1. sevgilisi olan hatunu tavlamanın altın kurallarıkonusunda aklıma gelmeyen sözün tamamını bi yazar gönderdi. teşekkür ediyorum kendisine. isminin açıklanmasını istemediği için direkt olayıma giriyorum;

    kadın senden soğumuşsa,unut gitsin.seni severler,sonra içlerinde birşey döner.bir lağım çukurunda ölmek üzere olduğunu,ya da bir arabanın altında kaldığını görseler bile üzerine tükürürler."

    charles bukowskı

    evet, soğuyan bi kadını döndürmek olanaksız. gitmeyi düşünen kadını durduramazsınız. erteleyebilirsiniz sadece. ama eninde sonunda gider. zaten gitmemesi daha kötü olur o saatten sonra. sadece görüntü olarak yanınızda olan ama çoktan uzaklara gitmiş bi sevgili çok acıtır. peki ne yapmalısınız? gerçi ne arar lan sizde sevgili? geceleri gufy mickey mini mouse parmaklayıp uyuyan adamlara anlatıyorum ya neyse… içlerinden bazıları, “kayser abi, benim sevgilim var ve elimde tutmak istiyorum, nolur akıl ver” dedi diye yazıyorum he. onlara olan şefkatimden. ne yapmalısınız? kadının nasıl olsa gidecek olması, ona giderken zarar vermeyeceğiniz, ruhunu allak bullak edemeyeceğiniz, gittiği yerde huzursuzluk içinde kıvrandıramayacağınız anlamına gelmez. ayrıca giden her kadın geri döner. gidişi kadar kesindir dönüşü. yeter ki siz içine sıçmayın. peki bebişlerim, başlıyorum, dikkatli okuyun…

    -her zamanki sevgilinizin her zamanki sesinde, bakışında, tonlamasında, havasında bile farklılık hissettiğiniz an, ki her erkek hisseder bunu, onu kaybetmişsiniz demektir. ama bu öylesine size özel, sadece sizin hissedebileceğiniz bi şeydir ki, anlatsanız, korku filmlerinde hayalet görmüş çocuk gibi aşağılanır, bu gerçeği kimseye inandıramazsınız. “abi ya selen’de bi şey var dersiniz bi şey”, arkadaşınıza, “ne var olum” der o da size, “yaaa telefonda bugün bana işinin olduğunu söylerken sesi çok acayipti, ayrıca her zaman kapatmadan bööö” derdi. falan fıstık. sadece sizin anlayabileceğiniz yüzlerce ayrıntıyı, değişikliği, hepsinden önemlisi o hissettiğiniz soğukluğu, yabancılaşmayı arkadaşınız anlayamaz. anlatamazsınız. anlatmaya çalışsanız, “ulan karı gibi nelerle uğraşıyosun ya. bişey yoktur olum takma kafana” cevabını alacağınızı da bilirsiniz. hak verirsiniz ama ona. kendinize bile anlatamıyorsunuzdur çünkü ne olup bittiğini… tek bildiğiniz “bişey” var. hoşunuza gitmeyen, ruhunuzu sıkan, sizi garip, kasvetli bir korku içinde bırakan “bişey”. sevgilinize ufaktan sormaya çalışırsınız, “yok bişey ya nolcak her zamanki gibiyim işte” cevabını yine aynı havayla duyar, benzer hareketlerin sizde yarattığı o zavallı ürkeklikle susarsınız. üsteleseniz, hem ezik hem paranoyak olacak hem de o iğrenç havayı tekrar yaşayacaksınız. sonra ne olur peki? gerçeğin üstünü örtme anı gelir. halbuki ilk aklınıza gelen doğrudur. “bişey” vardır. ama siz arkadaşınıza, sevgilinize, ama hepsinden önemlisi inanmak istediğiniz şeye hak verip, “yaaa ne salak biriyim ben. altı üstü kötü bi gün geçirmiştir. paranoyaklığa bak. offff ya canım benim daha çok yanında olmalıyım. ottan boktan kıllanıyorum” diyerek o “bişey”leri ertelersiniz.

