türk dış politikası   

adana çık aradan

  1. dış işleri bakanlığının web sitesinden türkiyenin dış politikaları:
    (bkz. http://www.mfa.gov.tr/...)
    (atlantis, 21.06.2004 18:36 ~ 18:53)
  2. türk politikası profesörü (bkz: william hale) tarafından yazılmış 1774-2000 yılları arası türk dış ve az da olsa iç politikalarını anlatan çok kaynaktan beslenmiş kitap.objektif ve iyi bi kaynak...
    bölümleri:
    1.son osmanlı imparatorluğu dış ilişkileri,1774-1918
    2.direniş,kuruluş ve diplomasi,1918-39
    3.ikinci dünya savaşı ve türkiye
    4.soğuk savaş ve türkiye:başlangıç aşaması,1945-63
    5.soğuk savaş ve türkiye:küresel değişiklikler ve bölgesel çekişmeler
    6.soğuk savaş sonrası türk dış politikası:stratejik seçenekler ve yurtiçindeki durum
    7.soğuk savaş sonrasında türkiye ve batı
    8.soğuk savaş sonrasında türkiye'nin bölgesel politikaları:(1)yunanistan,kıbrıs,balkanlar ve kafkaslar
    9.soğuk savaş sonrasında türkiye'nin bölgesel politikaları:(2)orta asya ve ortadoğu
    10.sonuçlar ve olasılıklar
    (heleloyloyloy, 31.03.2006 22:11)
  3. editörlüğünü prof. baskın oran'ın yaptığı, iletişim yayınlarından çıkan, 2 ciltlik, olgular bilgiler ve belgelere yer veren, üniversitelerde türk dış politikası derslerinde okutulan değerli kaynak.
    (rahatsız, 02.01.2007 21:56)
  4. bununla ilgili bir fıkra var. ortalıkta "forward mail" olarak dolaşıyordu. zamanında beğenip saklamıştım.

    "
    farklı ülkelerden gelen bir turist grubu, şehir merkezinde bir cafeye gitmişler ve birer kola ısmarlamışlar.

    kolalar gelince bardaklarında birer karasinek olduğunu görmüşler.

    ingiliz yeni bir bardakta yeni bir kola istemiş.
    isveçli aynı bardakta yeni bir kola istemiş.
    finlandiyalı sineği bardaktan çıkardıktan sonra kolayı içmiş.
    rus kolayı sinekle birlikte içmiş.
    çinli sineği yemiş, kolayı içmemiş.
    yahudi sineği yakalayıp çinli’ye satmış.
    yunanlı kolanın yarısını içtikten sonra itiraz ederek yeni bir kola istemiş.
    norveçli kolayı içtikten sonra bardaktaki sineği balık yemi olarak kullanmış.
    irlandalı sineği ezip kolayla karıştırmış ve ingiliz’e içirmiş.
    amerikalı cafeye tazminat davası açmış ve 10 milyon dolar kazanmış.

    türk ise olayı şiddetle kınamış.
    "
    (strateji, 28.02.2007 21:53 ~ 21.08.2007 22:48)
  5. bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi alınabilecek başka bir kaynakta olaylarla türk dış politikası adıyla siyasal kitapevinden çıkmıştır.kitapta 1939-1945 dönemini oral sander hazırlamıştır.
    (mabel, 28.02.2007 22:52)
  6. genel hatları ile "yurtta sulh, cihanda sulh" prensibi üzerine kurulu dış politikadır.

