|
|
- ölüm acısını, beklenmeyen ölümün şaşkınlığını olduğunca doğal anlatan ama bir o kadar da acıtan, cemal süreya'nın güzel şiirlerinden biri.
sizin hiç babanız öldü mü?
sizin hiç babanız öldü mü?
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum
siz hiç hamama gittiniz mi?
ben gittim lambanın biri söndü
gözümün biri söndü kör oldum
tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
soylemesine maviydi kör oldum
taslara gelince hamam taslarına
taslar pırıl pırıldı ayna gibiydi
taslarda yüzümün yarısını gördüm
bir şey gibiydi bir şey gibi kotu
yüzümden ummazdım bunu kör oldum
siz hiç sabunluyken ağladınız mi?
cemal süreya
- feride çiçekoğlu hanımefendinin öykülerini topladığı kitabı.
- (bkz: @406065)
- "yüzümden ummazdım bunu kör oldum
siz hiç sabunluyken ağladınız mı?"
mısralarıyla yine yapmış yapacağını şair...
- çaresizliğin şiiri..
dedemi kaybettiğimizde babamda görmüştüm bu hali ilk kez. eller bileklerden ayrıydı sanki. boyunda şaşkın bir uzaklara kaçma isteği. bitmişlik..
kör oldum diyor ya şair. kör olmak hiçbir şeyi görememekse eğer, babam da kör olmuştu işte..
gözüne sabun kaçan çocuklar gibi ağlamıştı..
- cevabın hayır olması dilenen iç kanatan şiir..cevap evetse eğer;hayatı bir ucundan elden kaçırmaktır..yaş kaç olursa olsun yaslanmak için her zaman ihtiyaç duyulan adam,hep özlenen,eksik bırakmış olan gidişiyle..
öğreneceğimiz,birlikte yapacağımız çok şey varken gitmek,o biriktirilen bir çok şeyin üstünü örter,yaptırmaz hayat boyu,ne yarım kaldıysa öylece kalır işte,ve sabunluyken ağlamaktan da çok yakar,yanan gözleri silebilecek el de gitmiştir..
- oktay kaynarca söyler ki muhteşemdir.ölüm hüznünün içime dolduğu gecelerde dinlerim harikadır muhteşemdir.üstad güzel yazmış kaynarca aynı güzellikte ses vermiştir şiire ses vermiş demek az kalır adeta hayat bulmuştur onun sesinde.her dinlediğimde ağlarım her ağladığımda artık aramızda olmayanlar gelir aklıma sonra tekrar dinlerim bu saatlerce böyle sürer gider.dinlenesidir,ağlanasıdır her seferinde farklı farklı ufuklara yelken açılır...
- ben babamı hiç sevmedim. hayatta kimseye eyvallahım yoktu, babama da olmadı.
çok nedenim var bunun için, anlatmayacağım; ama şu kadarını söyleyeyim, "yanı başımda ölsün, bir bardak su vermeyeceğim" diye yemin ettim ve bana verdiği bir sözü tutmadığı için beş yıl boyunca ne yüzünü gördüm ne de bir kelime konuştum.
beş yılın sonunda bir gece şehirler arası bir yolda arabayla uçuruma düştüm. akerdeona dönmüş arabadan çıkıp yola kadar süründüm. birileri görüp beni aldı, hastaneye götürdü. o gece hastaneye gelip benimle ilgilenmeseydi daha da konuşmayacaktım.
sonrasında ara sıra görüşmeye başladık, yine de soğuktuk, pamuk ipliğiyle bağlıydı ilişkimiz, yine koptu kopacaktık. kalbinde sorun olduğundan söz ediyordu ara sıra. testler, tahliller filan derken çok kötü bir hastalığa yakalandığını öğrendik.
sonraki iki yıl boyunca kötüye gittikçe yanında kaldığım süreler uzadı; öyle ki son bir yılında yanından hiç ayrılmadım. ilk bir yıl boyunca hastalığını herkesten gizledik; yalnızca o ve ben biliyor, bu kötü sırrı yalnız ikimiz paylaşıyorduk. ne var ki gittikçe kötüleşen klinik performansı yüzünden şüpheler artınca söylemek zorunda kaldık.
sonra işimden ayrıldım, hayatımdaki herkesten uzaklaştım, bir tek babamla kaldım. hastane bahçelerinde sabahlara dek konuşma, geçmişe dönüp hayatımızı sorgulama fırsatımız oldu. ben onu anladım, o da beni.