    - o“bişey”in kesinlikle iki nedeni vardır. ya bir ibiş vardır etrafında dolanan ya da olmaya başlamıştır. üçüncü seçenek asla olmaz. sevgilinizin yavaş yavaş elinizden kayıp gittiğini görür ama bir şey yapamazsınız. bitiyordur. bazen böyle her iki tarafın da bittiğini bildiği, ölmüş ilişkiler vardır, ortada ikinci bi erkek olmadığından öylece devam eder. erkek, zaten ayrılabilen bir canlı değil, terk etmesini beceremez. kadın ise başka bi erkek olmadan o işi kalkışmaz. eee nolur peki? ortada ceset çiftler dolanır. çok görüyorum ben etrafta. birbirlerinden iğrenme aşamasına gelmişler. keşke nefret olsa… aynı masadalar mesela, kalabalık bi grup, arkadaşları, kız mutlu, esprili, havasında olunca erkek durgunlaşıyor, erkek masanın bir numarası olunca da kız sessizleşiyor. içlerinden şu sözleri geçirdiklerine eminim, “herkese mavi boncuk dağıtıyo yine… gül gül millete orospu…” ya da “hiç komik değil anlattıkların. gören de matah bişey sanır. gerizekalı” birbirlerinin mutsuzluğundan beslenen çiftler haline geldikten sonra yapacak bir şey yok. kadının çevresine yeni bir erkeğin girmesini beklemek dışında. erkek de o cesaret yok çünkü. kalem kıramaz.

    aaaa başlamamışım lan hala altın kurallara… neyse bu yalnızca girişti…
  2. -soğudu sizden. fark edebiliyorsunuz. artık kendini avutma dönemi de bitti. açık her şey. ama yine de bazen bi umut, acaba soruları dolanıyor beyninizde. işte böyle zamanlarda çok mu evhamlıyım, kompleksliyim, karı gibi her şeyi düşünüyorum, yok yok beni hala seviyor, hala eskisi gibiyiz diye düşünerek eski anlarınızı tekrar yaşatmak istiyorsunuz. kısa ama sizde iz bırakan anları. ya jesi olsa şimdi daha güzel anlatırdı gerçi ama, breaking and entering de bi sahne var, will, yani jude law da benzer bir durum yaşıyor. gerçi karısının hayatında başka bi erkek yok, istisnai bi durum yüzünden gitmiş o. ama yine de gitmiş. jude law diyor ki ona, giyinirken, “hani sen bi gün benim koluma ısırmıştın ya çok hoşuma gitmişti. farklıydı” türünde bi şeyler. karısı da gülümseyerek yanına gelip tekrar ısırıyor kolunu. ama ikisi de biliyor ki aynı hava yok. zaten jude law “bu sadece dişlerindi” diyerek noktayı koyuyor. bu sahne gibi bir çok sahneyi tekrardan yaşatmaya çalışırsınız. bi an durduk yerde burnunuzu öpmüştür, tekrar öptürürsünüz aynı yoğunluğu hissedin diye, olmaz, şarkınızı çalıp sımsıkı sarılırsınız ona, çok sıkı, daha sıkı, biz birbirimize hala aşığız sarılması, yine olmaz, size ait olmayan bişeyler hissedersiniz o sarılışta. size “ben bu öğlen arkadaşlarımla yemek yiycem” der, hatta “yiyebilir miyim” der, siz de “tabi canım elbette” diyerek eskisi gibi cool, esprili, rahat olmaya çalışırsınız, ama o da olmaz. iki saat sürer. sonra yine kuşkular sarar içinizi. sinirli biri olursunuz. kompleksli. kıskanç. zaten cool guy da olamamışsınızdır az önce. hissetmiştir cool olmadığınızı. komik de bulmamıştır sizi.

