skolastik yapıda ekonomik yapı ne şekilde? ekonomik kurumlar neler? ortaçağ başlangıç ve bitişiyle ilgili bazı tartışmalar olmakla beraber genel kabul gören roma imp. tarih sahnesinden çekilmesiyle yanılmıyorsam 476 yılına denk geliyor ve bu tarihle ortaçağ’ın başladığı ve istanbul’un fethi ile 1453 yılında sona erdiğine dair bir fikir birliği var. kabaca 1000 yıllık bir dönemi kapsıyor.
ortaçağdaki temel özelliklere yani bu çağın özelliklere baktığımızda toplumsal yapıda feodalizmi görüyoruz. feodalizm de savaşçı bir sınıfsal yapıya dayanıyor. ortaçağda ilkçağdaki gibi çeşitli istilalar söz konusu. her an bir viking ya da macar saldırına bir ülke maruz kalabiliyor. bu toplumsal yapı da ülkenin korunması için bir savaş gücünün kurulması görüşünü doğuruyor. bu savaş gücünün oluşturulması ise aslında krala ait toprakların asillere süvari karşılığında yani silahlı askerlerin oluşturulması koşuluyla bu asillere dağıtılmasıyla sağlanıyor. toprağın büyüklüğüne bağlı olarak da belirli sayıda silahlı süvari oluşturması ve bunu finanse etmesi istenmiştir asillerden. bu tabii roma imparatorluğuna benziyor. orada da köleler ve kiracılar tarafından işletilmesine dayanan bir sistem var. feodal yapı oluşturulurken roma imparatorluğundaki bu yapıdan da yararlanılmıştır. demek ki avrupa'nın dış saldırılara karşı korunabilmesi için bir savaş gücü oluşturulması ihtiyacı ortaya çıkıyor ve bunun finanse edilmesi için feodal yapının en uygun olduğu düşüncesiyle bu sistem kurulmuştur. burada üretimi köylüler ve serf adı verilen köleler yapmıştır.
feodal sistemde toprak sahiplerinin ekonomik bir güç olmadığını politik de bir güç olduğunu görüyoruz. çünkü bazı bölgesel yargı ve yönetim işlevlerini de yerine getiriyorlar. asillerin kurmuş olduğu mahkemeler ve yargılamalar var mesela. feodal sistemin sosyal piramidin tabanında köylüleri ve el sanatlarıyla uğraşan zanaatkarları görüyoruz. bu roma döneminde gelişmeye başlayan ticaret,finans ve küçük çapta sanayi (günümüz anlamındaki gibi tabii değil) bu dönemde de gelişmeye devam ettiğini görüyoruz. yani roma dönemi son bulmasıyla son bulmamıştır finansal faaliyetler gelişmeye devam etmiştir. avrupa’nın farklı bölgelerinde de gelişmeye devam etmiştir. feodal beylerin yanında ticaret ve sanayi ile uğraşan burjuva bir sınıf ortaya çıkmıştır. bu ikinci sınıf yani burjuvalar bazı bölgelerde o kadar güçlenmişlerdir ki kentlerinde feodal düzenin kurulmasına direnç gösterebilecek seviyeye gelmişlerdir. dolayısıyla feodalizm dediğimiz zaman feodal lordlarla burjuva sınıfın bir arada yaşadığı ve birbiriyle çatıştığı bir toplum anlamak gerekiyor. diğer taraftan tabi katolik kilisesi vardır. bu da ayrı bir sınıf oluşturmaktadır. sahip olduğu toprakları sürekli arttıran katolik kilisesi sadece dini yayma ve öğretmekle kalmıyor faaliyetleri bu dönem eğitim alanında eğitimi tekeli altında bulunduran tek kurumdur. çünkü ilimle uğraşan kişilerin bu dönemde sığınabilecekleri başka bir kurum yoktur. bu çağda yaşamış bilim adamlarının çoğunun adının başında saint yani aziz kavramı vardır. bu dönemde bilim adamlarının çoğu aynı zamanda din adamlarıdır. işte bu yüzden ortaçağın son yüzyıllarında bilim adamlarına okul mensubu anlamına gelen skolastik adı verilmiştir. yani ingilizce bu kelime school'dan gelmektedir. bunlara doktorlar da dendiği olmuştur.
