türk modernleşmesinin ve türkiye cumhuriyetinin kuruluşuna baktığımızda, karşımıza çıkacak fikirler ve ideolojiler ışığında, asla ve asla marksist olamayacağını savunduğum soldur.
öncelikle, memlekette bir fikrin yaşayabilmesi için atatürkçü olması ve altı ok prensibini benimsemesi gerekmektedir. burada yaşamaktan kasıt, sorgusuz sualsiz parti kurabilmek ve çeşitli yayın organları çıkarabilmektir. bu durumda altı ok'un ve türk modernleşmesinin kökenlerini iyice taramak gerekir kanaatindeyim.
türk modernleşmesi, pozitivist ve seküler kanalların türkiye'ye akıtılmaya başlanmasıyla başlar. avrupa'dan gelen ilk hocalardan tutun, tanzimat'a ve oradan 1908'e kadar gelinen süreçte, ülkedeki "aydınlar" avrupa'da 19. yüzyıl sonuna doğru biraz sekteye uğrayacak olan, ancak o dönemde zirvesini yaşayan bir pozitivizme kayıtsız şartsız teslim olmuşlardır. bu noktada august comte'un etkisi unutulamaz.
akabinde sekülerleşmenin de devletin refahı adına önemli bir adım olduğu düşünülmüş ve bu noktada descartes yerine reformcu olan martin luther'in rol model alınmıştır. martin luther doğrudan bir kaynak olarak geçmeyebilir, ancak islam'ın kökü kazınamayacak ya da bir kurum olarak kıyıda kenarda tutulamayacaksa, bunu reformla etkisizleştirmek gerektiği düşünülmüştür.
bunlar kötü ya da iyi değil, sadece tespit edilmiş durumlardır. akabinde atatürk'ün kurduğu türkiye cumhuriyeti altı esasa dayandırılmış ve bu noktalarda batı'dan değişik kuramlar bir araya getirilmiştir.
cumhuriyetçilik fikri bizzat fransa'dan alınmış ve napolyon'dan devşirme bir sistem olarak inşa edilmiştir.
halkçılık meselesi ne kadar "marksist" gibi dursa da yine fransız menşelidir. öte yandan
devletçilik, atatürk'ün o devirde lenin'le yakınlaşmasından kaynaklanan bir fikir olmaktan uzak, biraz şartların getirdiği koşullara bağlı olarak, biraz da sermayeyi ilk elden türk olmayana kaptırmama fikriyle elde edilmiş bir ilkedir.
inkılapçılık, bildiğiniz pozitivist yaklaşımın sürekli ileri gitme derdindeki biraz sosyal darvinizm kokan ve gelişimi esas alan bir ilkedir. bu noktada yine marks'ın esamesinin okunamayacağını çünkü bir sınıf sistemine dayandırılmadığını, kapitalle arasında hiçbir şekilde bağ kurulmadığını hatırlatmak isterim. öte yandan
laiklik yine fransa'dan devşirilmiş ve hıristiyanlık gibi kiliseyle kurumsallaştırılamayan islam'ın, devlete tabi bir kurum eliyle ehlileştirilmesinin neticesidir. bu bağlamda modernleşmeye köstek olabilecek islamî tehlikelerin önü kesilmiştir.
son olarak gelelim
milliyetçilik ilkesine. burada malum fikir babası olarak ziya gökalp'i görmek gerekir. her ne kadar 1980 sonrasında atatürk'le ziya gökalp'i aynı satırda ele almak istemeyen resmi tarih, aralarını açsa da, gerek güneş dil teorisi gerekse türk hümanizmi diyebileceğimiz bazı
kuramsıların etkisiyle türk milliyetçiliği neticede ziya gökalp'e bağlanır. ve bu zat-ı muhterem, kültür kavramını hars'a tebdil ederken, bol miktarda durkheim'a referans vermektedir.
bu neden önemli? çünkü durkheim, batı'nın bildiğimiz sömürgeci ve yayılmacı politikasını esas alan, aynı zamanda da gelişmiş toplum / ilkel toplum ikiliğini sosyolojik anlamda etkileşim içinde gören, yani türk modernleşmesi açısından bakıldığında, batılılaşmayı kaçınılmaz kılan birisidir. oysa marks, durkheim'ın antitezi olabilecek, yer yer yakınlaşsa da üretim modelleri açısından uzaklaşacak ters düşecek bir kuramcıdır. sosyolojiye giriş derslerinde marks'a saygı duyarken, durkheim'a genelde gülerdik. aslında gülünecek bir adam değil, ancak bugünün dünyasında ve marksist sol içinde pek de yer bulamayacak bir kuramcıdır.
türkiye cumhuriyeti'nin temeli olan atatürk ilke ve inkılapları işte bu yönden marks'la hiçbir surette bağdaşamaz. evet, atatürk fabrikalar açmış, tarım ülkesi olduğumuzu kabul etmiş, devrimci bir kişilik göstermiştir, ancak onun devrimciliği 1789'dan kalma bir devrimcilikten ötede değildir. türkiye'yi fransız devrimi'nin getirileri ile buluşturmuş, bu anlamda çağ atlatmıştır. ancak marks'ın öngördüğü şekliyle, bir sınıf kavramını göz önünde bulundurmamış, devletin ideolojik yapısını bugün anladığımız nispette bir "devrimci ruha" kaptırmamıştır. bu yönden eğer devlet ideolojisi kemalizm denilebilirse, kemalizm marksizmi marjinal bir sol kabul edecektir.
bunun böyle olduğu, 12 eylül'de bariz bir şekilde görülmekle birlikte, marksist fraksiyonların pek çoğu atatürk döneminde de olduğu gibi kapatılmış, daha leninist bir çizgi içinde biz marks'ı anlamayı kabul etmişizdir. yani marks'ı kendisinden değil, ikincil bir okumadan ele almış ve bu yüzden de lenin'in geri dönüp doğruya ulaşması gereken yollardan büsbütün sapmışızdır. bu yönden marksist bir feminizm dahi geliştiremediğimizi,
latife tekin'in
gece dersleri isimli romanında "geleneksel solculuk oyunu" yapısı içinde ele alabilirsiniz.
atatürk, che guevera'dan erken yaşadığı için, onun kıyafetinde bir devrimci olamadı, ancak batı modernleşmesini ve fransız devrim kültürünü çok iyi analiz ettiğini, ülkenin inşasında geliştirilen kuramlarda erken 19. yüzyıl düşüncelerini aşağı yukarı buraya uyarlayabildiğini söyleyebiliriz. ancak 19. yüzyılın sonu ve özellikle 20. yüzyılın başında dünya "aklın krizine" girdiğinde, düşünceler farklı yönlere kaymaya başlamıştı ki, biz 1950'lerde ve 60'larda bu kaymayı büsbütün es geçerek, gerçek anlamda bir "sol"dan mahrum kaldık.