belki ilginizi çeker
  1. · türk modernleşmesi
  2. · modernleşme
  3. · madde 98: hiç olmayacak birine dünyanın en inanılmaz konuşmasını yap (reklam)
gündem
  1. · tunceli alevileri dinsizdir
  2. · sevgilinin 5 gün aramayıp naber diye mesaj çekmesi
  3. · marjinal isim meraklısı aile
  4. · author
  5. · 24 kasım 2009 barcelona inter maçı
  6. · aklidengegorecelibikavramdir
  7. · ateist yazarların itü sözlük ten defolup gitmeleri
  8. · ıhlamur
  9. · tişört yazıları

türk modernleşmesi  

  1. modern türkiye'nin bir devrim süreci geçirmesi kendinde pek çok önemli imaları barındırmaktadır. devrim kavramı başlı başına tartışmaya açık bir mefhumdur. mesela bir harf inkılâbını düşünürsek, devrimden bir gün önce kültürlü olan birisi, yarın (harf inkılâbıyla) cahil olarak uyanacaktır. hatta bugün bile bu şizofrenik yarığı kendi kültür maceramızda, batılı bir düşünür istanbul sokaklarında gözlemleyebilmektedir. şüphesiz buradaki mesafeyi kapatmak kolay olmayacaktır. richard rorty'in ifadesiyle fransız devrimi'nden bu yana politik ütopyacılar şunu tespit etmişlerdir: dilleri ve öbür toplumsal pratikleri değiştirmek suretiyle, daha önce asla varolmamış bir türde insanlar türetebilmiştir. değişilmeliydi ama nasıl? köklerden başlayarak, gelenek kendini içerden eleştirerek değiştiremediği için bir mekanizm çarkına mahkûm olunmuştu!

    genelde modernizm projesi ve özelde türk modernleşmesi toplumsal olayları, doğal olaylarmış gibi görmüştür. ancak toplum, anlam sistemi ile ikame edilmiş bir bünyedir. dolayısıyla toplumsal örüntünün değişmesinde anlamı iptal etmeyecek bir kendiliğindenlik ve müphemlik payının olması gerekir. oysa modern topluma doğru değişmek, batılı olmayan toplumlarda kendiliğinden bir süreçten ziyade, gelişme ve ilerleme temelinden güç alan bir nedenseli, paradigmasının temeline yerleştirmiştir. dahası toplumun çoğunluğunu oluşturan ve gelenekselliği sürdüren kitleler devre dışı bırakılmıştır. bu, hem kendiliğindenlik prensibini hem de toplumsal olayların anlam merkezliliğini kökten kesmek anlamına geliyordu. işte bu projeyi gerçekleştirmek için batılı olmayan toplumlarda, yabancı bir aristokratik seçkinler zümresine ihtiyaç duyulmuş ve bu zümre nedensel nedenden hareketle toplumsal dokuya müdahale etmiştir. ilk kesilmesi gereken damarlar da geleneksel damarlar olmuştur. bunların kesilmesi anlam bakımından bir çoraklaşmayı beraberinde getirmiştir. ne var ki, operasyonla konulmaya çalışılan evrensel ve modern ilkelerin içi anlam bakımından boş kalmıştır. bu ilkelerin içinin boş kalmaması, anlamlı bir gerçeklik kazanması için anlam öbeklerini soğurması geriyordu.
    bir kültürün mayasının din olduğunu düşündüğümüzde, dinin doğduğu dilden uzaklaşma da bir yabancılaşmayı doğal olarak getirmiştir.

    köklerden uzaklaşma için bile bu değişim önemli bir dönemeçtir. ancak bunları söylerken eskiyi yücelten, nostaljik bir saplantıya duçar olmamamız gerekmektir. mesela osmanlı'nın özellikle son dönem medresesi güne cevap veren, canlı bilgi üretebilmiş midir? yoksa bir şerh ve hâşiye hastalığına mı duçar olmuştur? kuşkusuz, bir şerh ve haşiye hastalığına yakalandığımızı söylemek özeleştiri adına olumlu bir adım olacaktır. eleştirel düşünce için vazgeçilmez bir araç olan felsefenin medreselerde okutulmadığına şahit oluruz. arka plandan kopuk bir aristo mantığı da ne kadar işlevsel olabilir. biçimsel bir mantık bilgisinden öteye geçilmemiştir. dahası, sadece osmanlı'nın son dönemi değil, bütün bir imparatorluk boyunca, geleceği şekillendirebilecek çok fazla âlim çıkmamıştır. bu da sorgulanması gereken bir durumdur.