bu feodal düzen ortaçağın sonlarına kadar devam etmiştir. fransa da 18. yy da rusya da ise 19.yy da son bulmuştur. ancak ingiltere de tarımın çok erken ticarete açılması 1300 ve 1500 yılları arasında ortadan kalkmasına neden olmuştur. feodal düzenin yerini büyük çiftlikler almıştır. bu dönemde ingiliz politika ve ekonomi tarihinde önemli bir yer tutan çitleme hareketini (toprak çevirme hareketi) görüyoruz. britanya'da ingiliz iç savaşı'ndan [1642-1650] victoria dönemi başlangıcına[1837-1901] kadar süren, devlet gözetiminde parlamento eliyle -küçük çiftçilerin, küçük ailelerin elinde olan- devlet topraklarının büyük toprak sahipleri tarafından ele geçirilmesine denir. köy toplumundan piyasa ekonomisine geçişin önemli adımlarından birisi olduğu, tarımsal kapitalizmin biçimlenmesine yardım ettiği söylenir. ancak daha sonraki yıllarda yünlü dokuma sanayinin gelişmesi ve kârlı bir üretim haline gelmesi bu tarımsal toprakların hayvan otlağı olarak kullanılmasına yol açıyor. burada bir çok köylünün bundan dolayı topraksızlaşması söz konusu. bu olay git gide yaygınlaştığından bu dönem “koyunların insanlardan üstün olduğu” bir dönem olarak tanımlanıyor.
toplumsal sosyal yaşam da ortaçağda ne gibi değişikler olmuştur? burada önemli değişikler olmuştur. bir kere tarımda teknolojik değişmeler olmuştur. tarımsal üretimin artması ve yeni ürünlerin üretilmeye başlanması nüfus artışını tetiklemiştir. 13. yy şehirleşmenin ticari ve sınai faaliyetin en yüksek düzeye ulaştığı yüzyıldır.
ortaçağın en karekteristlik özelliklerinden birisi loncalardır. bunlar da roma dönemindeki collegia denilen bir meslek örgütünden esinlenme ile ortaya çıkmışlardır. ticaret loncaları ticaretle uğraşan tüccarların kaydolmak zorunda oldukları meslek kuruluşudur. o dönemde şehirler kendi kendine yetecek durumdalar ve kendilerini diğer şehirlerin ticaretinden korumaya çalışmışlar ve kendi korumacı bir zihniyetle hareket ederek bazı gümrük vergileri ya da geçiş ücretleri gibi sınırlarla ticari duvarlar oluşturmaya çalışmışlardır. ticaret loncaları işte bu vergilerin düzenlenmesi, kuralların ayarlanması ve şehir içi geçiş ücretlerinin belirlenmesi gibi işlerle uğraşmışlardır.bunların yanında zanaatkar loncaları da vardır. bunlarda imalat ile uğraşan herkes girmek zorundadır. bunlar da mesleki kuralları koymuşlar, çalışanların ücretinin belirlenmesi, üretilen malın belirlenmesi gibi görevleri vardır.
zamanla loncaların önemini kaybetmeye başladığını görüyoruz. artık üretimin üreticinin dışında finansa eden kapitalist girişimci bir sınıf peydahlanmaya başlıyor. bu sınıfın yaptığı şudur; zanaatkarların üretim için ihtiyaç duyduğu alet,makine ve hammaddeyi tüccarlar getirip zanaatkara veriyorlar ve zanaatkar da bir ücret karşılığında üretimde bulunuyorlar. eskiden üretimi yapan kendisi katlanıyordu üretimin maliyetlerine burada ilk defa başkasının katlanması var. buna müteşebbislik bir nevi girişimcilik ruhumun başlangıcı olarak niteleyebiliriz.
üretimde ise insan emeğinin dışında mekanik güç kullanmaya başlanmış bu da su ve rüzgarla sağlanmaya çalışılmıştır. bu mekanik güç kaynakları 1300-1500 yıllarında önce su sonrada rüzgar enerjisinden yararlanarak olmuştur.
kapitalizmin ve laiklik'in doğuşu gene bu dönemde söz konusudur. bu da ortaçağda meydana gelen önemli değişiklerden bir tanesidir. şimdi 13. yy da itibaren kapitalist girişimciler yavaş yavaş feodal düzene karşı başkaldırmaya ve feodal kurumları yıkmaya başlamışlardır. burjuva artık olayları kendi çıkarı açısından değerlendiren ve en önemlisi kendi düşünce sisteminin topluma etkili bir şekilde aktaran güçlü bir sınıf haline gelmeye başlamıştır.
laik düşüncenin doğuşu ile ilgili olarak da joseph alois schumpeter 3 tane şeye dikkat çekmiştir.