    -ne yapmanız gerekiyor peki? kadınlar ne olursa olsun başka bi erkeğin varlığından söz etmez. bunun bir çok sebebi var tabi ama, birincisi ve en büyüğü, ne yazık ki kadınların acımasız ve bencil olmaları. tabi bu erkeğin varlığına kendilerinin de hala tam olarak inanmamasın da etkisi var. 4-5 senelik ilişkilerinin, tek erkeklerinin bitip yerine başkasına geldiği düşüncesini doğru olup olmadığını bilmiyor, bilseler de buna inanmakta güçlük çekiyorlar. ama dediğim gibi asıl neden kadınların terk ederken, aldatırken bile hesaplı olması. vicdanen rahat olmak istiyorlar. onu iyi hatırlamanızı. arkasından “vayy kaşar orospu” dememenizi. ve tabi ki hala onu sevmenizi, aşık olmanızı. sonuçta o sizden soğumuş olsa bile sizin onu sevmeniz onu rahatsız etmez. bilakis hoşuna gider. ne kadar çok erkek ona aşık olup hakkında iyi düşünürse onun için o kadar iyidir. dolayısıyla sonuna kadar inkar eder. asıl nedenin onu çok üzmeniz olduğu, çok yıprandığını filan söyler. sizde de salaklık vardır tabi. erkeklerde yani. arkadaşınız görür birinle onu, size söyler, önce kızar, bağırır, sonra da “aman ya arkadaşıymış” der geçersiniz. inanmazsınız. kompleksli, kıskanç, paranoyak bi erkek durumuna düşmeyim dersiniz. sonrasında bu kendini kandırma olayı kızla çocuğu yatakta görüp de anlamayacak kadar ileri boyuta bile taşınır. yine inanmazsınız. sevgiliniz yine sizi kandırır. kanmak istersiniz çünkü. onun hayatının tek aşkı sizsiniz ya. sonsuza kadar sizi sevecek. böyle böyle iyice küçülür, kendinizden nefret edecek duruma gelirsiniz. ama kadın asla size açılmaz. son hamleyi yapmak istemez. ihale sizde kalsın, ayrılan taraf siz olun, tüm bu yaptıklarına rağmen mağdur ben olayım der…

    -peki ona en çok zararı nasıl verebilirsiniz? giderken yani. “bak canım ben seni seviyorum, ayrılma gibi bi düşüncem de yoktu. aklıma bile gelmedi yahu… ama sen istiyorsan yapacak bi şey yok tabi… yine görüşürüz nasılsa” falan filan. yani cool, aklı başında, güçlü bi şekilde. hani ne salya sümük bana dön diye yalvararak ne de “siktir lan ben de seni sevmiyorum. ne orospuymuşsun kaltak allah belanı versin kokun sindi mi onun da üstüne” şeklinde kayışı kopartarak. ayrılmak isteyen bi kadına kuru bi “peki” den daha fazla koyan şey yoktur. sadece “peki...” kadın ruhu olumsuzluğa, mutsuzluğa bağımlıdır. fazla mutluluk hoşlarına gitmez. içinde illa da bi hastalık ararlar. kafalarına bi şey takmak zorunluluğu hissederler. kadın en mutlu anında bile nostaljik, melankolik, olumsuz şeylere ihtiyaç duyar. özellikle de elinde olmayana… üç gün sonra o fırıldak dallama şebeklikler yaparken siz geleceksiniz aklına. sizin yanınızda olsaydı da o gelecekti. ne yoksa onu özlerler... ben bu ibişi mi sevdim diye bakacak ona. ne cool adamı ya tam şaklaban diyecek belki. hepsini demeyecek tabi üç gün sonra. sadece anlık içinden geçecek başlarda. ve zaman geçtikte büsbütün saracak. acı çekecek. kanayacak. ne size dönebilecek ne onunla olabilecek. bedelini o ibneye ödetecek tabi. ağzına sıçacak. siz nasıl kalacaksınız peki aklında? gitmek istediğimde bana sevgi dolu gözlerle bakıp sadece “peki” diyen onurlu, gururlu, tam bi erkek… yeppppppppppppppp…
  3. soğuyan sevgiliyi elinde tutsan ne olacak onu anlamadım. bir kere soğumuş işte demek ki yolunda gitmeyen bir ilişki var ortada. soğuduktan sonra karşıdakinin ilişkiye inancını geri getirmeye çalışmak seni de bitirir zaten ve muhtemelen o ısınır çabaların sonucu ama senin sıcaklığın aynı değildir. klima mı bu zaten kumanda ile idare edilecek. eğer soğudum dedikten sonra iki çiçek bir öpücükle ısınıyorsa dengesizdir o bırakın gitsin, bırakın soğusun, hatta uğurlar olsun.