korumamız ve saygı duymamız gereken milli endüstrimiz. ancak bilgisayar oyunu olabilecek hollywood filmlerinden başka bişey bilmeyen, ingilizceden başka dille çekilen filmleri izlemeyen, filmin ölçüsünü görsel efekt sanan zihniyetin dışladığı filmler.
(bkz. avrupa filmleri)
(bkz. avrupa hollywood'a koyar)
bayağı sancılı bir geçmişe sahip genç sinemamız. acitasyon küçük emrah, sezercik, ayşecikleri; şanlı geçmiş bıdı bıdısına çevrilmiş battal gazi, tarkanvesairesi ve cilalı ibo, hüdaverdi komedilerini atlatıp da gelmiş bugünlere. iyiye gidiyor, netekim sinema da birikim işi; "sinema salonları boş kalmasın" zihniyetinden çıkılıp da kaliteye çalışılınca güzel şeyler çıkıcak elbet.
bizim filmlerimiz bizdir, biz vardık filmlerimizde.
tüm toplumlar artık sinemayla tanışmış durumdadır, bizim sinemamız ise en özgün olanıdır. evet türk sineması hem holywood'dan hem bollywood'da fevkalade etkilenmiştir, ama onları içinde eritmiş, bizim kalıbımıza sokmuş, öyle sunmuştur. dünyada türk filmleri kadar aşkın oyunculuk sergilenen bir sinema daha yoktur. bu yönüyle yeşilçam tamamen sanattır.
yeşilçam oyuncusu bir inşaat ustası, bir mühendis veya bir hemşire kadar işini ciddiye almaktadır ve ne sineefektlerin, ne uçurumdan yuvarlayacak arabanın, ne de lükse sarfedilecek bol paranın bulunmadığı bir dönemde oyunculuklarıyla klasikler üretmeyi başarabilmiştir. sadri alışık seviyesinde bir oyuncunun başka hiçbir milletin sinemasına nasip olmadığı aşikardır. evet sadri alışık güldürür, güldürdüğü gibi daha ziyade ağlatır da. turist ömer bu milletin matraklık anlayışının mücessem simasıdır. türk ona güler çünki o türkçe mizahtır.
bizim mizah anlayışımız karşısında batının efektler ve harekete dayalı mizah anlayışı ne kadar yavandır. dünyada hangi film dört duvar arasında çekilmiş olan hababam sınıfı kadar çok izlenmiştir, hangi film bir tosun paşa letafetine sahiptir? hangi toplumun anneleri yaz sinemalarında, gece mehtabında, 'yıldızların altında' gözyaşları dökmüştür bizim annelerimiz kadar? hangi toplum erol taş gibi oyuncularını taşlamıştır sokakta? evet, hangi toplum filmleri bizim kadar ciddiye almıştır?
bizim sinemamız hep özveriyle, kendinden halka dağıtarak gelmiş bugünlere, hiçbir zaman bir sektör olmamış. evet bizim filmlerimiz matraklığı ifade eden tabir-i türki ile 'filim fırtına'dır. dakikalarca karnımızı tuta tuta güldüğümüz de olmuştur, gizli gizli ağladığımız da. kim yumruklarını sıkmamıştır aile şerefi filmini izlerken? evet bizim sinemamız kadar hiç bir milletin sinemasında oyuncu oynadığı karakterle özdeşleştirilmemiştir. hiç bir yerde inek şaban, turist ömer, cilalı ibo, kara murat, hayta ismail yoktur.
sinema kimsenin sulamadığı, güneşten mahrum bir yere düşmüş tohum gibidir bizim toplumumuzda ve kendi filizini kendini yiyerek vermiştir.
edit: bu yazı konsepte aykırı yazılarımızdan. wondrous konsepte uydurulabilir görmüş, sözlükte açmamı tavsiye etti, buraya yazıldı.
sevmek için iki temel niteliği haiz olmak gerekli olan hede. evvela türk sinemasını sevmek için türk olmak, türkçe bilmek, dünyaya türki nazarla bakmak gerekir, ikinci olarak nükte anlama kapasitesi yani biraz zeka gerekir. sinemayı efektlerden, uçuruma uçan arabalardan, beverly hills dedikodularından ibaret zannedenler türk sinemasını anlayamaz.