1.laik doktor ve hukukçular toplumda yer edinmesi
2.laik sanatkar ve zanaatkarlar toplumdaki varlığı
3.hümanistler
bu saymış olunan 3 grup mesleklerinin özelliğini gereği olarak olaylara bakışlarında olayları dinin ön yargılarından ve kurallarından uzak bir biçimde incelemeye başlıyorlar. hümanistler de eski yunan ve roma döneminden kalan eserleri tercüme ederek eski düşünürlerin görüşlerini topluma kazandırıyorlar. bunlar laik düşüncenin toplumda yayılmasını hızlandıran etkenlerdir. katolik kilisesinin uygulamış olduğu baskıcı politikalar ve bazı bilimsel yeniliklere kapalı durum ve tutumları özellikle toplum hayatını etkileyen iki mesleğin doktorların ve hukukçuların laik düşüncede varlığını mecbur kılmıştır.
islam dünyasına baktığımızda bu laik düşüncenin gelişimi söz konusu olmadığını görüyoruz. yukarıda da anlatıldığı gibi laik düşüncenin gelişim periyotu hep batı kültürünün içinde yoğrulmuş ve hristiyan kültürünün bir ürünü olarak özellikle orta çağdaki kilisenin aşırı baskıcı ve zulmedici uygulamaları neticesinde doğmuş ve gelişmiştir. çünkü ortaçağ da dinden arındırılmış bir doktorun varlığı örneğin ameliyatlarda ahlaki kuralların ve yöntemlerin o dönemdeki hristiyan dini tarafından engellenen uygulamaları vardı ve gene o dönemde engizisyon mahkemeleri, insanlık tarihinin en kara sayfalarından birini oluşturmuştu. engizisyon mahkemesi'nde mahkum suçunu kabul edene kadar işkence görürdü. eğer suçunu kabul etmez ise işkenceden ölürdü, kabul ettiğinde de zaten hapisanede ömür boyu ceza çekerdi. yani kısacası, neresinden bakılırsa bakılsın, engizisyona düşen bir kişi ölü idi. o nedenle laik hukukçulara gerek vardı.
ortaçağın diğer önemli olaylarından birisi haçlı seferleri’dir. 1096 ile 1291 yılları arasında yaklaşık 200 yıl kadar süren bu seferler tarihin en önemli din savaşlarındandır. bazıları denizden yapılmış olan bu seferler toplam 8 büyük seferden oluşmuştur. her seferinde kutsal toprakların alınması amacı vardır. (istanbul,kudüs) bunlar müslümanlardan alınma şeklinde ve hristiyanlığın yayılması amacı da var bu seferlerin içinde. bizi ilgilendiren bu seferlerin önemi nedir? ticaretin gelişmesine olan katkısıdır. hem sefere katılan ülkelerin hem de üzerinden seferlerin geçtiği ülkelerin ticaret hacminde canlanma yaratmış olmasıdır. bu seferler sayesinde doğunun egzotik ürünleri batı tarafından tanınmış aynı şekilde batının ürünleri de doğu da pazar bulmuştur. her iki pazar da ürünlerini bu yolla birbirine tanıtmıştır.
ortaçağdaki skolastik yılları dönemlere ayırdığımızda 9. ile 12. yy. skolastik düşüncesi iktisadi düşünce açısından son derece kısır bir dönem. ekonomiyle ilgili herhangi bir esere rastlayamıyoruz. her ne kadar bu dönemde faizin yasaklandığını biliyorsak da bunun gerekçeleri ortaya konup derinlemesine bir analizi yapılmamıştır. diğer taraftan da ticaret pek dikkat çekici ölçüde gelişmiş değildir. bu nedenle ekonomik olaylara pek fazla önem verilmemiştir.
bu dönemde pek fazla eser verilmemiş olması bir kere bu dönemde yaygın bir fakirliğin olmasından dolayıdır. toplumlar geri kalmış durumdalar. fakirliğin sebebi de bir taraftan kuzeyde barbarlar tarafından sürekli saldırılara maruz kalmaları diğer taraftan sanayi ve ticaretin gelişmemiş olması ve tarım da ilkel metotlarla yapıldığından önemli iktisadi eserlere rastlayamıyoruz.
ikinci bir neden de bu dönemde yaşayan toplumların ekonomik gelenekle ilgili fazla bilgiye sahip olmamalarıdır. yani ekonomik kültüre fazla sahip olmamalarıdır. bunun da nedeni; bu antik çağlardaki iktisadi düşünceyle ilgili eserlerin savaşlarla ortadan kalkmasıdır. yani bu nesle aktarılamamasıdır.