    türkiye cumhuriyeti devleti kurulduğunda, atamızın; "yurtta sulh, cihanda sulh" sözü ve prensibi ile barışçı bir politika izlemişizdir. ancak; bu bizim aman aman barış istememizden değil, çok yıkıcı ve yıpratıcı savaşlardan çıkmamızın sonucunda, yeterli düzeyde askeri ve ekonomik gücümüzün olmaması ve musul, kerkük, batı trakya ve batum dışında misak-ı milli sınırlarımızı elde etmiş bulunmamızın sonucunda aldığımız toprakların da elimizden gitmemesi amacıyla "barış" üzerine kurulu bir politika izlemişizdir. ulu önderimiz mustafa kemal atatürk'ün ölümünden sonra devletin başına geçen ismet inönü de bu yönde bir politika izlenmesi yöninde tavır amıştır. özellikle, ingiltere'nin bütün baskısına rağmen 2. dünya savaşı'na girmemesi bu düşüncenin bir tazhürüdür. ancak; türkiye'nin 2. dünya savaşı'na ingiltere'nin yanında girmesini isteyen askerler de vardır... demokrat parti'nin ülke yönetimine gelmesiyle, türkiye farklı açılımlara yönelmiştir. bu bağlamda, emperyalizme karşı kurulan ve emperyal güçlere karşı katı bir tututmu lan türkiye abd'nin müttefiği durumuna gelmiştir. daha önceden dengeli bir politika izleyen türkiye, doğuya tamamen sırtını dönerek yüzünü batıya dönmüştür. bu bağlamda "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi zedelenerek, kore savaşı'na asker gönderilmesi kararı çıkmıştır ve bunun karşılığnda da nato'nun askeri kanadı'na dahil olunmuştur. böylelikle rusya ile var olan ilişkiler kopma noktasına gelmiştir. 27 mayıs 1960'ta yapılan darbe ile amerika'dan biraz uzaklaşılmış olsa da, abd etrafındaki görünüşümüz devam etmiştir. 1970'lerde ab'nin türkiye'ye karşı sıcak tutumu ve üyeliğe alması konusundaki sıcak davranışları türk hükümetleri tarafından gözardı edilmiştir. eğer ki; yunanistan'ın üye olduğu dönemdeki bize karşı olan olumlu havayı kullanabilsek, bugün en az 25 yıllık ab üyesi bir ülke pozisyonunda olurdu türkiye... 1980 darbesinin akabinde yunanistan'ın askeri kanadına girşinin abd'nin özel isteğiyle veto edilmemesi türk dış politikasında dönüm noktalarından birini oluşturur. çünkü; yunanistan ab üyesi olduğu dönemde türkiye'nin ab ğyeliine sıcak bakmaması, sonrasındaki yıllarda ise ab'ye girmek istediğini belirtmesi anca bu defa yunanisan'ın vetosuyla karşılaşması türkiye'nin ab önündeki engeli durumuna gelmiştir. yunanistan'ın kendi isteğiyle ayrıldğı nato'nun askeri kanadına tekrar girişini ise yunanistan'ın ab ylundaki politikasına misilleme olarak türkiye'nin veto etmesi elindeki koz olarak göstermesi, dönemin en önemli poitikalarında biridir. şöyle ki; yunanistan'a "ab konusunda bizi veto etmezsen, biz de seni nato'da veto etmeyiz" mesajı gönderilmekteydi. bu perspektiften baktığımızda, darbe'nin sebepler arasında bu düşünceyi de görebiliriz. yani, sivil iktidarın yunanistan'ı veto etmemesi, halk arasında bir infiale yol açabilirdi... sivil otoritenin büyük zokayı yutarak, oluşan siyasal olayları durdurmaması ve durdurmak için açık açık olmasa da ima yoluyla şartlar öne sürmesi, darbeyi gerekli kılacak düzeyde anarşinin yğkselmesi snucunda abd güdümlü darbe gerçekleşmiştir ve sonrasında yunanistan nato'nun askeri kanadına katılmştır. bu bağlamda türkiye, dış politikadaki en önemli kozunukarşılıksız olarak vermiştir. özal'ın başa gelmesiyle, yine abd yanlısı politikalar yoğunluk kazanmıştır. 1. körfez savaşı'nda abd'ye açıkça verilen destek bunun en önemli kanıtıdır. 1990 sonrası dış politikalarımız ise genel olarak abd menfaatleri doğrultusuna girişilen politikalardır...