sonra öldü; yedi yıl önce bugün. beklediğimiz gibi, acile kaldırılmış bir akşam nöbeti sonrasında solunum yetmezliğinden. geceler boyu ağladım. eskisi kadar olmasa da hâlâ ağlıyorum; şimdi ağladığım gibi.
ben babamı hiç sevmedim. iyi ki sevmemişim. bir de sevseydim ne olacaktım tahmin bile edemiyorum.
sevenler nasıl başa çıkıyor, bilmiyorum.(muzevir, 12.05.2008 14:52 ~ 14:57)
- ''benim öldü.
ve yarın babalar günü.
babamla anlaşamadığımız anlar çok olurdu. ona kızdığım, öfkelendiğim, onu anlamadığım anlar. kalp krizi geçirdiğinde yoğun bakım odasının içine hiç girmedim. babamı solunum cihazına bağlı bilinci kapalı bir şekilde yatarken görürsem sanki ciğerlerimde bir şeyler parçalanacaktı.
öldüğünde de görmedim ve mezarına da gitmedim henüz. yarın ilk defa gideceğim.
öldükten sonra ilk defa konuşacağım babamla.
hayatımdaki en acının günün onun salasını dinlediğim gün olduğunu, onsuz ilk kahvaltıyı yaparken iki tarafı uçurum bir kayanın üstünde oturur gibi yemek yediğimi artık hep korkak hep ürkek olduğumu anlatmak …
sanki kahramanımı kaybettim ve artık beni koruyacak kimse yok.
babamın toprağın altında olduğunu düşünürken çoğu zaman aklıma yitirecek gibi oluyorum. ve daha pek çok hastalıklı düşünce ile boğuşuyorum.
gençmişim, alışırmışım, hayata dönermişim, ölenle ölünmezmiş….
bayramlarda elini öpemeyeceğim artık, tavla oynayamayacağız, birlikte alış-veriş yapamayacağız, her sabah büroma gelemeyeceğiz, kimse bana onun gibi 'güzel kızım' demeyecek
demek istediğim hala sarılabileceğiniz bir babanız varsa sıkı sarılın ona. ticari bir gün demek yerine alabileceğiniz en güzel hediyeyi alın babanıza babalar gününde.
üstad demiş ya babamı sevmediğim halde yokluğuna dayanamıyorum sevenler nasıl dayanıyor bilmiyorum diye.
aslında kızsak da anlamasak da özümüzde seviyoruz babamızı. asıl insanın canını yakan yaşanmamışlıklar oluyor. kızarak geçirdiğimiz günler yerine keşke güzel günler geçirseydik’in acısı içimizdeki''(ada, 14.06.2008 12:43 ~ 13:02)
- eşi komadayken, kanser hastası babasının, son günlerini yaşadığını bilen şahsımın. eşimin ölümünden sonra ''keşke babamın hayatını alsaydın.!'' azrail diye ağlamam. babamı kaybettikten sonra da pişman olmam ve bir daha da ,böyle isteklerde bulunmaya yemin etmem.
not: eşin ölümü başlıklı girimi sildim çünkü beni ağlamaklı giri yazmakla ve bu yoldan sözlükte prim yapmakla suçlayan bir sözlük yazarına yanıt olsun diye yaptım.
- babanın ölmesi zordur, çok zordur hem de.
ama çok sevdiğin babanın ölmesi daha kolaydır, teselli bulabileceğiniz anılar vardır, mezarı başına gidip ağlayabileceğiniz biridir baba. keşke ölmeseydi hep yanı başımda olsaydı diyebileceğinizdir.
kızdığın, kırıldığın, sevip sevmediğini beilemediğin babanın ölmesi acayip birşeydir. anlayamazsın ne olduğunu, cenaze evi ortamı farklıdır, ağlarsın ardından ama herkes gidip kendinle baş başa kaldığında ne hissettiğini bilemezsin. bütün hayatının, onunla yaşadığın herşeyin muhasebesini yaparsın. sonra farkedersin ki o senin içinde çok önceleri ölmüştür. çoktan bırakıp gitmiştir küçük kızını. öyle üzmüştür ki giderken keşke geri gelse diye bile ağlayamazsınız.
sol frame de baba içerikli başlıklar gördüğünüzde içiniz acır. kıskanırsınız babalarını seven insanları. neden dersiniz neden.
sizin hiç babanız öldü mü, benim babam iki kere öldü(neva, 14.06.2008 13:31 ~ 13:39)
- yavaş yavaş ölüyoruz hepimiz, eriyoruz. kaybolup, gidiyoruz. içimizde ki limitsiz sandığımız kredilerden harcıyoruz. tükeniyoruz. bunca zamandır sorgusuz sualsiz çalışıyoruz, koşturuyoruz, bir şeyler yapıyoruz? neden yapıyoruz tüm bunları? kim için yapıyoruz? ne için yaşıyoruz? hep verilenlerle yetinmeye çalışıyoruz. mecbur muyuz buna? fazlasını neden isteyemiyoruz? sanki bir sınav içindeyiz sürekli. sistem, biz farkında olmadan öğretmiş hepimize tüm kurallarını; “süreniz bir ömür boyudur, soru sormak yasaktır, istediğimiz soru(n)dan başlayabilirsiniz”... “soru(n)lara“ bir hayatı geçmeyecek cevaplar vermeniz gerekiyor” der gibi... eee sonra dönüp bakıyorsunuz bir gün, o zaman anlıyorsunuz ki aslında hiçbir şey olamamışsınız, hiçbir şey yapamamışsınız aslında. kandırmışız kendimizi tüm bu harcanan ömürler boyunca... birileri bu emekten, bu hayatları ortaya koyan adamlardan, yeni hayatlar kurmuş kendilerine... almış başlarını gitmişler. size de oturup kaybedilen hayatların fotoğraflarına bakmak kalmış.
bazı geceler babamı görürüm rüyamda. iyi adamdır. kuvvetli adamdır. hala dimdik ayakta durmasını bilir. kimseden bir şey beklemez. şimdiye kadar ona hiç söylememiş olsam da, çok severim ben onu... hayranlıkla izlerim hala nasıl bu kadar hayata karşı inatçı olduğunu. benim yaşım kadar çalıştığını, bıraksalar bir benim yaşım kadar daha da kendini yoracağını bilirim. neden yapar bunu? merak ederim en son ne zaman durup aynada şöyle bir kendine bakmıştır, en son ne zaman yeni aldığı gömleğini büyük bir keyifle giymiştir, en son ne zaman bir pazar kahvaltısı yapmıştır tüm ailesiyle, en son ne zaman çok sevdiği bir filmi büyük bir keyifle izlemiştir sonuna kadar, en son ne zaman sabaha kadar sırf arkadaşları ile vakit geçirecek diye oturmuştur, en son ne zaman “bu sabahta öğlene kadar yatacağım” demiştir, en son ne zaman mutlu olmuştur? ben hatırlayamıyorum, bilmiyorum cevapları... ama bir insana en koyan şey nedir onu biliyorum; bir hayat eriyip gidiyor karşımda anlamsız koşturmayla... kendinden, elinden tüm hakları alınmış bir mahkûm gibi. ben babamın yaşlandığını görebiliyorum... üzülüyorum.
ve her üzüldüğümde ölüm gelir aklıma zaten. aklıma her ölüm geldiğimde ise babam... bir kelimeyi bir yere bağlamak, hatırlatma için güzeldir ama ölüm nereden gelirse gelsin kötüdür. bazen görürüz bir kedi köpek yolda, belki tanımadığımız bir adam televizyonda... ağlarız. duygulanırız. içimiz acır ( hala o duygulara sahipseniz) hayat böyle zordur işte deriz... şimdi günler geçiyor, zaman tüm sevdiklerimizi almak istercesine büyük bir hırsla ilerliyor. bir gün hepimizin kapısını çalacak. durmuyor hayat. devam ediyor. tüm bunlara göz yumuyor tanrı. yine, yeni emekler harcanıyor, yeni hayatlar bitiyor birileri için. bitenlerin yerini ise asla bir şey dolduramıyor. ve ben fark ettim ki bu gece; babam yine arkadaşlarıyla sohbet edemeden, yine rakısı yarım kalmış bir şekilde, yine en sevdiği programı izleyemeden, en son pazar kahvaltısını hatırlayamadan, yeni gömleğinin hiç farkında olmadan, kendinin hiç farkında olmadan bir sonraki güne hazırlamak için kendi ruhunu yolculuklara çıkarmış. yarın yine dünden hiçbir farkı olmayacak bir bugün gibidir benim için... belki rüyasında oda beni görür... kim bilir. iyi uykular baba...
|