13. yy skolastik dönemine geldiğimizde bir takım değişimler söz konusudur. uygarlığın ilerlemesi ve feodalizmin kökleşmesi ve haçlı seferlerinden dolayı ticaretin gelişmeye başlaması bu dönemde görülmektedir. bunun yanı sıra özellikle aristo’nun bazı eserlerinin batı dillerine çevrildiğini görüyoruz. bunlar okunmaya başlıyor.aristo’nun fikirleri skolastik çağda thomas aquinas’la can bulmuştur. en önemli düşünürüdür skolastik çağın. aristo’nun fikirleri thomas aquinas ile toplumlara ulaştırılmıştır.bu 13. yy, fizik ve matematik alanında da önemli değişikliklerin olduğu bir yüzyıldır.
skolastik çağın son dönemine baktığımızda yani 14. ve 17. yy’a baktığımız da iktisadi fikirler açısından en önemli dönem oluyor bu ııı.dönem. bu dönemde henüz yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan kapitalizmin her açıdan her yönden incelendiğini görüyoruz bu dönemde. joseph alois schumpeter, skolastikleri klasik iktisatçılardan daha önce iktisadın öncüsü olarak kabul edilebilecek buna layık bir grup olarak görüyor. bilimsel iktisadın kurucusu olarak adam smith’in milletlerin zenginliği isimli eseriyle iktisadın kurucusu olduğunu söylerler, joseph alois schumpeter bunun skolastik düşünürlere atfediyor.
skolastik çağın en önemli özelliklerinden birisi monopollerin çokluğu ve yaygınlığıdır. mesela kasabalarda başka yerlerden gelen yabancıların ticaret yapmaları kontrollere ve çeşitli sınırlamalara tabii. bir kere geçiş ücreti alınıyor bunlardan. özel durumlar dışında perakende ticaret yapmalarına izin verilmiyor. fuar ve panayır dışında bir ticaret ilişki kuramıyorlar. yani bu dönem yabancılara karşı bir güvensizlik olduğundan önemli zorluklar çıkartıp küçük yerleşim yerlerinde korumacı bir yapı söz konusu.
bu dönemin diğer önemli özelliğinden biri de toplumsal mülkiyetin yaygın olmasıdır. kasabaya ait çayırlar otlaklar mevcut. değirmenlerin bir çoğu kasabanın ortak mülkiyetinde. bir takım bayındırlık faaliyetleri imece usulüyle yapılmakta. yukarıda bahsedilen ticaret üzerindeki kontroller ve sınırlamalar loncalar tarafından sağlanıyor. loncaların amacı; üyelerinin çıkarlarını korumak, üyeleri arasındaki beşeri ilişkilerin gelişmesini sağlamak, yapılan işin kalitesini arttırmak, bir takım sınırlamalar getirmek (ticaret sınırları), malların fiyatlarını belirlemek gibi fonksiyonlar üstlenmiştir.
ticaret orta çağda hor görülen bir faaliyet ve kişilere tavsiye edilmeyen bir faaliyet. bunun sebebi de hristiyanlıkta emeğe verilen önemde yatmaktadır. tanrıya hizmet etmenin en asil yolu olarak emek kabul edilmiştir. eski yunan ve roma döneminde hor görülen emek, ortaçağda önem kazanmıştır. kutsallaştırılmış emek olarak sadece bedensel emek söz konusu değildi aynı zamanda bilimsel emeğe de çok önem veriyorlardır.
her çalışana yaptığı iş karşılığında bir ödeme yapılması önemlidir. yapılan iş eğer hizmet niteliğinde ise bu sefer ortaya bir güçlük çıkmaktaydı. bu nedenle insanların yaptıkları işi mal değil de hizmet olarak ortaya çıkmışsa bu iktisadi faaliyetler ikiye ayrılarak tanımlanmıştır. bunlar; parasal faaliyetler ve üretken faaliyetler. üretken faaliyetlerin içindeki en önemli değeri tarıma atfetmişlerdir. tarımdan sonra imalat ve ondan sonra da ticaret gelmiştir. aynı şekilde malları da sınıflandırmışlardır ve en büyük değeri taşınmaz mallara vermişlerdir. her türlü tecavüze karşı taşınmaz malların korunmasına önem vermişlerdir. ikinci olarak ise taşınabilir mallar ve üçüncü olarak da para gelmektedir.