    bizim dış politikalardaki aracımız abd'deki yahudi lobisidir. yahudi lobilerine para verilir, yahudi dernekleri yoğun şekilde lobi uygularla ve ermeni tasarısı abd temsilciler meclisinden geçmez... politika üretmek yerine, kendi lobi gücümüzü yaratmak yerine türkiye için çok büyük sayılacak derecede paraları bu lobilere aktarmaktayız...

    günümüzde ise icazet almadan hiçbir şey yapamaz pozisyona gelmiş bulunmaktayız. kıbrıs'ın ab üyesi olması da tamamen bir hukuksuzluk örneğidir. çünkü; anlaşmalarla sabittir ki; garantör devletlerin üye olmadığı bir kuruluşa hem kktc, hem de gkry katılamazlar. türkiye ab üyesi değildir yani "güney kıbrıs ab üyesi olamaz" ama bize; "susun size de tarih vereceğiz" dendi ve biz sustuk. üstüne yetmedi tarih almak için 1,6 milyar dolarlık çok da ihtiyacımız olmadığı halde 36 adet airbus aldık... kktc'ye ambargolar kalkacaktı hala kalkmadı öten siyasetçilerimiz dut yemiş bülbül gibi kaldı... lobiniz olmazsa, biz türküz bize bi şey olmaz derseniz, biz "osmanlı torunuyuz heyttt" demeye devam ederseniz, bir arpa boyu yol kat edemezsiniz. bm yani o zamanki adıyla milletler meclisi tüzüğünü değiştirerek türkiye'yi üyeliğe davet etmiştir ve tarihte davet edilen ilk ülke de türkiye'dir. tabi o dönemde atatürk vardı. şimdi bi tarafımızı yırtıyoruz kendimizi oraya buraya yamamak için.

    daha 5 sene öncesinde kapında köpek olan adam türkiye'yi alenen tehdit ediyor ancak bush abin kaş gözle "sus ulan" dediği için, "dili sürçmüştür diye düşünüyorum, düzeltecektir diye umuyorum" da dersiniz, çuval olayında abd'ye nota verirlip verilmeyeciğini soran bir gazeteciye "ne notası, müzik notası değildir o hemen verilecek" diye bağırıp, ulusal onurunuzun çiğnenmesine razı da olursunuz, barzani'nin söylemlerine en ufak tepki de göstermezsiniz... türk dış politikasının başarılı olup olmadığı artık bir "ayak ayak üstene atıp, atmama" üzerine kurulmuş bir mesela haline gelmiştir...
    (paleface, 09.03.2007 18:40 ~ 18:51)
  7. son dönemlerdeki pkk eylemleri, seçimlerin yaklaşması ve bölgesel gelişmelerle yeniden sorgulanan, salt türkiye içinde değil avrupa ve abd nezdinde ve matbuatında tartışılan politikadır.

    efendim öncelikle, imparatorluk ardılı bir ülke olarak , xx. yy. başından günümüze kadar olan türk dış politikasının statik seyrini ve bu denge politikası mahiyetinde seyirdeki 3 başat kırılmayı ele almak ehemmi ve de elzemdir. nedir denge politikası? uluslararası arenada politika belirleyen ve proje ortaya koyan devletlere göre dış politikada dümen kırmak ve de dış politika aktörü olmağa nazaran edilgen bir konumda olmak; hegemon devlet ve başat aktörlerin politikalarına karşı iseniz en az tesiri görmek için çabalamak ya da hegemon devletin peyki olmak.