fuat uzkınay'ın "ayastefanos'taki rus abidesinin yıkılışı" adlı belge filmiyle başlamış, muhsin ertuğrul'un çabalarıyla gelişme göstermiştir, ama ne yazık ki siyasi baskı, ucuzcu tüccar mantığı, sansür, modernize olamamanın sancıları neticesinde kendi kültlerini ve kurallarını yaratmış, yabancı filmlerin ucuz kopyaları veya saçmasapan kerime nadir uyarlamalarıyla uzun süre oyalanmış, nitekim 70ler sonunda çökmüş, bir dönem yerini porno endüstrisine bırakmış, 80ler sonunda tamamen ölmüş ve amerikalı, istanbul kanatlarımın altında gibi filmlerin ardından eşkıya'nın bomba gibi patlamasıyla yeniden güven tazelemiştir. şartların olumsuzluğu nedeniyle bir fellini, passolini, bunuel ya da welles çıkaramamışsa da, bir metin erksan,yılmaz güney,son dönemde de yavuz turgul'u yetiştirmiş ve geleceğe umutla bakabilmemize olanak tanımıştır.
türk sineması teknik olarak maalesef hiç bir zaman bir kalite tuttutramamıştır, charlie chaplin'in 1921 yılında çektiği filmi 1970'lerin türk filmlerinden daha yüksek görüntü kalitesinde bulmak mümkündür. hollywood'un 60'larda çektiği westernlerin dahi görüntü kalitesini yakalayabilmiş değiliz, sinemanın hareketli resimler olduğunu düşününce görüntü kalitesinin önemi anlaşılıyor.
tüm teknik kabiliyetsizlik ve yetersizliklere rağmen türk sinemasındaki mizah yetisi hollywood'un (avrupa sinemaları ayrı birer vaka tabii) çok ötesindedir, yani türk sinemasında algılama yeteneği çok gelişmiştir. bir cilalı ibo, kibar feyzo veya turist ömer'deki mizah unsurları katiyen buster keaton gaglarından aşağı değildir. bu bağlamda sergei eisenstein, charlie chaplin'in the kid filmi üzerine yazdığı bir yazısında (film kuramı kitabında mevcut o yazı) chaplin'in slapstick'inin başarısını amerika'lıların 14 yaş seviyesinde kalan çocuksu 'sense of humour'larına bağlamıştır.
seyirci türk sinemasına çok haksızlık etmektedir(tabii türk sinemasının mekanik teknik kısımlarını savunmanın manası yok). çünki clint eastwood cüneyt arkın'dan daha az inanılmaz değildir, 100 metreden ipe nişan alır, hiç karavana atış yapmaz, tek başına koca kasabayı dağıtır ve bunlar seyirciye asla saçma gelmez. benzer numaralar bir türk filminde olunca herkes eleştirmen kesilir, mantıkları çalışmaya başlar. mesela matrix filmi gerek senaryo gerekse stuntlar açısından tam bir kıçından sallama, abartma kabartma örneği idi, ama seyirci izlerken asla neo'nun uçuşunu kaçışını sorgulamaya gitmedi. cüneyt arkın'ın yerden kaleye atlaması ise her zaman alay konusu olmuştur. tabii bunlar sinemamızın değil seyircimizin eksikleridir.
en tedirgin izleyiciye sahip ,bilhassa günümüzde sanat anlayışından çok ticari kaygıların hakimiyetini sürdüren sözde yapımcılar sayesinde gelişimine izin verilmeyen sorun.elbette ki bazı isimler inancımızı korumamıza sebebiyet verecek kadar başarılı işlere imza atmışlardır,reha erdem gibi,derviş zaim gibi.. ve fakat salonlarımız mehmet ali erbilin tekelindeyken -ki bunun nedeni yine izleyicidir, batı sinemasının tutsaklığı içinde gel-gitlerini maalesef mehmet ali erbil ve türevleriyle yaşamaktadırlar- ilerleme çabaları ne kadar olumlu neticeler elde edecektir,şüphelidir. izleyicinin daha bilinçli tercihlerde bulunacak kadar entellektüel kimlik kazanmaları beklenerek mi türk sinemasının başarılı proje sayısının artması sağlanacaktır yine bilinmemektedir..