thomas aquinas ticareti şöyle tanımlamıştır: kar etmek amacıyla almış olunan bir malın daha yüksek bir fiyattan satılmasıdır. bir kişi eğer yeniden satmak amacıyla değil de kullanım amacıyla bir malı satın alıp herhangi bir nedenden dolayı satmak zorunda kalırsa ve satarken de daha yüksek bir fiyata satarsa bu ticaret sayılmaz demiştir. thomas aquinas için bir kişinin tüccar sayılabilmesi için tamamıyla kar amacıyla ve yeniden satmak amacıyla bir malı satın almasıdır.bu sözler skolastik dönemde ticaretin neden hor görüldüğünü göstermektedir. çünkü skolastiklerin ticarete bakışı; bir malın değerine herhangi bir katkı yapmadan alış fiyatından daha yüksek fiyattan satmak olarak görüyorlar. dolayısıyla bedensel ve fikirsel emeği içermediği için emeğe de çok büyük önem verdikleri için ticaret sonucu elde edilen kar onlara göre adil bir kar değil. kilise de bu düşüncelerden dolayı insan ruhu için ticareti tehlikeli bir faaliyet olarak tanımlamıştır.
ticareti hor gören bu görüş ticaretin gelişmeye başlamasıyla birlikte yumuşamaya başlamıştır. özellikle haçlı seferleri’nden sonra ticaret artık teşvik edilen ve saygı duyulan bir faaliyet haline gelmeye başlıyor. ticaretin önem kazandığını gören thomas aquinas yine bir eserinde şöyle diyor: bir devletin zenginliğini arttırmanın iki yolu vardır. birincisi; verimliliğine bağlı olarak kendi topraklarından yaşam için gerekli olan tüm malların bolca üretmesidir. ikincisi de, ticaret yoluyla başka yerlerde üretilmiş malların ülkeye getirilmesidir. bunlardan birincisinin çok değerli olduğunu söylemiştir. çünkü bir savaş durumunda ticaretin aksamaya başlamasıyla ikinci yolu tercih eden bir ülke önemli bir açlık sorunuyla karşı karşıya kalabileceğini söylemiştir. ayrıca yabancılarla ticaretin toplumun bir çok kesiminin ahlakını bozabileceğini söylemiştir thomas aquinas.
bunun dışında spekülatif amaçlı ticaret, vurgunculuk,stokçuluk kesinlikle yasaklanmış durumdadır. din adamlarının da ticaretle uğraşması gene bu dönemde yasaklanmıştır.
skolastiklerin mülkiyetle ilgili görüşlerine geldiğimizde ise; başta thomas aquinas olmak üzere ortaçağ düşünürleri özel mülkiyeti kabul etmişlerdir. özel mülkiyeti ekonomik sistemin temel taşı olarak görmüşlerdir. yalnız burada mülkiyete sahip olmakla özel mülkiyeti sınırsız bir biçimde ele almıyorlar. özel mülkiyete sahip olmakla özel mülkiyeti kullanmak arasında ayrım yapmışlardır. mülkiyetin ancak yararlı bir şekilde kullanılması şart koymuşlarıdır. bu ayrım yapmanın amacını thomas aquinas şöyle açıklıyor: bir özel mülkiyet sahibi kişi gerektiğinde malını başkalarıyla ihtiyaç halinde paylaşmaya hazır olmalıdır. diğer düşünürler de aynı şekilde düşünmüşlerdir. thomas aquinas ne derse onun diğer düşünürler de kabul ettikleri için onlar da aynı şekilde düşünüyorlar. thomas aquinas’a göre özel mülkiyetin temel gerekçesi maddi zenginliğin toplum yararına en iyi şekilde kullanılabilecek bir yöntem olmasıdır.bu nedenle özel mülkiyeti savunmuştur. paylaşma durumunda da ya devlet bu yararlanmanın bedelini ödeyecektir ya da mülkiyet sahibi bunu zekat olarak verecektir. adeta fakirlere dini yardım olarak bağışlamış olacaktır.