    şimdi efendim dış politikamızdaki ilk ve hakikatli kırılma ilk paylaşım savaşındaki almanya taraftarlığı ve müttefikliğidir. almanyaya nazaran erken kapitalist ve de emperyal güçlerin karşısısnda savaşa katıldık. akabinde emperyalizme karşı vatan savunması; ardından 1930 lara kadar sovyetlerle ikili antlaşmalar ve de 30 larla birlikte denge politikası tekrar rayına oturmaktır. 2. cihan harbine son ana kadar katılmayan, hatta 1941 de nazilerle saldırmazlık antlaşması imzalyan ve nihayet 1945 de de facto değil salt de jure bir savaşa katılma iradesi mevcut. soğuk savaş sonrası dönem ise hem iç politikada hem dış politikada bir cadı avı/ komünist kovalamaca. bu dönemde ikinci büyük kırılma 1974 kıbrıs harekatı. dolaylı olarak emperyal devletleri karşımıza aldığımız ve ambargolarla neticelenen yani bedel ödenen bir dönem. ardından amerikayla müsbet münasebetlerin idamesi ve soğuk savaş sonrası dönemin ilk, son 100 yıllık dış politika tarihinin 3. büyük kırılması: mart tezkeresinin meclisçe reddi.

    dönüp bakıldığında bu topraklarda son yüz yıl, hatta 200 yıl da dahil fakat şu anki konumuz haricinde, türkiye bu 3 ana kırılma dışında batı bloku ile azami düzeyde menfaat paydasında buluşabilmiştir. kırılmalar ise çok ilginç dönemlerde yaşanmıştır. ilki tarihimizin salt sarıkamış fecahati ile hatırlanan büyük komutanlarından enver paşa ya rastlar. ikincisi, ki türkiye tarihinin kanımca en ulusalcı ve de yürekli başbakanı, müteveffa ecevit e rastlar. erbakan koalisyonu zamanında ecevit hükümeti kıbrısa çıkarma yapmıştır. aynı ecevit, haşhaş ekimi konusunda restini haşmetlu abd den esirgememiştir. hatta son koalisyon hükümetinde rahmetli, israil için filistinde yaptığınız jenosidtir demiş o canım milliyetçi, erkek bahçeli nin bugün bile telaffuz edemediği gerçeği bizlerden esirgememiştir.

    gelelim son kırılmaya.işte hayat bu kimlere neyi nasip ediyor. tarih mart 2003 ve herkesin vatanı satanlar, işbirlikçi ve de abd den icazet aldı iktidara geldi dediği tayyibin hökümeti döneminde tezkere geçmiyor ve abd ile 80 yıllık cumhuriyet tarihinin en papaz günlerini yaşamağa başlıyoruz. bir de akp ulusalcı olsa siz düşünün neler olurdu herhalde.

    neyse efendim geldik bugüne. pkk eylemleri, yaşar paşanın mütalaaları, başbakan ve diğer siyasi parti üyelerinin açıklamaları, hudson enstitüsü falan filan... öncelikle şunu belirtelim ki türkiye bu günlerde dış politika adına esaslı bir karar değişikliğini icra değil sadece tartışma aşamasındadır. bunun zamanı da seçimlere denk gelmiştir ki iç ve dış politika ayrımının flulaştığı dönemlerdir bunlar( yalçın hocanın kukları çınlamıştır herhalde). ordu diyor ki ver izni gireyim kuzey ıraka, hükümet böyle çaplı bir politika değişikliğinin seçim öncesi suları bulandırmasından korkmakta. ya diğer o ulusalcı ve de cumhuriyetçiler ne düşünüyor. geçen pazartesi baykal habertürk basın kulübünde. murat yetkin -ki bilenler bilir, sağlam gazetecidir ve siyasetçileri sıkıştırırken kimliğine bakan taki doğan, m. ali birand ve muadilleri gibi değildir- adamcağız çıldırdı. takriben yarım saat boyunca aralıklarla sayın baykal nedir politikanız, siz olsanız operasyona icazet verir misiniz? antalyalı da tık yok. işte gereken yapılır. ulan onu tayyip de söylüyor.gelelim bahçelinin prensi ve mart tezkeresinin başat aktörlerinden deniz bölükbaşı na. geçenlerde sky türkte konuk. fikret bila vardı hatta programda. beyefendi işte u.arası hukuk kaideleri mevcuttur, gereken yapılır. bizim uluslararası hukuktan mütevellit haklarımız mevcut. vallaha helal siyasetçi olmadan o söylem yerleşmiş diline. yani net bir şey yok, dolandır lafı.