türk insanına biraz kötülüğü dokunmuştur çok yaşasın.hep iyilerin kazandığını düşündüren güzel sonlar,yargılarımızı değiştirmiştir farkında olmadan.realist yönetmenlerin çektiği filmler tutulmamıştır,tutulmaz da ülkemizde.dramı da,komedisi de aynıdır hep.iyiler kaybetse de kazanır filmin sonunda.gerçek dünya öyle değildir ama.sürreel tarihimiz ile bağlantısı olduğunu düşünüyorum bu ikilemin.
hollywood ve diğer sektörlerin son derece gelişmesinden dolayı, duyulara hitap eden bir sektörde türk ezgilerini bulmak adına sonuna kadar desteklenmesi gereken sektör. aksi halde kendimizi sadece sokaklarda tanıyıp, etkileşimde bulunabilecez.
bugün tesadüf bir türk filmi izledim tv'de. "dönüş" türkan şoray, kadir inanır duygu dolu bir filmdi. nasıl anlatılır bilmiyorum ama türkan şoray'ın rol ustalığına hayran kaldım, fonda da hasretinle yandı gönlüm vardı duygu seli yani.. ben çok etkilendim hatta kendi kendime film bitince düşündüm de gerçekten çok kaliteli yapımlarımız var kıymetini bilmek lazım...
türk sinemasında bazı ilkler; türk sineması (yeşilçam ) tarihi'nden derlenmiş şekli ile.
ilk sinema gösterimi yıldız sarayı'nda yapıldı. (1896)
sürekli film gösterilen ilk salon beyoğlu'nda sigmund weinberg tarafından cinema pathe adıyla açıldı (1908).
ilk türk filmi fuat uzkinay tarafından çekilen 'ayastefonos'taki rus abidesinin yıkılışı' (1914).
afişi basılarak yurdışına satılan ilk türk filmi binnazoldu (1919).
ilk konulu türk filmleri sedat simavi tarafından çekilen 'pençe' ve 'casus' (1917).
ilk özel yapım şirketleri kemal film (1922) ve ipek film (1928).
ilk sesli türk filmi 'istanbul sokaklarında' muhsin ertuğrul tarafından çekildi (1928).
ilk sansür yönetmeliği mussolini'nin sansür yasasından esinlenerek hazırlandı ve yürürlüğe girdi. (1939).
ilk film festivali 'yerli film yapanlar cemiyeti' tarafından düzenlendi.unutulan sır adlı film en iyi film seçildi. en iyi kadın oyuncu ödülünü nevin aypar, en iyi erkek oyuncu ödülünü kadri erdoğan aldı (1948).
tiyatro etkisinden çıkan ilk film kanun namına'yı ömer lütfi akad çekti (1952).
ilk renkli türk filmihalıcı kız muhsin ertuğrul tarafından çekildi (1953). aynı zamanda muhsin ertuğrul'un çektiği son filmdi.
metin erksan'ın ' aşık veysel'in hayatı' adlı filmi sansür kurulu tarafından yasaklanan ilk film oldu.
ilk uluslararası ödülü metin erksan'ın yönettiği susuz yaz aldı. film berlin film şenliğinde 'altın ayı' büyük ödülünü aldı (1964).
köy hayatını işleyen ilk türk filmi beyaz geceler ' i lütfi akad çekti (1965) .
1970’li yıllardan 1985’ li yıllara kadar türk sineması tv etkisiyle bir kriz dönemine girer ve erotik türk sineması ile sex furyası donemi başlar. 1990 ve 2000’li yıllarda ise krizden kurtulma ve gerçek öykülere dayali realist türk sinemasına doğru adımlar atılır.
oyuncularımızın çeşitli filmlerde başrol oynadıktan sonra gelip de x filminde 30-40 sn. gözükmesi ve aynı oyuncularımızın yine aynı x filminin afişinde başrol oyuncusunun yanında "ceee ben de burdayım" demesi hadiselerinin yaşandığı milli sektörümüzdür.
farklı yüzler, yetenekler gereklidir kanımca buraya.