thomas aquinas hem aşırı hırsın hem de israfa yol açmanın günah olduğunu söylemiştir. skolastikler de serveti ve zenginliği hor gördüğünü söyleyemiyoruz. hürriyetle ilgili düşünce ise kölelerin yaşam şartlarının iyileştirme ve azat edilme konusunda bazı pozitif adımlar atmış olsalar da ilk çağdan kalan köleliğin sürdürülmesinden yanalar. thomas aquinas, köleliğin doğuştan gelen bir farktan kaynaklandığını söylüyor. ona göre bazı insanlar yönetmek bazı insanlar da hizmet etmek için yaratılmıştır. kölelerin akıldan yoksun kişiler olduklarını ve bunların birileri tarafından yönetilmeleri gerektiğini düşünmüştür.gene ülkeyi fetheden fatihin de o ülke vatandaşlarını köle olarak kullanabileceğini söylüyor thomas aquinas. dolayısıyla aquinas, köleliği mülkiyetin özel bir şekli olarak görüyor.
adil fiyat konusunda skolastiklerin düşünceleri; bir malın fiyatı ne olmalıdır ki alım satım sırasında iki taraf da zarara uğramasın. bu iki tarafında zarara uğramamasını sağlayan fiyat adil fiyat olarak kabul ediliyor. çünkü bir malı değerinden fazlaya satmak ya da değerinden düşük fiyatla satın almak adil değil yasadışıdır diyorlar. bir gurup düşünür adil fiyatın devlet tarafından kanunlar belirlenmesini öne sürüyorlar bir kısmı da bunun gerekli olmadığını söylemiştir. devlet tarafından adil fiyatın belirlenmesini savunanlar ortaçağda bu konuda sadece kralların değil aynı zamanda başka kurumlarında yetkili olduğunu görüyoruz. mesela; kilise, loncalar. bunlar da o dönemin faal kurumlarıdır. adil fiyatın kanunla belirlenmemesi gerektiğini söyleyenler ise bunun alım satım sırasında alıcı ve satıcı tarafından belirleneceğini düşünüyorlar. bir malın kıymetini belirleyen,değerini belirleyen onlara göre üretim maliyetidir. üretim maliyetinin en önemli unsuru da üretimi gerçekleştirenlere ödenen ücretlerdir. skolastikler malın değerinin sadece üretim maliyeti tarafından belirlenmediğini malın kıt ya da bol olmasına da bağlı olduğunu söylemişlerdir.çok önemli bir saptamadır. bugün hala kabul edilen görüşlerden biri olarak skolastikler tarafından ileri sürülmüştür.
çalışanlara ödenmesi gereken adil ücret konusundaki düşünceleri ise çalıştıranların yani işverenin görevi çalışanlara ait oldukları sınıfın gerektirdiği yaşam koşullarını sağlayacak bir ücret ödemektir.bu dönemde genelde ücretler kamu otoriteleri tarafından belirlenen bir faktördür.
para konusunda ortaçağ düşüncelerin görüşleri; parayla ilgili herhangi bir fikir rastlamamakla beraber ortaçağın sonlarına doğru ele alınan bu konu o yıllardan itibaren en çok üzerinde durdukları konu olmuştur. bunun sebebi de kralların kamuoyunun artık tepkisini çekecek kadar paranın değeri ile içindeki maden bileşimi ile oynamalarıdır. buna paranın tahşişi denir. yani paranın değersizleşmesi. bu gizli bir vergi anlamına gelmektedir. metalist bir dönemde bu uygulama vergidir. bu konuda en önemli söylev fransız teoloji düşünürü nicole oresme tarafından yapılmıştır. para konusunda ayrıntılı analizler yapan oresme,hangi metallarin para olarak kullanılabileceğini düşünüyor ve sonucunda altın ve gümüşün en ideal şekilde kullanılabileceği sonucuna varıyor. bu bimetalist bir görüştür. demiştir ki parayı kontrol etmek ve üretmek açısından yetkisi olsa da para dolaşıma girdikten sonra artık toplumun bir malı olmuştur. dolayısıyla paranın değeriyle kralların ya da prenslerin oynamaması gerektiğini çok zorunda olmadıkça yapılmamalıdır demiştir. çünkü paranın değeriyle oynanması kişilere zarar vereceğinden böyle bir şeye kral tek başına karar vermemeli toplum buna karar vermelidir demiştir. çünkü böyle bir uygulama istenmeyen bir vergi niteliğindedir ve ticari hayatı olumsuz yönde etkilediğini belirtmiştir.