    bir başka tıkalı damar ise kadın konusudur. toplumun diğer yarısı kadının kültürel, sanatsal ve duygusal bakımdan tekil bırakılması ve onun ruhsal tekamülünü bu şekilde gerçekleştirilmesinin istenmesi bir diğer açmazdır. 1856 doğumlu şair nigâr'ın devrine göre özgür bir yaşam seçmeye zorlanışı buradaki dramatik tabloyu iyi temsil etmektedir. o, hayatının karşılık görmüş aşklarını, edebiyat, müzik ve güzel sanatlarla ifade etmiştir. iyi öğrenim görmüş olması, fransız mektebinde okuyuşu onu yalnız bırakmıştır. buradaki ayrıksılık şüphesiz toplumun sindirilmiş kadın algısının aksi tezahürüdür. her ne kadar oryantalist tarih okumasa osmanlı'da kadını haremle özdeşleştirmiş olsa da, bu çarpıtmada da haklı görülebilecek motifler vardır. eğer böyle olmasaydı, şair nigâr hanım yalnızlığa itilen bir özgürlük! yaşamazdı. hatta kocasının genç ve hoppa kadınlara temayülü, nigâr hanımı bir olumsuzlama olarak da görülebilir. öyle ki, bu yadsınış şaire gözyaşlarıyla şiir yazdıracaktır. öte yandan fatma aliye de arasattaki kadını iyi temsil etmektedir. arasat olarak ifade edilen tablonun ileriye bakan kısmı pek çok açıdan eleştiriye maruz kalan gelecek olsa da, geçmişin durumun da çok parlak olduğunu söyleyemeyiz.

    türk modernleşmesi

    kendinde pek çok sıkıntıları taşıyan türk modernleşmesi veya yenilenme hareketi zaten doğası itibariyle anlam odaklı olmaktan ziyade mekanik olduğu gibi bir de bu çarka zaman zaman müdahalelerle varlığını sürdüregelmiştir. ne var ki, bu manipülâsyonlar, gelişmenin ve bünyenin kendini yeniden üretebilmesinin önündeki büyük engeldi. bir kere gelişmeden söz edebilmek, eskiyle bağların koparılması anlamına gelemezdi. kendi köklerinden beslenme, daha güçlü serpilmeyi ima eder. geçmişten kopuk bir gelecek algısı bir hilkat garibesinden başka bir şey olamaz. çünkü geçmiş geleceğin imalarını kendinde barındırdığı gibi, gelecekte geçmişi zımnen ihtiva eder. ancak bu imalarla birlikte mevcut dokunun yeni buluşma ve kaynaşmalarla bambaşka şekilde çiçeklenmesi muhtemeldir. belki de gelişme bundan başkası değildir.

    peki, niçin kökler ve geçmiş bu kadar önemlidir? kökler iptal edildiğinde, türk modernleşmesinde olduğu gibi, hem modernizmin ilkeleri tam olarak kültür ve geleneğin dokusuna işleyemez hem de gelenek kendini yeniden tanımlama ve yeniden üretme gibi bir şansı modernizmin evrensellik ufkundan alamaz. dolayısıyla da şerif mardin'in ifade ettiği gibi, türk modernleşmesi "kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için" modernizm, türk kültüründe devingen olarak yeniden üretimi tetikleyecek bir ufuk olamamıştır. modernleşme süreci dönüştürücü olmaktan ziyade, determinist bir çark işlevi görmüştür. nitekim ilerlemeci, geriye çevrilemeyen, geleneği iptal eden ve her toplum için zorunlu aşamaları ifade eden bir süreç olarak kavranması onun determinist özelliğinden başka bir şey değildir.

    bunun doğal sonucu olarak da, modernleşmenin "türkiye'de ailelerin çocuklarına intikal ettirdiği değerleri değiştirmekteki etkisi ancak sathi olmuştur." çünkü intikal eden değerler evrensel, dolu olmayan değerlerdi. bunların içleri geleneksel ve tikel olan değerlerle doldurulamadığı gibi, geleneksel olan da yeniden üretilememiştir.

