomik reformlarla birleştirilmeli. abd, türkiye’yi kby liderliğiyle doğrudan diyaloğa girmesi yönünde teşvik etmeli. kby’yle uzlaşma olmadan, türkiye’nin güney sınırında uzun vadede istikrar olmayabilir. bu türkiye’nin bağımsız bir kürt devletini tanıması demek değil, ama kby’yle barış içinde bir arada varolmanın sağlam bir yolunu bulmalı; zira kby’nin işbirliği pkk tehdidinin azaltılması açısından zaruri.
senaryo 1
akp ılımlı, ab yönelimli bir yol izler
bu senaryoda, akp, ab rotasından çıkmasına yol açacak iç ve dış politikasındaki islamcı dürtülere engel olarak iktidarını sağlamlaştırır ve ılımlı bir rotada kalmayı sürdürür. dindarlığın kamusal alanda ifade edilişi üzerindeki kısıtlamalarda bazı aşınmalar meydana gelir ve bireylere islami kimliklerini daha açık ifade etme yönünde daha fazla özgürlük verilir. bunun yanında islamcı yasal düzenlemelerin yürürlüğe sokulması yönünde girişimde bulunulmaz. ordunun siyasi rolünün azaltılması için de çaba gösterilir. akp hükümeti aynı zamanda dini azınlıklara yönelik sınırlamaları gevşetme yolunu da arar. kürt ve ermeni sorunları gibi türk toplumunun ele alıp başa çıkmakta zorlandığı fazlasıyla hassas konularda daha açık bir tartışma alanı yaratılır.
dış politikada akp, bir yandan ortadoğu’yla ilişkilerini geliştirme yolunu ararken, esasen ab-yönelimli bir rota izler. bazı kilit önemdeki ab ülkelerinin türkiye’nin üyeliği aleyhindeki tutumu sürer, ama üyelik müzakereleri devam etmektedir ve bu da akp hükümetinin ülke içine yönelik siyasi reform gündemine uluslararası onay sağlar. türkiye- abd ilişkilerinde ara sıra yaşanan farklılıklardan kaynaklı bozulmalar, abd’nin ırak’taki askerlerinin sayısını azaltması ve pkk’ya karşı işbirliğini artırmasıyla düzelir. türkiye iran ve suriye’yle yakın ilişkilerini sürdürür.
kapatma davası bu ihtimali azalttı
2008 başına kadar bu, en olası senaryo olarak görülüyordu. ancak mart 2008’de cumhuriyet başsavcısı’nın anayasa mahkemesi’nde akp aleyhine dava açması, bu senaryonun geçerliliğini şüpheye düşürdü. sonunda akp kapanmazsa ve iktidarda kalırsa, laik-dindar dengesini değiştirme çabası olarak algılanabilecek ya da laikleri akp’yi iktidardan alaşağı etme yönünde başka bir girişime kışkırtabilecek türden adımlarda diretmeyip daha ihtiyatlı olması kuvvetle muhtemel.
akp üyelerinin ve imam hatip mezunlarının, devlet bürokrasisindeki, özellikle içişleri ve eğitim bakanlıklarındaki varlıklarının artmaya devam etmesi olası. buna karşın dışişleri ve savunma bakanlıkları gibi kemalistlerin kalelerinde bu süreç çok daha yavaş işleyecek. yerel düzeyde akp yönetimindeki bazı belediyeler alkol satışının sınırlanması gibi konularda kendi islami ahlâk kavrayışlarını kamu politikasına zerk etme yönündeki çabalarını muhtemelen sürdürecek.
islam devletine destek az
ancak yeniden seçilmiş akp hükümetinin kamusal alanda islam için alan açma meselesinde ne kadar ileri gidebileceğine dair yapısal sınırlar mevcut. kemalist kurumsal yapı, bozulmamış niteliğini büyük ölçüde koruyor ve dinin politikadaki rolüne dair kabul edilebilir tanımlamalarda çizgiyi aşan herhangi bir hükümet, siyasi gerilimi yükseltme ve muhtemelen ordu müdahalesini kışkırtma risklerini alır. ordunun, bürokrasi ve yargıdaki laik unsurlarla yüksek öğretim kurumlarının akp’nin eylem özgürlüğüne yönelik baskısı bir yana, akp hükümetini ılımlı bir yola sevk eden iki başka faktör var: biri, ılımlı ve çoğulcu islam geleneği. islamın selefi mezhebinin katı yorumu, türk nüfusunun önemli kesiminde hiçbir zaman kök salmadı ve kamuoyu yoklamaları, bir islam devletine desteğin az olduğunu gösteriyor. türklerin, dindarları da dahil, büyük çoğunluğu laik devleti destekliyor.