16. yy’da gene gresham kanunu var, "kötü para iyi parayı kovar" kanunudur. bunu söyleyen aslında ilk kişi 14.yy da nicole oresme’dir. daha o zamandan bunu söylemiştir.
ek bilgi: gresham yasasının ana teması insanların değerleri aynı bile olsa daha iyi ya da daha güvenilir parayı saklamasıdır.iki tane 1 ytl düşünün biri yırtık pırtık biriyle sinek kaydı traş bile olabilirsin? hangisini tutar, hangisini piyasada dolaştırırsın? ya da aynı değerde nakit para ve altını düşün, yarın bir gün savaş çıkar diye hangisini saklarsın? ya da iki kız düşün biri hanım hanımcık diğeri ise ağzında sakız, biraz şuh ve yollu, hafif meşrep şive ile "çalışıyorum namusumlan" diyor. hangisi ile evlenirsin? ya işte böyle. aynı nominal değerde olan altın ve gümüşü düşünün (yani her ikisi ile aynı değerde mallar satın alınabilse) her zaman altın saklanır, piyasa gümüşe kalır. (ek bilginin kaynağı: *
faiz konusundaki görüşlerine baktığımızda ortaçağda faizle ilgili görüşlerin değişiklik göstermesidir. ortaçağında ilk 700 yılında açık ve kesin bir kuralı koymamışlardır faizi yasaklayan. daha sonraları faizi yasaklayan kurallar kilise tarafından konulmuşsa da bu yasaklamanın temelinde yatan gerçek nedenlerin ne olduğu açıklanmamıştır. ortaçağ düşüncesinde para üretim açısından kısır olarak kabul edilmiş, sahibinin herhangi bir emeği olmadan herhangi bir değer üretemeyeceğini düşünüyor. yani; paranın kendi kendine üretme kapasitesinin olmadığını düşünüyorlar. paranın bir şey üretebilmesi için sahibinin emek harcaması gerektiğini düşünüyorlar.
diğer faktör gelirleri ile ilgili olarak ortaçağ düşünürleri örneğin kira gelirlerine olumlu görüyorlar. bir araziyi başkasına kiralayarak kira geliri elde etmeyi olumlu görmüşlerdir. özellikle kilise bu konuda olumlu fikir beyan etmiştir. çünkü o dönemde kilisenin en önemli kaynağı kira gelirleri olmuştur.
devletin görevleri konusu önemli bir konu. skolastikler devletin görevi bir kere büyük bir özel kuruluşa benzetmişlerdir. hükümdarın gelirleri olarak sahip olduğu topraktan elde ettiği gelir olarak görüyorlar. günümüz anlamında bir vergilendirme sistemi yoktur. devletin en önemli görevinin bazı malların fiyatlarının belirlenmesidir. buna adil fiyatın belirlenmesi diyoruz. burada amaç; hem alıcının hem de satıcının zarar görmesini önlemektir. önceleri fiyat tavanlarını belirlerken sonraları fiyat tabanlarını belirlemeye başlıyor. fiyat konusu dışında diğer görevleri ise halkın korunması, fakirlere yardım, güvenli ulaşım yollarının yapılması, ağırlık ve uzunluk ölçü birimlerinin belirlenmesi ve madeni para sisteminin kurulması şeklinde tanımlıyorlar. bunun dışında işçilerin ücretlerinin ne olması gerektiğini ve çalışma zamanlarını işçi sorunları olarak devletin görevleri olarak tanımlıyorlar. yiyecek sıkıntısını önlemek için stokçuluğa ve monopolleşmeye karşı savaşmak devletin görevleri arasında yer almıştır. fakat ortaçağ da devlete çeşitli görevler yüklemelerine rağmen devlet yozlaştırılmış bir yapıdadır. mesela; kilise ve devlet faizi yasaklamışlardır ama kendilerini ilgilendiren ödünç verme işlemlerinde bunu uygulamamışlardır. yani; asiller,rahipler,devlet adamları bir ödünç verme işleminde kendilerinin koymuş olduğu yasağı çiğneyerek faiz almışlardır. hatta papa’lar büyük bankalarla işbirliği yaparak ve büyük bankaların alacaklılarını yani borçlularını aforoz etme tehdidiyle onların borçlarını ödemelerini sağlamıştır.burada hem dinin hem de yapının kokuşmuşluğu göze çarpmaktadır.