    elbette gelenek ve âdetlerin silinip yerine yeni evrensel değerlerin konulması mümkün olamazdı. nitekim olmamıştır da. dolayısıyla da, bir modernizm-gelenek diyalektiğinden söz etmek mümkün değildir. geleneksel olan semboller ve normlar yeni olanın yanında ya da daha aşağı tabaka varlığını sürdürmüştür. bu da bir anlamda kültür ve geleneğin kendini yeniden üretmesinden ziyade, toplumsal yarılmayı beraberinde getirmiştir. toplumsal parçalanmayı şüphesiz, ben idrakinin giderek zayıflaması beslemiştir. ben idraki ortak tecrübe alanı ya da hayat dünyası diyebileceğimiz örüntü içinde var olur. bu zeminde kırılma başlayınca dayanıklı bir ben-idrakinden de bahsetmek güçleşir. ben idrakinde kırılma baş gösterince, toplumsal ortak tecrübe de bütün ve dayanıklı olamaz. kısacası âdeta yağmurdan kaçarken doluya yakalanılmıştır. doğmatik olduğu gerekçesiyle uzaklaşılan dinin yerine, katmerli dogmatizm ikame edilmiştir.

    batılılaşma macerasında modernizmin düşünüş biçimi ve kavramları sözünü ettiğimiz toplumsal kırılma sahnesindeki aydınların kestiği "prizmadan geçtikten sonra öyle bir düşünce biçimi meydana getirdi ki, batı sözcükleriyle bunu tanımlamak için "ütopyacı bireycilik" teriminden daha uygunu bulamadığını söyleyen niyazi berkes, toplumsal dokudan kopuk, âdeta ayakları yerden kesik kişilerin ve dolayısıyla düşüncelerin idealleştirildiğini kaydeder. bu tavır, beraberinde bir yabancılaşmayı ve kendimizden uzaklaşmayı getirmiştir. söz konusu durumu ahmet hamdi tanpınar şöyle tasvir edecektir:
    biz şimdi bir aksülâmel devrinde yaşıyoruz. kendimizi sevmiyoruz. kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; dede'yi, wagner olmadığı için, yunus'u verlaine, baki'yi goethe ve gide yapamadığımız için beğenmiyoruz.

    uçsuz bucaksız asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. coğrafya, kültür, her şey, bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz.

    kısacası cemil meriç'in ifadesiyle sürgünde bir milletiz. ne avrupalı, ne asyalı, ne fransız ne de türk. kopmuş ve bağlanamamış bir zincir gibiyiz. peki, kültür ve medeniyet bakımından donanımlı bir millet, niçin kendini çıplak hissetmektedir? devamın zinciri içimizde niçin kopmuştur? kendimizden kaçmamızın nedeni ne olabilirdi? kendimizden kaçışımız kurtuluş adına mıydı? vebalı olan yoksa kendimiz miydik? n. berkes'e göre,
    şark uygarlığı avrupa uygarlığının sömürüsünden, saldırganlığından, düşmanlığından değil, şark uygarlığının kendisinin özünde kötü ve geri oluşu yüzünden batmaya mahkûmdu. batı uygarlığı özünde iyi ve yüksekti. arap uygarlığından alınmış bir uygarlık da değildi. ne hıristiyan ne de müslüman olan, yepyeni temellere dayanan bir uygarlık olduğu için iyi ve üstündü.

    görüldüğü gibi, tikeli ya da geleneği en çok besleyen kaynak diyebileceğimiz dinle de irtibat kesilmiştir. bu, bir bakıma "uygarlığın dinden sıyrılmış görüşünün de başladığı" anlamına gelir. işte özü itibariyle iyi olan evrensel değerler alınırken, tikel olanla ya da yerel ve gelenekselle iletişime girilmemesinin sebebi onun özünde kötü ve geri olarak telakki edilmesiydi. belki de burası meselenin düğüm noktasıdır.