(bkz: onur ünsal)
20. yy başlarında cumhuriyet'in kurulmasından önce doğan türk sineması;
ilk dönem (1914-1923)
tiyatrocular dönemi (1923-1939)
geçiş dönemi (1939-1950)
sinemacılar dönemi (1950-1970)
genç/yeni sinema dönemi (1970 ve sonrası) olmak üzere beş döneme ayrılır. uzun bir süre aksak biçimde yol almış, ancak 1960tan sonra gelişme ve ilerleme göstermiştir.
türkan şoray ın değişik suçlar işleyerek hapse giren on kadını ayrı ayrı canlandırdığı güzide filmi ( 10 kadın) repertuarında bulunduran ülkemin sineması. ( seviyosun yani ülkeni?)
televizyon sansürüne takılmamanın nasıl bir özgürlüğüyse, küfrün gırla gittiği sinema. "aile sineması" mefumunu çoktan kaybetmişti bu yüzden gözümde, kabadayı filminde şener şen'in gençlere verdiği ayar ironiktir zira filmde küfretmeyen nerdeyse bir tek kendisi vardır. adem'in trenleri'nde geçen küfrü buraya bile yazamıyorum. gemide de iyi bir örnek. argonun bu derece başını alıp gitmesinde amerikan yapımlarının rolü muhakkak fakat hababam sınıfı'nın, kemal sunal'lı, şener şen'li filmlerin "güldüren" küfürleri makaslanırken bu filmlerde "suyu çıkarılana kadar" argo kullanılması ne derece doğrudur, orası tartışılır. kendi adıma "entel" takılan yeni türk sineması'nı hiçbir zaman sevemedim, eski sıcaklığın, "toprağın kokusunun" yer almadığı.
klişe bir söylemle eleştirilen ülkemiz sineması. şöyle deniyor ''amerika bir vietnam savaşından onlarca film çıkardı, türkiyede osmanlı imparatorluğu dönemi, kurtuluş savaşı dönemi, üç tane darbe yaşandı fakat hali hazırda ortaya çıkmış bu konuları içeren film sayısı vietnam konulu fimlerin sayısından çok daha az.'' çok kişiden duydum bu söylemi.
özellikle son birkaç yılda iyice atağa geçmiş sinemamız. kalitesiz, sırf para amaçlı yapılmış, ve defalarca sinemanın sanat için mi toplum için mi yoksa maddi amaçlarla mı yapılmasının doğru olduğunu tartışmaya sevk eden filmlerin yanında, yurt dışına açılan yönetmenlerimiz sayesinde ödüllerle dönen filmler de bünyesindedir. artık her cuma vizyonda birden fazla türk filmi görmek sektörün ne denli geliştiğini göstermektedir ve izleyicilerin de türk sinemasına ısınarak, tercihlerini bu yönde kullandığının kanıtıdır.
dünya arenasında bir türlü kendi dilini oluşturup, bunu sergileyememiştir. zaman zaman çırpınışlar olsa da bir türlü istenilen noktaya gelememiştir. bu nedenle birkaç yönetmenimiz dışında dünyaca tanınan sanatçıları yetiştirememiştir zaten bu tanınan yönetmenlerimiz de kendi çabalarıyla ya da yaşadıkları ülkelerin desteği sayesinde bu noktalara gelmişlerdir. türkiye'de gerçek anlamdaki sinema sanatçılarına ne kadar değer verildiği ortadadır. değer verilmesi bir yana bu kişilerin yurtdışında kazandıkları başarılar ve ödüller de nedense görmezden gelinmiş ve yerilmiştir.
bu anlayış değişmediği sürece ki değişmeyeceği görülüyor, recep ivedik 3-4-5 vb. gibi filmler devam edecektir.
ps: recep ivedik gibi filmlerin olmamasından yana değilim fakat hakimiyet kurması ya da yılın sinema olayı olarak gösterilmesine karşıyım.