ılımlı rotaya yönelmeye yol açacak diğer unsur, türkiye’nin kurumsal, ekonomik, stratejik ve büyük ölçüde kültürel olarak batı’da yer alması. türkiye, nato, avrupa konseyi, ekonomik işbirliği ve kalkınma örgütü (oecd) ve avrupa güvenlik ve işbirliği teşkilatı (agit) üyesi ve ab üyeliğine aday. geçen 20 yılda türkiye, önemli ölçüde avrupa normlarına yaklaştı. önemli farklılıklar hâlâ var, ama eğilimler net. bunun içinde yatan anlam, türkiye’de islamcı siyasetin uluslararası şartlardan, genel olarak, aynı durumun yaşandığı herhangi bir yerdekinden daha geniş bir boyutta etkileniyor olması. bu bağlamda türkiye’deki durum, ortadoğu’nun çoğundan farklı.
son bir unsur da akp hükümetinin ikinci dönemindeki niteliğiyle alakalı. ikinci erdoğan hükümeti, ekonomik istikrarı sürdürebilir ve güneydoğuda güvenlikle ilgili sorunlara yanıt verebilirse, sabit bir rotada kalmayı daha iyi becerecektir. ilk akp hükümeti, büyük bir krizle karşılaşmaması bakımından talihliydi ve bu yüzden kriz yönetimi becerileri sınavdan geçmedi. ama bir ekonomik kriz (cari açık kimi zaman alarm verici düzeyde yüksek olageldi), ab üyelik müzakerelerinde büyük bir sapma yaratabilir veya ülkenin güneydoğu sınırındaki güvenlik durumunun yanlış ele alınması, akp hükümetini önemli ölçüde zayıflatıp hareket özgürlüğünü azaltabilir.
bunlar, demokratik ve artan bir biçimde küreselleşmiş türkiye’de dini siyasetin ılımlı bir yörünge izleyeceğinin göstergesi olabilecek sebepler. ama türkiye’deki durum açısından başka, daha az olumlu sonuçların ortaya çıkması da mümkün.
senaryo 2
sinsice islamileştirme
yeniden seçilmiş akp hükümeti, daha saldırgan bir islami gündem izler. akp
hükümetin yürütme ve yasama kollarını tümden kontrol ederek, yönetici, yargıç ve üniversite rektörlerini atayabilir ve hatta askeri kadro atamalarında sözünü geçirebilir. dış politikada, özellikle iran ve suriye olmak üzere, müslüman dünyayla ilişkileri yoğunlaştırır. israil’le ilişkilerini geriletirken, çok daha aleni bir filistin yanlısı tutum benimser.
ab’ye rakip islami blok
ab üyeliğine karşı avrupa’da büyüyen muhalefet karşısında akp üyelik müzakerelerini askıya alır ve rekabet edebilecek bir islami blok yaratmak için erbakan tarzı çabalara döner.
‘sinsice islamileştirme’, akp’nin türk toplumunu islamileştirmek için gizli bir gündeme sahip olduğundan ve liderliğinin sosyal meselelerde daha saldırgan hareket etmesi için tabanından gelen baskıyla karşılaşacağından korkan laik kesimin çoğunluğunu endişelendiren senaryo.
ordu daha da tetikte olur
ancak bizim görüşümüze göre, bu senaryonun birkaç nedenden ötürü gerçekleşme ihtimali pek yok. ilk olarak, bu daha büyük bir siyasi kutuplaşmaya yol açacaktır ve ordu müdahalesini kışkırtacak zemini hazırlayacaktır. akp’nin hükümetin yürütme ve yasama kollarını tümden kontrol etmesiyle, ordunun islamileştirmeye kayış işaretlerini
göz önüne alarak daha tetikte olması beklenebilir.
ikincisi, başta not edildiği üzere, türklerin çoğunluğu laik bir devleti
destekliyor ve şeriata dayalı bir devlete karşı çıkıyor. bu yüzden aleni bir islami
gidişata kamuoyu desteği az olacaktır. üçüncüsü, ab üyeliğini elde etmek akp’nin dış politikasının temel unsurlarından biri olageldi. bu hedefi rafa kaldırmak, akp’nin prestijine ve güvenilirliğine zarar verir. son zamanlarda ab’den duyulan hoşnutsuzluk artış göstermiş olsa da, ab üyeliği hâlâ türk nüfusunun neredeyse yarısı tarafından destekleniyor.
