tartıştığı, konuştuğu meselelerin neredeyse hepsi batıdan geldiği için, batının meseleleri olduğu için bir aydından çok papağana benzemiştir.
milliyetçilik olsun, ulus devlet modeli olsun, faşizm olsun, liberalizm olsun, kapitalizm olsun, sosyalizm olsun, komünizm olsun bunlar bize has meseleler olmaktan çok batının veyahut doğunun meseleleridir. matbaa ile geç tanışmamız, feodal düzenden geç çıkmamız , geç endüstrileşmemizin yarattığı sonuçlardır tüm bunlar. ayrıca üç kıtaya yayılmış koca bir imparatorluktan ulus-devlet anlayışına ve tektipleştirmesine geçmek (bağımsızlık için zorunluydu bu) zorunda kalmamız da türk aydınının bocalamasına sebep olmuştur. bugün aydın denilen insanlar hala batının komplekslerine sahipmişizcesine ülkemiz hakkında ahkam kesmekte lakin gerçek sorunlarımızı, gerçek komplekslerimizi, gerçek çözümlerimizi ortaya sunamamaktadır (istisnalar kaideyi bozmaz).
lakin geçmişe baktığımızda dışarı değil içeri doğru bakan aydınlar (veyahut felsefeciler) da çıkmıştır içimizden.
türk aydını tercüme odasında doğmuştur der ece ayhan. türk aydını da tercüme aydınıdır, yani kendini bulamamıştır henüz ve hakiki anlamda bir muhaliflik kaygısı gütmez. sistemle bir şekilde fazla gerilmeden yayılmak (götü yaymak) şu anda türk aydını olarak adlandırılan eşşeklerin (çift -ş ile) temel görevlerindendir. ben aydınım diyen birisine kesinlikle inanmamak gerekir. o; paranın aydınıdır ve de çıkarların.
şöhret budalasıdır. başka hiçbir ülkenin aydınında olmayan okuduklarıyla caka satmak ve ait olduğu toplumun değer yargılarıyla dalga geçmek gibi bir özelliği bulunan aydındır. tabii ki hepsi için söylenmez ama illaki birçoğunda vardır bu. ayrıca kendi içinde kendine en çok çatan sınıftır da. sömürge entellektüeli bile olmayacak bir tür olduğu için kendi içinden züppe tipi bir aydın türeten bu sınıf tüm dünya litaratüründe üzerine en çok eser verilen de aydın tipi olmuştur. (felatun bey, efruz bey, bihruz bey... gibi.)
ülkemizde sahte aydınlara verilen isimdir. gerçek aydınlar ise faşist,sosyalist,laik vb. sıfatlarla tanımlandırılıp insanların gözünde sevimsiz gösterilmeye çalışılmıştır ama kendi nezdimde başarılı olamamıştır. örnek: emre kongar,nihat genç
türk aydını fikirlerin içini doldurmaktan çok, savunmayı tercih etmiştir. bunu da batının argümanlarıyla yaptığı için toplumdan kopma noktasına gelmiştir. elbette aydın yalnızdır fakat sartre'nin da dediği gibi içinde bulunduğu toplumun sorunlarını kendisine dert edinmelidir. ancak bizim aydınımız toplumdan çok kendi şöhretini, bazıları makamını düşünmüştür. bunun içinde batının argümanlarıyla konuşmak her zaman cazip gelmiştir. hatta bazıları daha ileri gidip sadece taklit yapmıştır. burada ister istemez gerçek aydınımız cemil meriç'in sözleri akla geliyor:
"türk aydını her mevsim başka bir meçhulün sevdalısı.geçen asrın ortalarında ıslahatçıdır,sonra ihtilalci olur,sonra inkılapçı.ve tarih,27 mayıs'tan sonra yeni bir kahramanın zaferine alkış tutar:devrimci.artık iki hücreli bir mahpesteyiz: hücrenin biri devrimcilerin ,öteki gericilerin."
meriç'in de dediği gibi her mevsim başka bir düşüncenin sevdalısıyız biz. aydınımız takilt eder getirir. buna karşı düşüncemiz bile düşünmeden gelişir. her iki taraf sadece savunur. neyi ,niçin savunduğunu bilmeden. aydını böyle olan toplum ise daha beterine başvurur. yani şiddete. bu ise bize düşünmeyi bile unutturur.
not:elbette bu giri gerçek aydınları kapsamamaktadır.
şu zamanımızda diğer tarafta dünyaya gelmeden önce sorsalar türk aydını olarak mı yollayalım seni yoksa ukraynalı bir orospu olarak mı hayata diye heralde gerçek türk aydınlarının çektiklerini bilenler ikinci tercihi bile bir anlık düşünebilirler heralde. tabii türk aydını olmak çok daha namuslu, gururlu, şerefli bir olaydır ona sözüm yok ama yaşam zorluğu bakımından bir göz önüne almak istedim vahim durumu biraz sadece.
ben, içimden diyordum ki, bu adam, bu hükmü hep istanbul'a göre
veriyor, karışık ve bulanık bir şehir halkının huyunu bütün millete mal
ediyor. asıl vatanı, asıl milleti, anadolu'yu hesaba katmıyor. orası,
buradaki nifaklardan ve pisliklerden arıdır. orası, benim gözümde, ıstırabın
en özlü alevlerinde kaynayıp pişmiş bir hayat mayasıyla yuğrula yuğrula
kutsallaşmıştır:
bu ülkede, temiz yürekli, duygulu ve candan insanlar
vardı. zenginin kapısı fakire açık ve gurbet yolları, sonunda
mutlaka bir sıcak yurda ulaşacaktı. orada, bütün kadınlar
ana, bütün kızlar kardeş ve bütün çocuklar evlattı. oranın
taşı arkadaş, yoksulluğun derecesi bence malumdu. fakat,
bu maddi yoksulluğun içinde bir manevi varlık bulacağımı sanıyordum.