    nihayetinde arkadaşlar , kanımca, ordu dahil kimse k. ırakla topyekün bir savaşa şimdilik niyetli değil. külliyen bir seçim stratejilerine gark olmaktayız. medyanın da buna katkısı o biçim. misal son bir aydır 45 e yakın insanımızı kaybettik bunların mühim bir kısmı da şehit düştü. hiç pkk nın kaybı yansımadı. bu bir. ikincisi pkk durup dururken ateşkes ilan etti.ardından medyaya pkk nın kayıpları yansımağa başladı. akabinde hudson enstitüsü haberleri. anlaşılan o ki siyasal iktidar, muhalefet, ordu, medya, abd, pkk, ırak tüm aktörler 22 temmuza kilitlenmiş. havada gezen uçan operasyon balonu ise hacmine göre çok daha fazla etki yapıyor; iç politika ile dış politika da girift, kaotik münasebetler içindeler.
    (sinkaf, 22.06.2007 01:01 ~ 01:05)
  8. atatürk'ten beri yapılamayan politika. atamızı kaybettikten sonra ne yazık ki benliğimizi de yitirmişiz
    (rafraf8, 22.06.2007 01:03)
  9. dış politikayı uygulayan da, oluşturan da dışişleri bakanlığıdır fakat özal döneminde olduğu gibi oluşturulma kısmında zaman zaman devre dışı bırakılmıştır. fakat bu bile bakanlığın merkezi rolünü çok fazla azaltamamıştır, dışişleri bakanlığı bürokratları hiçbir zaman tamamen devre dışı bırakılmamıştır.
    (bulamadım, 27.11.2007 18:10)
  10. iki temel ilkesi vardır;
    (bkz: batıcılık)
    (bkz: statükoculuk)
    (bulamadım, 27.11.2007 18:14)
  11. genelde kısa vadeli, çekingen, durağan ve yapıcıdır. ancak yeni süreçte kısmen uzun vadeli ve gerektiğinde sertleşen bir politika izlenmektedir.
    (abdkl, 27.11.2007 18:20)
  12. türk dış politikası açısından ikinci dünya savaşı bir kırılma noktasını teşkil etmektedir. cumhuriyet'in ilanından savaşın başladığı tarihe ve hatta savaşın sonuna kadar tdp'nin özünü tek bir politika oluşturmaktaydı: barışın ve statükonun korunması. barış ve statükonun korunması ilkeleri üzerine kurulu olan bu politikaya "denge politikası" adını veriyoruz. ancak savaşın ardından bu terazinin kolları biraz hunharca kullanıldı. bu bakımdan savaş dönemi ve 1945-1960 arası türk dış politikasını biraz incelemeye almakta fayda var.

    baskın oran - ki bu yazıda kendisinin aynı adlı çalışmasından* fazlaca faydalandık - türkiye'nin ikinci dünya savaşı sırasında "tarafsız" kaldığı yanılgısına dikkat çekiyor ve türkiye'nin savaş boyunca tarafsız değil "savaş dışı" kaldığını söylüyor. bu yoruma katılmamak mümkün değil. zira türkiye, tarafsızlık adı altında edindiği "savaş dışı" kalma tutumuyla, müttefiklerin lehine olan bir konumda yer almaktaydı. türkiye'nin savaş dışı kalmak adına kullandığı en büyük gerekçe "çift taraflı tehdit algısı" idi. inönü, savaşa girmesi için direten müttefiklere karşı alman tehdidini ileri sürerken, 1940 yılında, 1939 üçlü ittifak'ını işletmemek için sovyet tehdidini ileri sürmüştür. üçlü ittifak hakkında bilgi için: (bkz: http://www.dernekturk.com/...) (site default bir site. benle alakası yok. url'si yanıltmasın.)