senaryo 3
akp kapatılır, kriz derinleşir
anayasa mahkemesi akp’yi kapatır. ancak akp’nin kapatılması çok az çözüm getirir ve krizin derinleşmesine yol açar. temmuz 2007’deki gövde gösterisiyle vurgulandığı üzere akp, ülke çapında geniş bir siyasi desteğe sahip. kapatılırsa, milli selamet partisi ve refah partisi yasaklandığında olduğu gibi, başka bir isimle yeniden ortaya çıkması mümkün.
akp’nin kapatılması, ortadoğu tarafından ilgiyle izlenen bir model olan ve islami kökenli bir parti ve laik demokrasinin bir arada var olması yönündeki türk deneyinin başarısızlığı anlamına gelir. bu aynı zamanda kürtlerin hoşnutsuzluğunu da artırabilir. akp, türkiye’deki kürt nüfus arasında güçlü desteğe sahip. bu nedenle türkiye, artan huzursuzluk ve barındırdığı kürt nüfus içinde büyüyen ayrılıkçı baskılarla karşılaşabilir. son olarak, türkiye’nin zaten ciddi engellerle karşılaşan ab üyeliği umutları ileride tehlikeye düşebilir.
senaryo 4
askeri müdahale
dördüncü olasılık, sosyal gerilimlerin yükselmesinin ordunun müdahalesine yol açması. akp ordu tarafından mühim çizgilerin ihlali olarak görülen adımlar atarsa bir çatışma gerçekleşebilir. müdahale senaryosunun iki farklı biçimi var: (1) ordunun sosyal baskıyı akp’ye karşı harekete geçirdiği ve nihayetinde akp hükümetini istifaya zorladığı bir ‘yumuşak darbe’ ve (2) akp hükümetinin zorla devrilmesine ve partinin yasaklanmasına yol açacak doğrudan bir askeri müdahale.
yumuşak bir darbe, laiklik karşıtı faaliyetleri gerekçesiyle akp’nin feshi ve üyelerinin siyasetten men edilmesi yönündeki bir anayasa mahkemesi kararıyla uygulanabilir. bu erbakan’ın fazilet partisi’ne karşı devreye sokulan bir yöntemdi ve belki de laik kesimin harekete geçtiği yön budur. 31 mart 2008’de anayasa mahkemesi, başsavcı tarafından önlerine getirilen ve laiklik ilkesine aykırı faaliyetleri gerekçesiyle akp’nin kapatılmasını talep eden davayı oybirliğiyle görüşme kararı aldı.
buna rağmen akp’nin islami bir gündemi daha saldırgan biçimde dayatmaya başlaması halinde ordu tarafından doğrudan bir müdahale olasılığı dışlanamaz. ama bu, çok olası değil ve ordunun diğer tüm seçenekleri tükettikten sonra bu yola başvurmasıyla ortaya çıkacaktır. ordu önceki doğrudan müdahalelerinde ölçülüydü ve doğrudan yönetime dair hevesi azdı. son yıllarda, hedeflerine ulaşmak için doğrudan olmayan yöntemlere bel bağlamayı tercih etti.
dahası, ordunun 1997’de erbakan’ı devirmek için yaptığı gibi, toplumu hükümete karşı harekete geçirmesi, sıra akp’ye gelince çok daha zor olacaktır. akp, oyların yüzde 47’sini alarak ezici bir zaferle seçildi. sadece yüzde 21 oy alabilen erbakan’ın refah partisi’nden farklı olarak, akp çok daha geniş tabana yayılmış bir halk desteğine sahip. bu yüzden ordu akp hükümetine karşı eyleme geçmek için güçlü bir halk desteğine bel bağlayamaz.
ordunun 27 nisan 2007’deki örtülü askeri müdahale tehdidiyle verdiği ‘geceyarısı muhtırasına’ yönelik güçlü kamuoyu tepkisi, bu noktanın altını çiziyor. muhtıra ordunun niyet ettiği üzere, halkı akp’ye karşı birleştirmekten ziyade, gerçekte akp’ye olan desteği daha da artırdı. bu hakikatin ordunun hafızasından silinmesi pek mümkün değil ve orduyu muhalefeti alenen harekete geçirme konusunda daha ihtiyatlı davranmaya sevk edebilir.