• videolar

  • görseller

    • sevgiliye mektup
    • sevgiliye mektup
    • sevgiliye mektup
    • sevgiliye mektup
  1. karşılıklı iletişim kurmakta zorlanılan sevgiliye meramını anlatmanın güzel bir yolu. bir örneği bu hafta maden fakültesi öğrenci gazetesi ametist'te yayınlandı.
  2. işte gene ağlıyorsun, gene bütün suçlarını göz yaşınla saklayıp, en kolay yoldan tüm hataları bana yüklüyorsun. işte gene ağlıyorsun, çünkü gözyaşlarının, kara düşen yağmur damlası misali, en içlerime işlediğini çok iyi biliyorsun.

    hep böyle olmuyor mu zaten? sen hep beni hayalindeki kalıba sokuyorsun, sonra ben o kalıptan biraz taşınca, iğneni batırıp tekrar oraya yerleştiriyorsun. bir süre sonra o kalıbın içinde ben biraz oynayınca sen gene iğneni batırıp “uslu uslu otur” diyorsun. “ben sıkıldım bu kalıptan çıkacağım artık” diyorum, ve sen ağlıyorsun.

    beni, ben olarak sevmeni beklemekten vaz mı geçmeliyim artık? beni ben yapan birden çok ben olduğu halde sen birine bile tahammül gösteremiyorsun, beni hayalindeki ben olmaya zorluyorsun. ama ben o burcumda yazan ben olmadım hiç. ama ben o hiç inanmadığım burçlardan, ve mensubu olduğum burcun tüm kötü huylarını bende varsaymandan çok yoruldum. beni çapkın sayıp, her buluşmamızda telefonumu kurcalayıp hesap sormandan; beni aşk bilmez sayıp, en ucuz aşk şiirlerini e-posta adresime “forward”lamandan; beni pejmürde sayıp sabahları giyeceğim kıyafetleri bildirmenden de çok yoruldum. ama işte sen gene ağlıyorsun.

    getirdiğin o saçma sapan aşk testlerini hep cevap anahtarına bakarak cevapladım, sırf körkütük aşık çıkayım diye. aldığın kazağı beğenmediğim halde, her buluşmamızda giydim. kullandığın parfüm başımı ağrıtmasına rağmen tahrik olmuş numarası yaptım. hele o şapşal arkadaşlarının gerçekten kankim olduğuna inanmana ise hala şaşıyorum. ama bunları hep senin istediğin ben olmak için yapıyorum, yoksa sen iğneni batırıyorsun. yoksa sen en acıtan iğneni batırıyorsun, ağlıyorsun.

    işte gene ağlıyorsun. işte gene benim aşk bilmez, taşlaşmış kalbimi yumuşatıyorsun. işte gene tüm doğruları sen, tüm hataları ben alıyorum. işte gene af dilemeye, hayalindeki kalıba girmeye, arzuladığın heykel olmaya geliyorum. işte gene ağlıyorsun, işte gene kazanıyorsun. işte hala seni seviyorum, o yüzden, beni ben yapan tüm benleri bir kenara bırakıp,senin istediğin ben oluyorum. ama kalbimde beni o kalıba tekrar sokacak son sevgiyi de şu an kullanıyorum…
  3. işte gene kaçıyorsun, bütün suçlarını bana bırakıp en kolay yoldan kendini aklıyorsun. işte gene kaçıyorsun, çünkü erkekliğin onda dokuzu kaçmak deyimini kendince yorumlayıp, benim bu sayede pişmanlıklar denizinde boğulacağımı sanıyorsun.

    birbirimiz için gerçekten özel olmamızı istemem mi hata? birbirimiz için en mükemmel olmamızı istemem mi yoksa hata? tıpkı ilk başta tam uyuşmayan anahtar-kilit gibi. biraz anahtar yontacak kendini, biraz kilit değişecek. ve sonra o anahtar o kilide ait olacak ve o kilitte yalnız o anahtarla açılacak. benim istediğim böyle olabilmekti. ama sen “beni ben yapan benleri kabul et” deyip kaçıyorsun hep.

    seni ben, beni sen için özel yapmaya çalışmaktan vaz mı geçmeliyim artık? senin için fedakarlıklar yapmaktan ve benim için ufak fedakarlıklar yapmanı istemekten vaz mı geçmeliyim? iki ayrı kişinin zaman zaman tek kişi olması imkansız mı gerçekten? ama anlayış gösteremiyorum işte, senin gibi birinin kahveye gitmesine, ya da saç sakal birbirine karışmış, evden çıkarken eline ilk geçirdiği kıyafeti giymesine. benim bunlara anlayış gösteremememe senin anlayış göstermen çok mu zor? sonra ne var ki sanki sevdiğimin telefonunu birazcık kurcalamışsam. zaten eski kız arkadaşlarından hala gelen mesajlar ve cevapsız çağrılar, kıskanmakta ne denli haklı olduğumun göstergesi değil mi? “ben biliyorum o cevapsız çağrıların aslında nelere çağrı olduğunu” diyorum ve sen kaçıyorsun.