    savaş dışı kalma gerekçelerinden ikincisi ise türkiye'nin özellikle askeri olarak zayıf bir konumda yer alması üzerine temellendirilmişti. 1923 yılından savaşın patlak verdiği 1939 yılına kadar kalkınma çalışmalarına ağırlık vermiş bir ülke olarak türkiye, askeri bakımdan fazlasıyla zayıftı. yine türkiye bu dezavantajı iki açıdan avantaja çevirebilmişti. birincisi, böyle zayıf bir ülke, müttefiklerin ya da mihverlerin yanında savaşa girse dahi karşı cephe tarafından kolaylıkla işgal edilebilecek, bu da türkiye'nin ortak hareket ettiği cepheye zarar verecekti. ikinci olarak da, türkiye bu askeri zayıflığını savaş boyunca bahane ederek orduya yapılan harcamaları fazlalaştırmış oluyordu.

    sıkça aktarılan bir anektod mevcuttur: ismet inönü, kendisine savaş dönemi ile ilgili olarak "çayımı şeker yerine kuru üzüm ile içmek zorunda kaldım" şeklinde şikayette bulunan birine; "ama çocuğunu babasız bırakmadım" şeklinde yanıt vermiştir. bu anektod ile birlikte, savaş dönemi tdp'nin, aradan 16 yıl geçmiş olsa da hala kalkınma süreciyle boğuşan, körpe bir devletin, ilk fırtınanın tam karşısına dikilip yok olup gitmek istemeyişine paralel olarak, "ayakta kalma" kaygıları üzerinde şekillendiğini söyleyebiliriz. bu dönem boyunca tdp'nin genel nitelikleri olarak, barışın korunması, denge ve statüko politikaları, iç politik ortamın çekişmelerinden bağımsız bir şekilde başarıyla korunmuştur. ancak, savaş sonrası ortaya çıkan iki kutuplu dünyada bir yandan abd'nin diğer yandan sovyetler birliği'nin yaratacağı "çekişmeli" ortam, türkiye'yi uluslararası arenada yalnız bırakacak ve kuruluşundan itibaren yönünü batılılaşma olarak belirleyen türkiye'nin, sovyet tehdidi algısı nedeniyle, denge ve statüko ilkelerini bir kenara bırakarak kendini kayıtsız şartsız batı'ya entegre etmesine yol açacaktır.

    savaş sonrasından 27 mayıs 1960 ihtilaline kadar devam eden dönemde, türk dış politikası, bundan önceki dönemin bir anti-tez'i olarak yorumlanabilir. savaşın ardından oluşan iki kutuplu düzenin tam ortasında yalnız kalan türkiye, kendine bir taraf seçmek durumunda kalmıştı ki hangi tarafta yer almak isteyeceği de gayet açıktır. aaron paradigması dediğimiz, jeopolitik öneme sahip orta büyüklükte devletlerin, iki kutuplu düzende tek başlarına hareket edemeyecekleri, dolayısıyla bu kutuplardan birinde yer almak zorunda oldukları üzerine kurulu teori, kendisini türkiye örneğinde kanıtlamaktaydı. öncelikle türkiye, sovyet notalarına verdiği kesin redlerin ardından batı dünyasından destek arayışlarını da hızlandırmıştı. yine bu bağlamda, türkiye'nin bm kurucu üyesi olmak amacıyla almanya ve japonya'ya sembolik savaş ilan etmesinin ardında, aktif dış politika hevesinden ziyade, sovyet korkusu yatmaktadır. bu sembolik ilanla batı'ya gerekli mesajı ileten türkiye için bugün dahi etkisini yitirmeden sürmekte batı güdümlü dış politika anlayışı başlamış oluyordu. bundan sonra gelişmeler hızla birbirini izledi. önce, sovyetler birliği'ni çevreleme politikası çerçevesinde abd tarafından hazırlanan truman doktrini ile türkiye 100 milyon dolarlık askeri yardımı cebine indirdi (yunanistan bu yardım çerçevesinde 300 milyon dolar pay almıştır). sonrasında türkiye, yine abd tarafından, batı avrupa devletlerini ekonomik olarak canlandırmak, abd'nin bu ülkeler üzerinde denetimini sağlamak ve kendi mallarına pazar sağlamak amacıyla hazırlanan marshall yardımı'na, programda olmamasına rağmen defalarca başvurarak sonra hazırlanan özel bir statü ile bu yardımdan pay almayı başardı. bu plana müdahil olmakla türkiye'nin amacı batı avrupa'nın gıda ve hammadde sağlayıcısı haline gelmekti. özellikle bu iki askeri/ekonomik yardımla türkiye, ekonomisini koşulsuz ve plansız bir şekilde batı'ya açmış bulunmaktaydı.

