camel ın 1984 yılında çıkardığı albüm ve bu albümle aynı adı taşıyan şarkısı. evet evet hep bu cümleyi kurmak istemiştim " albüm ve albümle aynı adı taşıyan şarkı " o kadar mesudum ki. öhm neyse. albümde yer alan şarkılar şöyle olmakta:
pressure points
refugee
vopos
cloak and dagger man
stationary traveller
west berlin
fingertips
missing
after words
long goodbyes
yalnız şarkıya da ayrı bi' yer açmak lazım bu giride. nası desem. yumuşak bir başlangıç, sakin bir melodi ve sonlara doğru coşan, artık gitar solo mu desem ne desem bilemediğim, süper bir şey. bir yandan flüt girer, dalar gidersin öyle uzaklara. falan filan işte.
camel albümü. ama aynı zamanda albüme adını veren çok değişik enstrümental, acaip bir şarkı. aklıma şimdi geldi dinlerken şarkının kısa da olsa o flüt çalan yeri trt 3 de gösterilen belgesellerin fon müziği gibi. arka ses deki kadın evde bebek varmış gibi konuşur hani huzurludur falan. onların müziğine benziyor işte.
hani bazı şarkılarda, her dinlediğinde sürekli bir sahne gelir akla, o sahne ki her duyguyu yaşatır insana o an. ama bu şarkı diyor ki sonun da; hüzün!
çoğu camel şarkısı gibi bu da birden fazla bölümden oluşur (zaten progressive bir bakıma bu değil midir?).
ilk kısmı 2:35'e kadar süren ve iç parçalayan flütün sesini duyabileceğimiz duygusal bölümdür. 2:35'ten sonra da coşan gitar solosu girer devreye. bir tokat da o vurur dinleyiciye.
bunun üstüne rajaz albümünden shout'ı dinlemek farzdır. nitekim stationary traveller'ın yarattığı karamsar bulutları dağıtır melodisiyle, huzur verir.
varolduğunun farkında bile olmayanların yeminle bu yaşadıkları hayatlarının sayılmayacağı şarkı. reenkarnasyon istesinler ne bileyim joker hakkı istesinler. yazıktır günahtır.
camel dinleyen seven ya da bu gruptan haberi olan herkesin verdiği ilk tepki " lady fantasy abi yæ deli şarkı " sürekli bir lady fantasy şarkısı gelen ilk tepki sanki vampir lafını duyunca sarımsak çıkarmaya benzeyen bi durum oldu. anlamıyorum hayatında bir kez dahi olsa bu şarkıyı dinleyip de sevmeyen insan nasıl olur. hele ki camel ın fanları bu şarkıyı nasıl sevmez nasıl beğenmez aklım almıyor. bu kadar güzel bir şaheserin değerinin bilinmemesi şahsen bana çok koyuyor.
bi kere başta anlaşalım. stationary traveller şarkı değildir. bir felsefe bir aşk bir yol gösterici bir dinlenme aracı bir meze olarak görülebilir ama şarkı olarak göremiyorum. kaç senedir bu şarkıyı dinliyorum. her dinleyişimde beni sikmekten beter ediyor. media playerda her çalışında albüm kapağını görünce beni tripten tribe sokuyor. nasıl bir ruh hali ile yapılmış yapılırken kaç galon alkol ve kaç kilo kokain tüketilmiş bunları hep merak ediyorum. normal bir insanın yapacağı birşey değil stationary traveller.
gün gelir umutsuzluğa kapılırsın zor zamanında yanında olur. gün gelir kafan karışır yol gösterici olur. gün gelir stres sıkıntı gırla sarar etrafını rahatlatıcı görevi görür. işlevi çoktur stationary traveller ın.
andrew latimer sana ne kadar küfretsem azdır. amıma koydun hala daha bu şaheserle koymaya devam ediyorsun.
camel dinleyenlar ; bir kereliğine olsun sessiz sakin bir anda açın şu şarkıyı düzgünce dinleyin ve artık yeter camel ın sadece lady fantasy şarkısı yok amına koyayım. andrew latimer bile yaptığına pişman oldu lady fantasy şarkısını.
not: lady fantasy şarkısını severim ona lafım yok ama camel sadece lady fantasy şarkısını yapıp müziğe veda etmedi mükemmel şarkılar yaptı zahmet edin de bi dinleyin amına koyayım.
bilen yada bilmeyen herkesin, şöyle hatırı sayılır büyüklükte kabinlerden ( devasa olmasına gerek yok, konser boyutunu kastetmiyorum ), ışıkları kapatıp, eline de orta kalitede bir bardak kırmızı şarap alıp, mümkünse ortamdaki tüm sesleri susturup ( kapı, pencere kapatmak gibi ), hallice biraz volume verip dinlemesi gereken şarkı.
yok lan şarkı değil, ağzımdan kaçtı. hüznün, huzurun istiklal marşı. notalar biçiminde mix edilmiş katışıksız, saf, silme hüzün ve huzur.
benim hayalim ise; şöyle saatlerden 17:00 - 18:00 civarı olacak. bahar mevsimi olacak, yani güneş batmaya yakın. bir tepe üstünde evin olacak, tepenin arkası uçurum ve gözalabildiğine okyanus, evin ıssız bir yerde olacak. yani zaten hiçbir ses gelmicek etraftan. kapı pencere açık olabilecek bu sayede ve çok hafif esecek, perdeler de sonuna kadar açık, göz alabildiğine okyanusu görebileceksin, belki bir tütsü yakacaksın. içerisi ise tam bir loş olacak. hani askerde lüzumsuzsa söndür yazısı vardır ya anahtarların üstünde, işte ne lüzumlu ne lüzumsuz olacak ama sen yine de ışık yakmayacaksın...ve eline bir bardak sıcak şarap alıcaksın, içine belki bir tane kuru karanfil atıcaksın. sigaranı da yakıp volume vermekten alıkoymayacaksın kendini...