müziğin huzursuz girdaplarında kaybolup gitmiş pek çok dahiden daha şanslıydı syd barrett. her ne kadar o bunu yeterince bilmemiş olsa da,
pink floyd elemanlarının da dahil olduğu milyonlarca seveni vardı çünkü. "süper müzik adamı" filan değildi sanılanın aksine, onun en büyük özelliği, onla konuşan, aynı havayı soluyan herkese "
ilham" verebilmesiydi. ona dokunan herkesin hayatı mutlaka bir şekilde değişti, pek çoğununki pozitif yönde.
roger waters'ı harcayıp geçecek değilim ama kendisinin de itiraf ettiği gibi, syd onun hayata bakışını baştan aşağı değiştiren yegane insandı.
hiç tanınmayan blues müzisyenleri
pink anderson ve
floyd council'den esinlenerek arkadaşı roger waters'la beraber kurduğu pink floyd, büyük çoğunluğu barrett tarafından yazılan "
the piper at the gates of dawn" albümü ile büyük bir çıkış ve ticari başarı yakaladı. zaten psikolojik sorunları olan barrett, 21 yaşında gelen bu ünle darmadağın oldu.
lsd'nin dibine vurdu, yaşayan bir ölüye dönüştü. konserlerde bitmeyen soloları ve ayakta duramayan halleri ile gruptan ayrılıp (ya da tasfiye edilip) yerine
david gilmour'un gelmesi uzun zaman almadı.
üç solo albüm yaptı: "
the madcap laughs", "
barrett" ve "
opel". uzun yıllar annesinin varoş evinde resim yaparak ve bahçe ile ilgilenerek yaşadı. hayatını pink floyd'un ona düzenli ödediği teliflerle sürdürdü. yaşamının son yıllarında, asıl adı olan
roger keith barrett adına dönüş yaptı. 7 temmuz 2006'da da, etrafındakilerin söylediğine göre, huzur içinde öldü.
dediğim gibi, o bir "
ilham kaynağı"ydı, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere, ünlü ya da ünsüz, müzisyen ya da değil pek çok insana ilham verdi, vermeye de devam edecek, o bunu hiç bilmese de...