    hemen ardından nato'ya üyelik çabası kendini gösterdi. önceleri ingiltere ve yunanistan'ın istekleri doğrultusunda defalarca reddedilen türkiye, kore savaşı'na tbmm'ye danışmaksızın asker göndererek bu kutsal amacına 18 şubat 1952 tarihinde ulaşabildi. bu uğurda 721 askerini kaybeden türkiye için nato üyeliği, sovyet tehdit algısı karşısında kendini güvence altına almaktan daha öte anlamlar taşımaktaydı. 1945'den önce de kendine yol olarak batılılaşmayı belirleyen tdp, bu dönemden sonra kültürel olarak bu algısında daha muhafazakar bir hal benimsemesine rağmen, dış politikada daha önce edindiği "uydu olmama" kaygısını ise elinin tersiyle kenara itebilmişti. bu noktada kendini gösteren açık çelişkinin altında ise tdp'ye daha önce fazlaca etki etmeyen iç politik kaygı ve çekişmeler yatmaktaydı. zira bu durum sadece nato üyeliği ile de sınırlı değildi. dönemin iç ve dış politikalarına tamamıyla hakim olan "anti-komünizm" kriteri, ki bugün dahi etkisini gösterebilmektedir, adnan menderes tarafından, sovyetler'in stalin'in ölümünden sora yumuşama dönemine girmesinden sonra bile, içte berbat halde olan siyasi ve ekonomik koşulları kendi lehine çevirebilmek adına kullanılmıştır. demokrat parti hükümeti, anti-komünizmi gün geçtikçe daha da kötüleşen ekonomiyi düzlüğe çıkarabilmek adına batılı devletlerden kredi alabilmek için politik bir araç olarak kullanmıştır. ancak, dp batılı devletlerden beklediği yardımı bulamayınca, menderes iktidarının sonlarına doğru moskova gezisini planlamıştır.

    1945-1960 arası dönemde, bugün dahi tartışılsa da, subjektif bir yorum olarak sovyetler, tarihi birikimin de etkisiyle ana tehdit olarak belirlenmiş ve türkiye buna karşı kendini koruma ihtiyacı hissetmiştir. bu ihtiyaç kendini, tdp'nin denge ve statükonun korunması ilkelerini yerle bir edip, aktif dış politika adı altında bağımsızlığını zedeler bir halde batı dünyasına koşulsuz entegrasyonu olarak nihayete erdirmiştir. türkiye bu dönemden itibaren, ecevit iktidarı ve kıbrıs çıkarmasını bir kenara koyarsak, göreli özerklik'den de vazgeçmiş bulunuyordu. aktif politika maskesi ile ihtiyat ve dengeden tamamen uzak dış politika anlayışı, özellikle 1980 darbesi sonrası iktidara gelen özal dönemi ile de büyük ölçüde benzeşmektedir.

    ilerleyen dönemlerde 1960 sonrası türk dış politikasına da değiniriz. yoruldum şimdilik.


    not: baskın hoca'nın kitabından acımasızca faydalandım. hakkını helal etsin. umarım faydalı olur okuyanlara.
    (spotless mind, 28.06.2008 18:44 ~ 22:20)