şimdi ne görüyorum? anadolu... düşmana akıl öğreten
müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen
gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker
kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların,
frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan
softaların türediği yer burasıdır.
burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit
dolu türk gencinin kafası taş altında ezildi. burada, yüzü
düşmana dönük, nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu. burada, milli timsalin, milli bağımsızlık sembolünün yolu
kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla
çevrildi. burada, ben, vatan delisi millet divanesi ; burada, ben harp malulü ahmet celal yapayalnızım.
bunun nedeni, türk aydını, gene sensin! bu viran ülke
ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? yıllarca, yüzyıllarca
onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak
üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde
buluyorsun.
anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. bir
kafası vardı; aydınlatamadın. bir vücudu vardı; besleyemedin. üstünde
yaşadığı bir toprak vardı! işletemedin. onu, hayvani duyguların, cehaletin,
yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. o, katı toprakla kuru göğün
arasında bir yabani ot gibi biti. şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin.
ne ektin ki, ne biçeceksin? bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi?
tabii ayaklarına batacak. işte, her yanın yarılmış bir halde
kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. öfkeden
yumruklarını sıkıyorsun. sana ıstırap veren bu şey, senin
kendi eserindir, senin kendi eserindir.
tek perdelik 'türk aydının ihaneti' oyununun başkahramanı. oyun da hemen aşağıda zaten.
oyundan bir sahne...
sahneye giren çıkan belli değildir, koroya benzer bir grup elinde televizyon anteniyle kendini şef sanan bir deliye bakarak
türk aydını, türk aydını
dinlemedin hiç haydını
nüfusunu kimse bilmez
nereye yaptırdın kaydını
diye bir marş okur. karanlıktır. perde iner. seyirci de uğultular.
birinci seyirci: lan bu kadar kısa perde mi olur (tükürür)
birinciseyircidengazalanikinciseyirci: (sırıtarak) amerikan bezinden mi yaptınız bu perdeyi
uğultular çoğalır. kimse gülmeyince biri susar, diğeri başını 'amaan sen de' diyerek yere eğer. tam o anda perde açılır. sağdan kendi röbdoşambır zanneden bir adam girer.
robdöşambır: (ellerini iki yana açarak) aydın ger kağıdı yavrum. (kağıttan murat kamouyudur) sonra da buruşturur atarız. (hergün yüzlerce zırvayla zihinleri iğdiş eden gazetelere bir gönderme mi var acaba) bir aydın kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış olur, hep beraber güleriz. (tek perdelik türkiye güldürüsü) sonra da şu aklını peynir ekmekle yiyenler tımarhanesinin bir zamanlar şehrin en nezih semti olduğunu unutup, burayı bir cinnet bahçesine çeviren yarımakıllılara güldürüklü bir manifesto yayımlar, maytapımızı geçeriz. belki üstümüzden bir bush geçer. ha ha. sonra da kurtkaçıranları saldık mı ortaya bak nasıl da şenleniyor şu deliler ülkesi.
yukarıdan elinde kara kitaplı bir hayalet, kısa perdenin geri kalanının nerede olduğunu hatırlatırcasına sahneye iner; hatta inmez, asılı kalır. çok uzaklardan gelir gibi bir ses şarkı söyler: asılı kaldım bir ipin ucunda.
elindekarakaplıkitapladolaşanhayalet: (şaşırarak) bu şarkı da ne azizim? (seyircinin göremediği bir azize bakar gibidir) tabii münevveri mahallelerinde ölmeye tutmuş bir teyze zanneden bitirimler böyle şarkılar da dinler. (kendi kendine güler) hem bu aklıevveller ne anlasın yüzünde turnusol kağıdı gören nur halkalarından. (tereddüt ederek) bir cemaate gönderme oldu sanki aydıncım!
aydın: (elini boşluğa doğru sallayarak) amaan giden gitsin boşver, bilerek mi gönderdik canım!
elindekarakaplıkitapladolaşanhayalet: (aydının kayıtsızlığından güç bularak) doğru diyorsun azizim, hem giderler de belki kendi çirkinliklerini görüp kudururlar. (uslu dururlar olacaktı, ama içim elvermedi)
elindekarakaplıkitapladolaşanhayalet: varsın kıçındakikurtlardanyananasipliolanlar bize vatan haini desinler aydıncığım, hem söz konusu vatansa gerisi nedir?
aydın: (yakaladııım der gibi göz kırpar. kısık bir sesle) teferruattır abicim.
elindekarakaplıkitapladolaşanhayalet: bunlar teferruat nedir bilirler mi aydıncım? yok, vatanı da bilmezler sorsan. şeytan saklambaç oynamayı severmiş, teferruatta gizlenirmiş. bunlar o teferruatta gizlenen şeytana kurban olsunlar. (elini düşünceli bir şekilde başına götürür) ama hain diyorlar bize be aydınım.
aydın: (ümitsiz bir bakışla) boşver abi birbirlerine duydukları nefretle mahallemizi karanlığa boyayanların dilindeki eniklere kim aldırış eder.
zavallı türk aydını... batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. sonra unutur hazineleri olduğunu. düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. dev papağanlaşır.
zavallı türk aydını! kimlerin peşinden gitmemiş. düşmanları dost, dostları düşman olarak tanımış. peygamber'in adını anmağa cesaret edemeyen bir efgani'yi (cemaleddin efgani) peygamber kadar saygıya layık görmüş.