    çünkü boş olan evrensel ilkeler ya da formlar sadece tikel olanla doldurulunca onların varlığından söz edilebildiği gibi, geleneksel olanın da kendini aktüelleştirmesinden bahsetmemiz bu sayede mümkündü. ancak geleneksel olanı, işin başında devre dışı bırakma, bir anlamda diyalektik etkileşimin ve gerilimin dolayısıyla bir yeniden üretimin imkansızlığı anlamına geliyordu. eğer bu gerçekleşmiş olsaydı, âdeta kimyasal bir tepkime gibi bir oluşumdan söz edecektik. dahası bu, yeni bir oluşum ve dönüşümdü. hem evrensel hem de tikel olan değerler bambaşka şekilde çiçeklenecekti. oysa tikeli yok sayan bir evrenselin kabul ettirilmesi bir anlamda totaliter bir tavır olmuştur. tikel ve yerel olanın bütünüyle miyadının dolduğu düşünülmekteydi.

    tanpınar'a kulak verirsek, türk toplumu, kapalı ve ahenkli bir bütündü; bu bütün belirli bir anda, en azından sanatsal ifadesinde mükemmeliyete erişti, yani bitti. doğu, böylece ölmüştür. ona göre eski toplum bir kara deliktir artık. yeni toplum ise, bu kara delikten doğacak olan, doğması beklenen yavru-evrendir. başka türlü söylersek, devam ederek değişme ve değişerek devam etmeden söz etmek mümkün değildir. oysa modern (değişen) ve yerel (devam eden) olanın diyalektik etkileşimi ve tepkimesi "devam ederek değişmek, değişerek devam etmek" şeklinde özetlenebilirdi. ancak eski, geleneksel ve devam edecek olan iptal edilip, sadece değişime 'evet' denilmiştir. devam eden süreç içinde bir değişim gerçekleşseydi, yeni ve modern değerler toplumun bütün katmanlarına yayılırdı. ancak durum böyle olmamıştır.

    nesilleri birbirine bağlayan zincire ve zamka süredurum dersek, tanpınar bunu 'huzur''da çok çarpıcı bir şekilde ifade eder. bu eserin kahramanı mümtaz, hekimoğlu ali paşa'nın konağının bulunduğu eski bir osmanlı mahallesinden geçerken, yol ortasında toza bulanmış kız çocuklarının eskiden beri bilinen bir türküyü söyleyerek oyun oynadıklarını gözlemlemektedir. bu mahalledeki evler, yeni hayat şekilleri, değişik kıyafetler ve bu türkü ona garip düşünceler vermektedir. mümtaz, sevdiği kadın nuran'ın da çocukluğunda bu oyunu oynadığını düşünür. hiç şüphesiz nuran'dan önce annesi, annesinin annesi de aynı türküyü söylemişler ve oynamışlardır. işte, der mümtaz, "devam etmesi lazım gelen bu türküdür. çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi; ne hekimoğlu ali paşa'nın kendisi, ne konağı, hatta ne mahallesi. her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir." yine tanpınar'ın ifadesiyle, "ağaç güneşte serpilir, fakat toprağın derinliklerindeki kökü ile beslenir".

    türk modernleşmesin mimarları şüphesiz bugünün bir akıl tutulmasına yakalanacağını hiç hesaba katmamıştır. elbette karanlığa bir mum yakma ilkesinden hareketle uyanan modernleşme projesi, bugün bambaşka bir karanlığın kapısına dayanmak üzeredir. evet, eğer uyanılmazsa zifiri karanlık olabilecek bir handikaptır, kapıyı çalan hayalet. çünkü ışığını kendinden alan güneş nasıl sönmeden parlıyorsa, ışığa kilit vurma da bunun tam aksi bir duruma gebe değil midir! bir akıl tutulması, bir dogmatizm ensemize yapıştıysa iflah olunur mu bilinmez. zira taşıma suyla, değirmen ne kadar dönecektir. kendi aklını kendi elleriyle bağlayana şüphesiz ilk önce modernleşmenin mimarları itiraz ederdi. ne var ki, çığrından daha fazla çıkmadan uyanmak için henüz treni kaçırmadık. ama ivdi olmamız gerektiği muhakkak. tehlike çanları, belki yarın belki yarından da yakın çalabilir!

    makale: aliye çınar

    ukteci: z3yn3p
    (azizim, 24.05.2009 02:18)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil