1994ten beri çıkan 100. sayısını çoktan aşmış. yazarlarıyla, incelediği filmleriyle, dosyalarıyla, köşeleriyle kanımca türkiyenin en başarılı sinema dergisi.
sinema bir sanat olan tiyatrodan elbise dokumaktır. sinema kendisi haddi zatında bir sanat değildir, içindeki tiyatral ögelerle sanat da içerir. yani sinema bu yönüyle içinde şiir de bulunan bir dergi gibidir. dergi sanat değildir ama şiir sanattır. sinema tiyatroya göre çok daha ölü bir türdür. çoklar vardır ki tiyatroda en basit bir rolü bile icra edemezken sinemada başrol oynayabilirler, ne de olsa sinema bir yapboz, ekle çıkardır.
çocukken kalabalıklarla patlamış mısır ve kola paylaşmaktır.
tarifler kelimelere sıkıştığında: "yaşam biçimidir, aşktır, mutluluktur, hüzündür, hatırlamaktır, baktığını görmektir... ve en önemlisi empati kurmaktır."
oysa sinema büyüyünce hala kalabalıklarla patlamış mısır ve kola paylaşabilmektir.
sigaradan bir sonraki sırada bulunan dostum.
ağlamak için requiem for a dream,
gülmek için bilumum eski-yeni türk filmleri,
hayata yaklaşmak için david fincher filmleri,
hayattan uzaklaşıp oradan bakarak eleştirmek için hayao miyazaki filmleri,
liste uzar gider.her ruh halime göre bir elini uzatıyor dost olarak.gürültülü ama sessiz dostum.
süper bir olaydır. ama tamamen zevki izlenilen sinemaya göre değişebilen birşey. mesela düzcedeki sinemayı ele alalım. yılların as sineması, şimdinin as-martı sineması. depremden sonra düzcedeki herşey gibi prefabrik binada hizmetlerini sürdürmüştür. fakat bu binada aşağıdaki olaylara şahit oldum.
- o şimdi asker filmi gelmiş izlemeye gidiyoruz arkadaşlarla. salon ufak zaten, 12 seansında gidiyoruz ki salonda boş olur, rahat izleriz dalgamızı geçeriz düşüncesiyle. neyse filmin yarısı geliyor, arkamızı dönüp bakıyoruz, sanırım makina devrilmişti nası oldu diye sormayın bilmiyorum hakkaten. filme verilen mecburi bir aradan sonra herşeyi düzelttiler ve kaldığımız yerden devam ettik.
- yüzüklerin efendisini bizleri şaşırtarak ilk haftasında getirmiştir bu sinema. normalde iyi filmler aylar sonra gelir, film unutulur gider siz izlersiniz düzcede. neyse 3. film gelmiş gidiyoruz, prefabrik sinema,yapı nası ısıtacaksın tabii ki soba. sobayı görseniz olabildiğince eski, hava soğuk zaten bi yandan montlarla oturduk izliyoruz, buna da şükür diyoruz. o sırada filmin sonları yaklaşırken sobadan dumanlar yükseliyor ve bir de zehirlenme tehlikesi atlatıyoruz.
derkeen sinema yeni yerine taşınıyor. bayram ediyoruz, oleey yeni sinemamız var artık ne güzel diye. hemen zam geliyor tabi 7 milyon o zamanın parasıyla oluyor sinema. değer mi diyoruz aslında değmez ama başka yapacak bişi yok diyor ve alıyoruz karnelerimizi gidiyoruz filmi izlemeye. karnelerle ve okul kıyafetleriyle gittiğimiz halde ispatlayamıyoruz bir türlü öğrenci olduğumuzu ve tam bilet alıp izlemeye başlıyorz filmimizi. o da ne üstüne azar işitiyoruz. film izlerken ara veriliyor, 2. yarı başlıyor ve içerden bi adam çıkıp bağırıyor: telefonlarınızı kapatsanıza yanan para sizin biz uğraşıyoruz burda diye. neyse diyor gülüp geçiyoruz. bu yeni bina da yeni salonlardan biri büyük diğerleri ev oturması tarzı film izlenen sıcak aile salonları diyebiliriz. bunlardan birinde dünyalar savaşı adlı filmi izlemeye başlıyoruz ama bi sorun var. efektleri falan çok güzel olan filmde ses yook, adama diyoruz sesini açar mısınız biraz, cevap inanılmaz: yan salona ses gider açamayız. aynı sorun da vinci şifresinde oluyor, konuşmaların büyük kısmını duyamıyoruz.