ortaçağdaki islami düşünürlerin veya önceki islami düşüncelerin batı düşünce tarihine katkıları neler olmuştur? joseph alois schumpeter ile diğer batılı iktisat tarihçileri islam düşüncesinin batı üzerindeki etkilerine ya hiç yer vermemişler ya da joseph alois schumpeter’in yaptığı gibi sadece bir dipnotla ibn haldun ile ibn rüşd’ün aristo’nun fikilerini batıya taşımak gibi dolaylı bir etkisi olduğunu belirtmişlerdir. ancak 7 ve 14. yy arasında islam düşünürleri skolastiklerden çok daha önce ekonomik ve iktisadi konularda önemli fikirler beyan etmiştir.
ibn haldun piyasa konusunda; fiyat,paranın arz ve talebi,piyasa talebi hatta keynesyen teorinin bazı unsurlarını gündeme getirmiş bir düşünür. toplumsal adalet kavramı islam toplumunda çok önemlidir. bunu da ekonomik adaletle dile getirmişlerdir. toplumsal adalet ekonomik adaletle sağlanır. zenginleşme ve servet kazanma islam’da teşvik edilmiş ve toplum düzeninin temeli iktisada dayandırılmıştır. üretimde bulunmak adeta ibadetle eş değer sayılmıştır.
islam düşünürlerinin devlet bütçesi konusunda,bütçe denkliği,arz ve talep,vadeli ve vadesiz mevduat, tekel ve monopol konularında ileri sürdükleri görüşler var. mesela ikinci aristo olarak kabul edilen farabi, insan ihtiyaçlarının çeşitliliği dolayısıyla üretimde iş bölümünün gerekliliğini, özel mülkiyetin olduğunu ve devletin temel görevini adaletin sağlanması şeklinde tanımlamıştır. diğer önemli bir islam düşünür olan gazali de gene iş bölümü ve uzmanlaşmanın önemine dikkat çekmiş ve ticaretin her iki tarafında rızasında olduğu müddetçe helal olarak görüyor ve gazali faize karşı bir tutum sergilemiştir. ibn haldun ise ülkelerin iklim koşullarının ekonomik gelişmesiyle yakından ilgili olduğunu söylemiştir. iklimin ekonomi üzerindeki etkilerini öne süren konjonktür teoriler vardır mesela onun öncüsü diyebiliriz kendisine. çünkü konjonktür teoriler baktığımız zaman mevsimsel koşulların ekonomik gelişmişliği etkileyen önemli koşullar olarak kabul edilmiştir. üretimin temel unsuru olarak ibn haldun emeği görmüştür. yani emek değer teorisin öncüsü olarak kabul edilebilir. klasiklerin ve daha sonra karl marx’ın değerlendirdiği bir malın kıymetinin değerini o malın üretiminde kullanılan emek tarafından ölçüleceğini önce süren ibn haldun bu emek değer teorisini öne süren adam smith ve david ricardo’dan yaklaşık 350 yıl önce bunu dile getirmiş bir düşünürdür. aynı zamanda arz iktisatçılarının temel görüşünü ibn haldun 1371’de ünlü mukaddime adlı eserinde şunları yazmıştır: "toplumun (hanedanın) oluşumunun başlangıcında vergiler, küçük matrahlar karşılığında yüksek vergi hasılatı sağlar. toplumun (hanedanın) genişlemesi ile birlikte, vergiler büyük matrahlara karşılık düşük vergi hasılatı sağlar" (khaldun, 1981; 230).
ibn haldun, aynı eserin devamında şunları yazmaktadır: "vergi konuları üzerine düşük vergiler yüklendiğinde bu, yükümlülerin çalışma ve birşeyler yapma arzularını geliştirir. düşük vergiler vergi yükümlülerini tatmin edeceği için, kültürel teşebbüs büyür ve artar. öte yandan, kültürel teşebbüsün büyümesi ile birlikte, yükümlülere tarh edilen vergi matrahı genişler. netice olarak, kişisel matrahların toplamı ile vergi geliri artmış olur" (khaldun, 1981; 231)
18. ve 19. yüzyıllarda bazı iktisatçı ve filozoflar da ibn haldun’un düşüncelerine benzer görüşleri ileri sürmüşlerdir.