    çok seven ve sevildiğini düşünen biri olarak minik aşk oyunları oynayamaz mıyım hiç? sevdiğime şiirler gönderemez miyim? ona çok yakışacağını düşündüğüm bir kazağı alıp, giymesini isteyemez miyim? ona kendimi daha çok beğendirmek için süslenemez miyim hiç? senin sürekli kaçmam bunlara hayır dediğin anlamına mı geliyor?

    hatırlıyor musun ilk buluşmamızı; bana kahve terminolojisiyle açıkladığın, arzuladığın ilişki modelini? ben de öyle yapıyorum işte. hiç gizli niyetler gütmeyip, tüm kozlarımı açık oynuyorum. evet, arkadaşlarını sevmiyorum. sizin o çok güldüğünüz şeyler bana hiç de komik gelmiyor. hem allah aşkına nesi komik şunun “ burgera gitmişsiniz, menü söylemişsiniz, kasiyer “büyük olsun ister misiniz” deyince biriniz “isterdim ama küçük” demiş. her anlatıldığında tekrar dakikalarca güldüğünüz tüm bu saçma anılara gülmek için kendimi ne kadar zorladığımı tahmin edebiliyor musun? senin de benim arkadaşlarımı sevmediğin çok açık zaten. ama ben farklı ortamların birbirine en uyuşacak iki üyesi olabiliriz diyorum sana ve sen kaçıyorsun.

    işte gene kaçıyorsun. işte gene beni anlayışsızla suçluyorsun. işte gene benim bir bayan olduğumu, biraz kapris yapmaya biraz zırlamaya hakkım olduğunu unutup beni yalnız bırakıyorsun. işte gene tüm diyalog kapılarını kapatıyorsun. ama işte hala seni çok seviyorum ve seni tüm hatalarına rağmen hala bekliyorum…
  4. her kağıdı, kalemi eline aldığında kelimeler durur, aklına bir şey gelmez yazamazsın.
    gidersin camın önüne dışarıya bakarsnı o an tekrar düşünürsün sevgilini... bu sefer aklna gelir yazmayı düşündüklerin.
    ama yine kağıdı aldığında gider aklından, onun için yazmam mektup!
    onun yanına gider bakarım gözlerine, çünkü o benim gözlerimde görür; yazmak itediklerimi..
  5. tüm iletişim yolları kapanınca yapılan.
    (bkz: olmayan sevgiliye mektup)

    2 ay, 13 gün, 6 saat oldu, bana "beni bir daha arama" diyeli. 2 ay, 13 gün, 6 saat oldu. dakikaları saymayı, bir hafta sonra bıraktım, sen beni bıraktıktan sonra. umdum ki saatleri ve ayları saymayı da ve geceleri ismini sayıklamayı da zamanla bırakırım. ama olmadı işte. ve işte emrine uyamadım ve gecenin bu saatinde sana yazıyorum.

    seni arayamıyorum, çünkü cevaplamayacağını biliyorum. mesaj atamıyorum, okumadan sileceğini biliyorum. ama biliyorum sen mektuplarıma da hiç kıyamazdın. dilerim ki bu mektubuma da kıyamamışsındır, dilerim ki buraya kadar sabrettinse sonrasını da okursun.

    biraz önce gördüğüm bir kabus idi, sana şimdi yazıyor olmama sebep. aslında 2 ay 13 gündür çok kabus gördüm, ama içinde sen olduğun için, ne kadar kötü olurlarsa olsunlar, kabus diye nitelendiremedim. rüyaydı onlar rüya. rabbimin gerçek hayatta göremediğim zeynebimi bana gösterme yöntemiydi.

    neyse, sevmediğin ağdalı cümlelerden vazgeçip, kabusumu anlatayım; kolumu bir timsah kapmıştı. ben kurtulmak için kolumu sarstıkça, timsah daha kuvvetlice çenesini sıkıyordu. ama kolum hiç acımıyordu. ama yüreğim çok feci yanıyordu. ve ben kurtulmak için kolumu sallıyordum, ve timsah daha kuvvetlice geçiriyordu dişlerini ve yüreğim daha da çok acıyordu. sonra korku içinde uyandım, koluma baktım; ne timsah ne de diş izleri vardı ama yüreğim hala çok acıyordu. ışığı açtım saat dördü çeyrek geçiyordu, yani senin beni öperek başlattığın aşkımızın saatiyle aynıydı.

    ve işte şimdi önümde kağıt, bir elimde kalem, öbüründe sigara ( lütfen kızma kahvaltı yapmadan sigara içiyorum diye).

    biliyorum; affı senin gözünde namümkün bir hataydı yaptığım. biliyorum milyonda bir ihtimal bile yok telafisine. ama 2 ay 13 gün 7 saattir tek bir dileğim var rabbimden ;eğer beni affetmeni sağlayacak bir cümle varsa, bunu bana vahiy etmesi.

    kim bilir? belki de en yalın olanıdır bu cümle. zeynep! çok özledim, çok pişmanım, ne olur affet beni.