işte yıllarca böle bir sinemada sinema izlemenin sonucunda evde oluşan 300 filmlik, hala büyükmekte olan bir dvd-vcd arşivi(mümkün olduğunca orjinal), bunun sonucu olarak sinemaya oluşan bir tutku ve akıllarda tek bir slogan; (bkz: sinema vcdde izlenir) tüm bunlar için teşekkür ediyorum as sinemasına. hımm, şu sıralar mı vizyona giren yabancı filmlerden ses yok, türk filmleri ise 1 ay önceden kalan filmler. değişiklik yok.
televizyonun çıkmasıyla onu bir kenara ittik, reklam aralarına serpiştirilmiş filmleri pek bir keyifle izler olduk. sonra dizi dönemi başladı, sinema filmi tadında diziler sardı ortalığı. evlerden çıkmaz olduk. doğru ya kim ne yapsın ki o dev ekranı evine getirebildikten o ses sistemini kurabildikten sonra patlamış mısırların cıtırtısı arasında film izlemeyi arkadaşına güzel bir yorum yapacakken önden gelen sert bir bakışı ya da arkadan omzuna dokunan eli?hele ki evde bilgisayar karşısına kurulmak varken...
sinema bir kültürdü, bir etkileşimdi. şimdi ise modern dünyanın ittiği köşede o da her birey gibi yalnızlığa mahkum konuma getirildi. evet onu bugün çok pahalı yapıp (bir filme 10 ytl) bizi korsan cd lere mahkum edenlere de yazıklar olsun, onu bir lüks haline getirenlere de...
hayal ile gerçeği birbirine katıştırmak, katıştırmak bir yana onu yaşamak onla büyümek, ondan beslenmek ve dahi onu sevmek.
zihnimdeki sinema tanımının lokomotifi, evet evet; "hayal ederim olur, olmaz ki hayal ederim"
iki ya da üç gece öncesiydi. ne farkeder ki; penceremden içeri sızan dolunay ışığı saçlarıma doluyordu,tavanı izlerken kulağa gelen bir sinek vızıltısı bütün odayı doldururken kendi kendime şunu dedim sinema da öyle bir şey olsa gerek,kimi yerde ruhunuzu okşarken kimi yerde rahatsız edici gerçeklikle karşılaşıyorsunuz bende kalkıp bunu yazıya dökmek istedim gerçeklik ve sanat filmleri arasındaki ilişkiyi kurmaya çalıştım kendi çapımda. bir nevi iki kişiliğe bürünmüş gibi tartışmaya başladım kendimle ve bir sonuca varacak iken yine başka bir yola saptım bütün gece güneş doğarken ise yorgun düşmüş hesabı ertesi, güne bırakmıştım.
şimdi efendim işin kaymağını yazdım yukarda.bunca çelişmlerin sonunda sanat filmi ile sanatsal film arasındaki ince bağı çözmeye başladım. sinema bildiğiniz üzere başlı başına bir sanat.estetikten göreceliğe,gerçeklikten yapay dünyalarına kadar ayrı bir dünya. avrupa sinemasından başlayayım dedim. ve şu soruyu sordum? neden avrupa filmleri hep sanat filmleri olarak anılmaktadır? bir kere ticari kaygı taşıyan filmler vardır birde tam bunun karşıtı sanatsal filmler vardır ki işin içinde ayrıca sadece bu sanat için yapılan filmler yer almaktadır.
avrupa ya da daha yerel sinemalar çoğu kez konularını hgerçek dünyadan başka bir deyişle kendi yaşantımızdan alır, örnek olarak michael haneke ya da nuri bilge ceylan gibi. gerçeği olduğu gibi yansıttığı için çoğu kişi bunlara sanat filmi demekle ısrar ediyor. uzak doğudan de örnek verecek olursak wong kar wai'nin in the mood for love filmi hepimizin başına gelebilecek bir konu olarak karşımıza çıkmakta ancak bu konu sanatsal olarak işlenmektedir.dikkat!! sanat filmi değil sanatsal film. o zaman sorulacak soru şu.sanat filmleriyle sanatsal filmleri birbirinden ayıran kriterler nelerdir? sanat göreceli bir kavramdır ki dayanak noktamız da bu olmalıdır. aynı olayın farklı şekillerde yorumlanması gibi. örneğin rüyaları yorumlamak gibi. muhtemel ki aklınıza bu konuda gelen ilk yönetmen david lynch işte burda lynch filmleri sanat filmidir diyebiliriz.aynı şekilde avrupadan frederico fekllini yapıtlarıda sanat filmidir.uzak doğudan örnek verecek olursak takeshi kitano'nun the dolls filmi de bir sanat filmidir.bu yüzden belirleyici kriter olarak bir olayın anlatılış şeklinden çok olayın kendisi bir kriter olmaktadır.