seyr u suluk, her tarikatın esasında bulunan önemli bir kavram olmakla beraber bunu uygulayışlarında farklılıklar bulunabilir. örneğin halvetilerde seyr u suluk yedi adet zikirdir. kişi olgunluğa erişinceye kadar bu yedi çeşit zikre devam eder. bazen dördüncü zikre geldiğinde kendisine hilafet verilebilir. bu, artık bu kimsenin başka bir şehre gidip mürid kabul edebilmesi demektir. seyr u suluk diğer tarikatlarda başka şekillerde uygulanır fakat hepsinin temel ortak noktası bunun zikirle yapılıyor olmasıdır.
seyr u suluk belirli bir süreyi ifade etmez. bir salikin istidatı el veriyorsa söz gelimi beş senede seyr u sulukunu tamamlayabilir. ancak bazen bu süre bir ömür boyu da olabilir. seyr u suluk o kadar önemlidir ki tasavvuf tarihinde bu sürecini tamamlayamayan sufilerin çeşitli üzücü olaylarla gündeme geldiğini görmekteyiz. hallac-ı mansur bunun iyi bir örneğidir. osmanlı devrinde oğlan şeyhi ismail maşuki, şeyh muhyiddin karamani, şeyh hamza bali gibi idam edilen sufiler de seyr u sulukunu tamamlamadan ve mürşidlerinden icazet almadan öğrenci kabul ettikleri ve halkın anlayamayacağı tarzda konuşmalar yapmışlardı. bazı araştırmacılar mevlana (bkz:
@1237435) ve yunus emre'nin de seyr u sulukunu tamamlayamadığını söylemişlerdir. tabii son iki sufinin halkı yanlış yöne sevkedecek hiçbir sözü olmamıştır. bu açıdan mevlana ve yunus emre'yi yukarda ismi geçen sufilerden farklı değerlendirmek gerekir.
seyr u sulukun en önemli karakterini şeriat, yani islam'ın asli kurallarına uymak teşkil eder. sufi, yolun başında islam'a sımsıkı sarılarak işe başlar ve en sonunda kamil bir insan olduğu zaman da yine sıradan halk gibi camiiye gider, onlar gibi davranır. bu, sufiliğin adabındandır. bu yüzden sokakta gördüğümüz herhangi bir insanın hangi mertebede bir sufi olduğunu kestirmek zordur. bunu söyledik, çünkü fıkıh ve kelam alimleri tarafından sufiler, seyr u suluku tamamladıktan sonra islamın emirlerine karşı müsâmahakâr davranmakla suçlanmışlarıdr.